Barbie;🩷

1300 Words
Ela, kahvaltı masasında çayının son yudumunu alırken telefonu çaldı. Ekrana baktı, Yeliz arıyordu. Yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi ve açtı. "Aşk olsun sana ya!" Yeliz'in sesi telefondan öfkeli çıkıyordu. "Madem ülkeye döndün neden eve gelmiyorsun abla!" diye homurdandı. Ela kahkaha attı. "Sen giderek Gülşah anneme mi benziyorsun bana mı öyle geliyor? Kızım evlatlıksın sen, biyolojik bağınız yok. Kan çekmez yani, kendine gel." diye alay etti. Yeliz gıcık bir ses tonuyla cevap verdi. "Öfff bu zorbalamana kanmak için artık fazla büyüğüm! Ne bekliyorsun, sen 'Gülşah senin gerçek annen değil' diyeceksin ben de ağlayacak mıyım?" Ela gülüyordu. Küçükken onu delirtmek için bu kozu çok kez kullanmıştı ama içinde yatan asıl sebep, kimsesizliğini saran tek insanı, Gülşah'ı kaybetme korkusuydu. Bunu büyüyünce anlamıştı. Şimdi Yeliz'e bunu yaptığı için kendini suçlu hissediyordu ama ne Yeliz ona küsmüştü ne de babası Ela'yı ötekileştirmişti. Her zaman gerçek bir aile gibi onu sahiplenmişlerdi. Ela bu düşüncelerden sıyrıldı. Gülümsedi, "Tamam be, bi şansımı denedim. Gerçekten büyümüşsün anlaşılan," dedi. Sonra keyifle çayını yudumladı. Yeliz ise heyecanlıydı. "Söyle nerede buluşalım?" "Bak sen, randevumuz mu vardı küçük hanım?" dedi Ela. "Ablaa! Yeter artık ya!" dedi Yeliz.''Kardeşinle görüşmek için randevu mu vereceksin!'' Ela gülerek, "Tamam tamam, oteldeyim ben. Sen bir yer söyle geleyim. Mümkünse güzel bir künefe yapıyor olsun. Yurtdışında künefe pek bulamadım, burnumda tütüyor," dedi. Yeliz, derin bir kahkaha attı. "Tipine bakan tiramisu, San Sebastian kızı falan sanır seni. Sen ise 'köz getir' modunda bir tipsin ya! Tamam, iyi bir kebapçı var, ona götürürüm seni," dedi. "Okey, kapat şimdi, yeterince vaktimi çaldın," diyerek telefonu yüzüne kapattı Ela ve şimdi kıkır kıkır gülüyordu. Yeliz'i gerçekten özlemişti... Sonra yukarı çıktı, çantasını aldı. Tam odadan çıkacağı anda aklına Yeliz için aldıkları geldi. Son bir yılda neredeyse on ülkede görev almıştı ama her birinden illa Yeliz'e bir şeyler almıştı. Onları bir hediye çantasına doldurdu, pembe, üzerinde kırmızı bir kurdele olan koca bir karton çantaydı. Sonra otelden çıktı... Bu sırada Yeliz, telefonla konuşur konuşmaz arabaya atlamıştı. Sevimli pembe bir Micra arabası vardı. Koltukları bej simli detaylı, tamamen bir yürüyen kız neşesiydi. Çantasını yan koltuğa koydu, kemerini bağladı. Kızıl uzun saçlarını savurup omzundan attı, radyoyu açtı ve çalan müzikle bir çığlık attı. En sevdiği şarkılardan biri çalıyordu. Bu enerji bombası kız için gün başlamıştı. Uzandı ve müziğin sesini fulledi. Küçük arabanın içi şimdi basslarla inliyordu. Belini oynatarak başını sallıyor ve kıvrak bilek hareketleriyle müziğe eşlik ediyordu: ''Dinlettin boynu bükük şarkılar Ses etmem, susarım anıların hat'rına Sen yoksan ölümden ne farkı var? Gel etme dön artık, üzülecek martılar!'' Caddeleri geçti, ilerledi. Telefonu araba stantına yerleştirmiş, haritalardan da kebapçının konumunu açmıştı. Sonra bir yola girdi, trafik resmen felç durumdaydı. "Ohooo Safinaz, yanlış yola soktun beni kızım," diye