Aram’ın avucu, titreyen elimi kavrayıp o sert göğsüne, tam kalbinin üzerine mühürlediğinde zaman durdu. Kalbi, bir kuşun kanat çırpışı gibi değil; bir ordunun hücuma geçişi gibi güm güm vuruyordu avcumun içinde. Bakışları, ömrümce gördüğüm en berrak ama en yakıcı bakışlardı. “Sen benim zorunluluğum değil, sen benim ömrümsün,” demişti. Bu kelimeler zihnimde yankılanırken, havlunun altına gizlenmeye çalışan bedenim değil, ruhumun çıplak kaldığını hissettim. Elimi yavaşça, sanki kor bir ateşe dokunuyormuşum gibi geri çekmek istedim ama Aram izin vermedi. Parmaklarını parmaklarımın arasına kenetledi. “Neden?” diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, bir rüzgar fısıltısı kadar kırılgandı. “Neden şimdi Aram? Neden yıllarca sustun. Neden bir yabancı gibi, bir buz dağı gibi durdu

