Teyzem önde ben arkada eve girdiğimizde valizlerimi bir köşeye bıraktım. Teyzemin yönlendirmesiyle holün solundaki kapıya doğru yürüdüm. Hülya teyzem odaya girmeden hemen önce içeriden bir kadın çıktı ve bana bir göz attıktan sonra,
‘’Sofra birazdan hazır olur Hülya Hanım.’’ dedi.
‘’Tamam Latife. Asya’nın bavullarını da odasına çıkar lütfen.’’
‘’Tamam hanımım. Hoş geldiniz Asya Hanım.’’ Kadını hayal meyal hatırlıyordum.
‘’Hoş buldum Latife.’’ dedim. Latife annemden birkaç yaş daha büyük gibiydi ve uzun süredir bu çiftliğin çalışanıydı. Bana başıyla selam verip bavullarımı almak için kapıya doğru ilerledi.
‘’Gel, deden içeride. Öğle yemeği verandaya hazırlanıyor.’’ Eve girerken sağ taraftaki verandada görmüştüm Latife’yi ama sonra içeri girmişti. Demek ki masayı hazırlıyordu. Öyle ya sabah çıkmıştım yola ama saat 12’yi biraz geçmişti. Teyzemi takip ederken 7 yıldır görmediğim dedemle yüzleşmeye hazırlandım.
Salona atım attığımda dedemi büyük pencerenin önündeki berjerde Kura’n okurken buldum. Gözlükleri burnunun üzerindeydi ve kafasında lacivert bir takke vardı. Bir an çocukluğuma gittim. Onu birkaç kez daha böyle gördüğümü hatırladım. Bir bayram sabahı camiden geldiğinde ve herkesi kahvaltıda hazır görmek istediğinde kafasında böyle bir takke vardı. Bir seferinde de anneannemin cenazesi için geldiğimizde namaz kılarken görmüştüm.
Çocukluğumdan heybetli ve tok sesli olarak aklımda kalan bir adamdı dedem. Yedi yıldan sonra yeniden gördüğümde biraz daha az iri göründü gözüme ama hala oturduğu yerde insanı dikkatli davranmaya iten bir etkisi vardı. Saçları ve sakalları kızıldan beyaza dönmüştü iyice. Saçları da, sakalları da kısa ve güzelce taranmıştı. Gömleğinin üzerinde siyah bir deri yelek vardı. Hem çok hoşuma gitti onu böyle görmek, hem de garip şekilde biraz çekindim. Yine mi uzak davranacaktı acaba bana? Biraz da şehirli kız imajım yüzünden beğenmeyecekti muhtemelen hal ve giyimimi. İçeri girdiğimizi gördüğünde kafasını elindeki kitaptan kaldırdı ve bana baktı. Teyzem,
‘’Baba, Asya elini öpecek.’’ dedi beni takdim ederek. Dedem elindeki Kuran’ın arasına işaret ipini yerleştirip yanındaki sehpaya koydu saygıyla ve ardından,
‘’Hoş geldin kızım. Buyur.’’ dedi bana. Sesi buyurgan ve otoriterdi.
‘’Hoş buldum dede. Nasılsın?’’ derken ilerledim ve bana doğru uzattığı sağ elini öptüm. Hoş ve hafif bir hacı yağı esansı doldu burnuma. Yine çocukluğuma gittim. Dedemin her zamanki kokusuydu bu. Kokular en derin anıları hatırlatırmış derler, doğruydu sanırım. Geriye çekildiğimde bana baktı ve,
‘’Eyvallah. Hamdolsun.’’ Şahin bakışları hiç değişmemişti. Teyzemin, annemin ve benim mavi gözlerimiz onun mirasıydı. Tabii teyzemle benim kızıl saçlarımız da. Annem, nineme benziyordu biraz daha, kestane kahveydi onun saçları.
‘’Nasıl geçti yolculuğun?’’
‘’Güzeldi. Zorlanmadın hiç.’’ Beni dikkatle dinledi.
‘’Otur.’’ dedi yanındaki berjeri işaret ederek. Oturdum.
‘’Kaç gün kalacaksın?’’ Teyzeme baktım. Çok mu kalacağım deseydim, az mı? Yani ne desem hoşuna giderdi ki? Yoksa fazla kalmayayım diye mi sormuştu bunu? Rahatsız mı edecektim burada olarak onu?
‘’Gün olarak düşünmedim de, teyzem iyileşene kadar kalayım diyorum? Yani senin için de uygunsa dede?’’ dedim biraz politik olmaya çalışarak.
‘’Asya?’’ dedi dedem aniden otoriter bir tonda.
‘’Efendim dede?’’
‘’Teyzen ameliyat olmadan önce sana bütün topraklarımızı gezdirsin. Nerede neyimiz var gör. Annen elinin tersiyle neleri itmiş de o kalabalık şehre tıkılmış gör. Çocuktunuz, geldiniz kalmadınız fazla, görmediniz hiçbir şey.’’ İçimden, senin huysuzluğun yüzünden kalamadık, dedim ama yüzüne diyemedim elbette.
‘’Tamam dede, göreyim. Merak ediyordum zaten zeytinlikleri falan.’’
‘’Merak ediyor musun gerçekten?’’ Soru basit ama tehlikeliydi. Gözlerine baktım. Yaşı 70’ini geçmişti ama gözleri hala bir doğanın keskinliğine sahipti.
‘’Evet, ediyorum. Gelirken arabayı durdurup seyrettim evin olduğu araziyi. Şehirdeki birçok insan burayı görse bayılır manzaraya. Burada yaşamak ister.’’ Dedem burun kıvırdı ve eliyle, geç onları, der gibi bir hareket yaptı.
‘’Asya! Burası bir masal diyarı değil. Burası terle, emekle ve acıyla yönetilen bir yer. O gördüğün her güzel şeyin arkasında ne kadar emek var bir bilsen? Hayvanların, ağaçların ve sebzelerin. Şehirliler ancak görüntüye hayran olur, iş başa düştü mü, kaçı bu işlerin altından kalkabilir? Bu işi ancak, kökü toprakla haşır neşir olanlar hakkıyla yapabilir. Şimdi yeniden söyle bakalım, hala merak ediyor musun nelerimiz var, nasıl elimizde kalıyor o tarlalar ve hayvanlar?’’
Dedem çok okuyan bir adamdı. Klasik bir çiftlik ağası değildi. Konuşmasından da düşüncelerinden de anlayabilirdiniz bunu. Tek sıkıntısı fazla inatçı ve gururlu olmasıydı. Söylediklerini düşündüm. Gerçekten de bu cennetin altı kim bilir ne zorluklarla doluydu. Aklıma Babil'in Asma Bahçeleri ile ilgili okuduğum bir şey gelmişti. Antik bir efsane olan bahçeler o kadar güzelmiş ki dillere destanmış. Kral bahçeleriyle övünürmüş ama görünen o cennetin altında her katmanın güzelliği için çalışan yüzlerce köle varmış. O köleler o kadar zor koşullarda çalışırmış ki bahçelerin hep güzel kalması için, onlar bir cenneti ayakta tutabilmek için cehennemi yaşayanlarmış. Dedem de aynı hikayeyi biliyor muydu acaba?
‘’Dede, belki bu güzelliğin ne kadar zorlukla bu şekilde kaldığını bilemem. Ben şehirde doğup büyüdüm. O yüzden dediğin gibi ben sadece ne kadar güzel olduğunu yorumlarım ama ben aynı zamanda sen bizi pek yanına yaklaştırmasan da yarım kan Akdoğanım.’’ Sözlerim aniden odaya düşmüştü. Dedemin tak kaşı seyirmişti ben, bizi yanına yaklaştırmasan da, dediğimde.
‘’Asya, deden sizi hep özledi güzelim.’’ Teyzeme kısa bir bakış attım ve,
‘’Belki özlemiştir ama Aral ve ben bunu hiç hissedemeden büyüdük. Buraya gelirken de dedem beni burada görmek ister mi istemez mi emin değildim. O yüzden şimdi ne kadar kalmalıyım burada bilmiyorum. Dedemi rahatsız etmekten çekiniyorum.’’ dedim. Dedem sessizce dinledi beni ve,
‘’Yarım kan Akdoğan olduğun belli Asya Hanım.’’ dedi. Ona döndüm ne diyecek devamında diye.
‘’Annen bu toprakları geride bırakıp gitti. Sizin de bağınızı kopardı buralardan. Dünya kadar malım var ama içinde bir ben bir teyzen kaldık. Şimdi, sen de üç gün kalıp döneceksin belli ki?’’
‘’Annem seni çok seviyor ama aranızdaki küslük bitmediği için gelemedik ki yıllardır. Yoksa biz de bu güzel yerde daha fazla kalmak istemez miydik sence?’’
‘’Bana gidecek değil, burada kalıp bu çiftliğin yükünü Hülya ile paylaşacak birileri lazım Asya. Ben ölünce teyzen burada yalnız kalacak.’’
‘’Baba, söyleme öyle şeyler Allah aşkına. Ne ölmesi, maşallahın var çok şükür.’’ Dedem eliyle teyzemi susturdu.
‘’Sultan Süleyman kalmamış dünyada, ben mi kalacağım Hülya? Dediklerim hayatın gerçeği. Benim devrim kapanacak bir süre sonra, Osman Ağa toprak olacak ama ya Akdoğan Çiftliği ne olacak? Bunca yıllık emeğim, çektiğim sıkıntılar ve ortaya çıkardığım bu cennet ne olacak? Tek başına devam edebilecek misin her şeyle ilgilenmeye?’’ Teyzem iç geçirdi.
‘’Elimden geleni yaptım, yapıyorum baba. Takdirden ötesi yok, ne diyeyim?’’ Dedem bana döndü,
‘’Sen burada kalacak mısın gidecek misin? Onu de bana Asya?’’ Dakika bir gol bir. Dedem benden ne istiyordu ki? Çiftlikte kalıp teyzemle birlikte bir çiftlik hanımı olmamı mı yani?’’ Teyzeme baktım, o da biraz hazırlıksız yakalanmıştı dedemin bu tavrına. Belli ki dedem bunu kendi kafasında yaşamıştı bir süredir.
‘’Dede ben üniversite bitirdim, annemlerin şirketinde çalışıyorum biliyorsun. Yani burada nasıl kala-‘’
‘’Tamam sus! Soran da kabahat. Bu şehirli halinle zaten ne anlayacaksın sen çiftlik işlerinden. Boyalı tırnakların kırılır, arasına toprak dolsa pislik zannedersin nimeti. Hadi yemeğe geçelim. Ne kadar istersen kal, dönersin keyfin isteyince de o tıkış tıkış yere.’’ Dedem salondan bir hışımla çıkarken teyzemle birbirimize baka kaldık.