seslendi. Telefonundaki yapay zeka konuşmaya başladı. "Özür dilerim Yeliz, evet öyle yapmışım. Hemen senin için yeni rota oluşturabilirim, ister misin?" "Saçmalama, önüm arkam dolu, sayende kapana kısıldım, off!" diyerek kapattı konumu. Artık iki dakikada bir dur, kalk yaptığı caddede kalmıştı. Yüzündeki gülüş silindi. Öndeki araç kalkar, o da ayağını frenden çeker. Sonra tekrar dururlar. Artık sıkılmıştı, telefonu eline aldı ve tekrar konum açmaya çalıştı. Öndeki araç yine kalktı, o da ayağını frenden çekti ama yanlışlıkla gaza bastı. Ve "küt" diye şiddetli bir sesle öndeki araca arkadan çarptı. Kendisi de direksiyonda öne doğru savrulmuştu. Başı hafifçe çarptı ve afalladı. Sonra bir anda başını kaldırdı ve öndeki siyah jeepten inen iki adamı gördü.Takım elbiseli ve mekanların kapılarındaki bodyguard'lar gibi iriydiler. Yeliz korkuyla yutkundu. "Aferin kızım, şimdi sıçtın. Sanırım dayak yiyeceğim," dedi kendi kendine. Adam geldi ve kaşları çatık bir bakışla camı tıklattı. Yeliz açmakla açmamak arasında kalmıştı ama sonunda dayanamadı ve kapıyı açıp aceleyle indi. Üzerindeki beyaz elbisesini düzelterek, ellerini önünde bağladı, küçük suçlu bir çocuk gibi gözüküyordu. "Çok özür dilerim. Gerçekten zararınızı öderim. Çok üzgünüm, bi anlık dikkatsizlik," dedi. Adamın iri gövdesi onun üzerinde gölge yapıyordu. Başını kaldırdı ve ona baktı. Orta yaşlı bir adamdı ve yüzündeki mimikler bile oynamıyordu. Adam tam ağzını açıp bir şey diyeceği anda arkadan bir ses duyuldu. "Hanımefendi yaralanmış, doktora kadar eşlik edelim." Yeliz önündeki iri adamdan sesin sahibini göremiyordu ve boynunu yana kaydırıp baktı. O an nefesi kesilmişti. Karşısında çok yakışıklı bir adam vardı. Bu, önündeki devin aksine uzun boylu ama adeleli genç bir adamdı. Jilet gibi gri takım elbisesi, doğal kumral saçları, yüzündeki kıvrak gülüşle ona bakıyordu. Öndeki koruma, arkadaki genç adamın sesini duyunca kenara çekildi. Yeliz, heyecanını bastırdı. Dibi düşmüştü ama belli etmemeye çabalıyordu. Yutkundu, genç adama doğru yürüdü. "Çok özür dilerim. Ben size kartımı vereyim, zararınızı ödemek isterim," dedi. Adam ise doğrudan gözlerini onun kanayan sağ kaşına dikmişti. Dikkatle bakıyordu. Sonra aniden elini uzattı ve kanayan yere dokundu. Yeliz, ülpertiyle heyecan arasında bir duyguda kalmıştı, tiz bir sesle dudağını ısırdı ve "Hihh" diye ses çıkardı. Adam, "Özür dilerim canınızı yaktım, kandan göremedim, yarayı görmek için dokunmam gerekti. Dikişlik bir işi yok muhtemelen ama yine de doktora kadar eşlik edebilirim," dedi. Yeliz, "Yok hayır, teşekkür ederim. Ben size kartımı vereyim, hasarı ödemek istiyorum," dedi ısrarla. Adam güldü. "Sigorta halleder. O zaman size iyi günler," dedi ve araca bindi. Yeliz itiraz etmek için elini uzattı ama o daha konuşamadan adam araca binmişti. Hemen yanında ise iri gövdesiyle korumalar Yeliz'i itip bindiler. "Yavaş be!" diye içinden homurdandı. Ama şu an cesur taklidi yapamayacağı kadar büyüklerdi. Yakışıklı oğlan ise arkasını bakmadan çekip gitmişti. Hevesi kursağında kaldı, yüzü düştü. Ama yapabileceği birşey yoktu. Sonra arabasına bindi ve kebapçıya geçti. Yeliz geciktiğinden dolayı Ela çoktan gelmişti. Bacak bacak üstüne atmış bekliyordu. Sonra gözlerini kıstı ve kebapçının önüne park eden pembe araca baktı. Önü baya hasarlıydı. Birkaç saniye sonra plakaya baktı ve aracın Yeliz'e ait olduğunu anlamıştı. "Allahın sakarı kaza mı yapmış?" diye homurdandı. Kaşları çatılmıştı çünkü Yeliz gerçekten bir sakardı. Çocukluğundan beri ondan çok çekmişti. Bir kadın vücuduna göre Yeliz'in vücudu dikişler, yara berelerle doluydu. Öyle ki, milli istihbarat ajanı olan, suikast eğitimi almış Ela'nın bile vücudunda bu kadar hasar yoktu. Yıllarca Ela onu hep korumuştu. Hatta o zamanlar yanında olmasa ciddi anlamda hayatta kalamayacağını düşünüyordu. Ela ne kadar bela mıknatısıysa, Yeliz de o kadar ayaklı bir felaketti. O zamanlar, Gülşah Albay ve Mehmet yüzbaşı evlendikleri ilk günden beri, bu iki cehennem zebanisi kılıklı kızı büyütmekle, çıldırmak arasında kalmışlardı... Ela kendini azarlama pozisyonuna hazırlamıştı adeta. Ayağa kalktı ve kollarını göğsünde bağladı. Yeliz ise dudaklarını sallamış, kaşları çatık bir halde araçtan indi. Homurdanarak restorana girdi. Yaklaştıkça onun kaşındaki kanı gören Ela'nın çenesi kütürdedi. Yeliz yaklaştı ve Ela'yı görünce yüzünde kocaman bir gülüş oluşmuştu. Tam ona sarılacağı anda, Ela koluyla onu tuttu. "Kaşını bu hale birinin getirdiğini söyle de, ülkedeki ilk cinayetimi işleyeyim," dedi. Burnundan soluyordu. Yeliz korkuyla nefeslendi, şakası olmadığını biliyordu. Şuan bir suikastçiyi sinirlendirmek en son yapmak isteyeceği şeydi. Hemen ellerini kaldırdı teslim olurcasına. "Yeminle, valla billa kimse yapmadı. Sakin ol. Kendim yaptım. Arkadan çarptım, kafam direksiyona çarptı, yemin ederim ya," diye konuştu. Heyecanla, arka arkaya sıralayarak. Ela'nın yüzü yumuşamıştı. Kolunu indirdi. Yeliz hemen bir kedi gibi ona sokuldu ve sarıldı gülerek. Ona çocukluğundan beri yakışıklı prensleri hatırlatıyordu Ela. Buzdan bir kraliçe, terminator ve biraz da soğuk nevale. Ama onu her haliyle seviyordu. Ela, Yeliz'i kendinden nazikçe uzaklaştırdı ve kaşını inceledi. Parmağıyla hafifçe dokundu, kan hâlâ sızıyordu. "İlk yardım çantası vardır burada, gel bakayım şuna," dedi ve hemen elini kaldırıp garsondan istedi. Biraz sonra, ilk yardım kiti gelmişti. İkisi masaya oturdular. Ela profesyonel hareketlerle Yeliz'in yarasını temizledi. Antiseptik mendille nazikçe sildi. Daha önce kendi vücudundan çok kez kurşun çıkarmış biri olarak, bu yaranın büyük olmadığının farkındaydı ama kardeşine zarar gelmesi içini sıkmıştı. Üfledi yaraya, sonra küçük bir yara bandı yapıştırdı. "Bu gece anneme geldiğimde bunu değiştiririz tekrar. Şimdilik iş görür," dedi Ela. "Tamam abla," dedi Yeliz. Sonra etrafına bakındı. "Burası çok güzelmiş değil mi? Ben de yeni keşfettim." diyerek gülümsedi. Ela, 'Lafı değiştirme' der gibi bir bakışla ona baktı ve kaşlarını kaldırarak sordu ''Anlat bakalım, nasıl becerdin kaza yapmayı!'' dedi. Yeliz kıkırdayarak anlatmaya başlamıştı. Ama kazadan çok, o yakışıklı adamı anlatma hevesi vardı. Anlaşılan bu abla kardeş için biraz dedikodu vaktiydi...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD