Prens Aren tam karşımda...
Nefesi saçlarımı uçuruyordu. Birkaç adım geri gittim. Başımı kaldırıp yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum. Ah! Hakkında söylediğim o sözler...
Yutkundum.
Bu bir hayal olmalı. Hayır, hayal değil kâbus olmalı. Prens Aren'in burada ne işi olabilir?
Hologram olma ihtimali var mıydı?
Elimi uzattım. Parmak uçlarımı göğsüne değdirmeden önce sordum.
-Sen gerçek misin? Hayal mi görüyorum?
Diğer hisçalanlardan farklı olarak olabildiğince sessiz güldü. Bir hisçalanın sessiz gülme ihtimali var mıydı?
-Beni düşleyen aciz bir insan daha...
NE!
Düşlemek?
Öfkeyle geri çekildim. Aynı anda korkumdan tepki de veremiyordum. Başımı öne eğip saygıyla eğildim. Tıpkı Lotus okullarında öğretildiği gibi selam verdim. Prens Aren'in yüzüne bakmamakta ısrarcıydım. O ise keskin kılıcındaki kanı temizlemek için bir bez arıyor gibiydi. Adımları göz hizama geldiğinde başımı kaldırdım. Şalımı bir hamlede çekip eline aldı.
-Bu işe yarar.
Dedi gülümsemeye devam ederken. Gözlerimi kaçırarak itiraz ettim.
-Efendim, bu benim soyluluk sembolüm.
Önce kılıcını sildi. Ardından benimle aynı pozisyona gelene dek eğildi. Gözlerini sabitledi gözlerime. Kanlı şalı yeniden boynuma sararken:
-Sence bunun artık bir önemi kaldı mı?
Diye sordu. Büyülenmiş gibi günlerce arkasından atıp tuttuğum adamın mor gözlerine hapsolmuştum sanki. Başımı sağa sola salladım.
-Kalmadı, efendim.
Dedim sessizce. Bu tuhaf ortamda baş başa kalmıştık. Gitmek için izin mi istemeliydim, yoksa Prens Aren'e neden burada olduğunu mu sormalıydım? Belki de sessizce şu kapıdan geçip evime doğru yol alsam farkında bile olmayacaktı. En doğrusu buydu.
Şalımdaki kan kokusu midemi ağzıma getirmişti. Boynumdan çıkarıp belime bağladım. Sanki Prens Aren'le aynı odada değilmişim gibi yavaş yavaş kapıya yaklaştım.
-Bana bir can borçlusun insan. Nereye gidiyorsun?
Elimi kalbime götürdüm. Korku ve heyecanın içimde oluşturduğu titremeyi durdurabileceğimi sandım.
-Minnettarım.
Gözlerini devirdi. Ah! Tahmin ettiğim gibi şımarık tavırları vardı. Hayret içinde hareketlerini takip ettim.
-Gereksiz minnetine ihtiyacım yok. Korkun algılarımı o kadar açtı ki yüz metre ilerideki köstebeğin yediği yemekten aldığı zevki bile hissedebiliyorum. Otur şimdi. Otur ve sana bir şey sormadıkça konuşma.
Dediği cümlede odaklandığım tek bir şey vardı. İşaret ettiği yere otururken mırıldandım.
-Köstebek mi?
İki eline kenardaki kömür birikintisinden sürerek beyaz saçlarına bulaştırmaya başladı. Aynı anda bana dönmeden:
-Sana konuşmak hakkında ne demiştim?
Ah! Susmamı söylemişti. Sinir bozucu emirlerine uymak zorunda olmam gururumu yıpratır sanıyordum fakat insan ırkı olarak gururumuzu yitireli çok olmuştu. Ayaklar altına alan gururumuz, Büyük Kral'a itaat ederken bir hiç haline gelmişti.
-Sana soruyorum?
-Özür dilerim efendim, ne sordunuz? Ben...
Bunalmış bir şekilde arkasına döndü. Göz göze geldiğimizde başımı eğdim. Yüz ifadesi beni ezmekten zevk aldığını anlatıyordu. Dudaklarımı kemirerek bulunduğum hale küfürler ettim. Evet! Küfür Lotus şehrinde yasak da olsa içimizden geçenleri yakalayacak bir teknolojiyi henüz bulamamışlardı.
-Konuşurken yüzüme bak.
Zoraki çevirdiğim gözlerimi bir kez daha temkinle Prens Aren'e kenetledim. Birkaç saniye gözlerimin içine bakarak kömüre boyadı saçlarını. Dudağının kenarı hafif hafif kıvrılırken aynı anda kaşlarını kaldırdı.
-Ciddi olamazsın.
Dedi gülerek. Elinin kömürünü temizleyerek:
-Hahah! Birini tanımadan bu kadar nefret edebilmek mümkün mü?
Gerçekten de benden bahsettiğini anlayamamam normal miydi? Etrafa göz gezdirdikten sonra onun şaşkın bakışlarında bekledim. Başını sağa sola salladı. Gülmeye devam ediyordu. Boynundaki damarlar belirginleşmişti.
-Siz insanlar...Anlam vermek zor. Konuşmayacak mısın?
Hiçbir şey demeden söylediği hakaretleri kabul ediyordum. Bir şeyler söylememi bekliyordu. Kanlı Haydut'un bana dediği şeyi sordum.
-Büyük Kral devrildi mi?
Sanki Büyük Kral, kendi babası değilmiş gibi rahat bir şekilde cevap verdi soruma.
-Evet. Beş gün önce gece öldürüldü.
Eğer Büyük Kral öldüyse bizim sonumuz...
-Ah! Demek üzüldün ha?
Hislerimi ben konuşmadan yorumlamasının verdiği üstünlük, onun hızına yetişmeme mani oluyordu.
-Siz...
-Nasıl yaşadığımı mı soracaksın?
Karşıma geldi ve iyice yaklaştı bana. Hiç temas etmiyor fakat gözleriyle gözbebeklerime dokunuyordu sanki. Kırpıştırdığım gözlerimden yaş geldi. Her hareketime gülüyordu tıpkı şuanda güldüğü gibi. Bu...Bu tam olarak aşağılayıcı bir gülüştü.
-Ölmemi umardın değil mi? Ha?
Başımı sağa sola çevirsem de gözlerimin önüne geçmeye devam ediyordu. İtiraz ettim.
-Ben...Hayır efendim.
Hızlı bir hamleyle geri çekildi. Saçıyla ilgili son rötuşları yaptıktan sonra kollarını, boynunu tamamıyla saran kıyafetinin üzerine giydiği pelerini çıkardı.
-Yalandan nefret ederim.
Dedi sessizce. Karşılık vermedim. Ne diyebilirdim ki? Doğrusu Prens Aren'in de Büyük Kralın da yaşaması görünüşe göre bizim lehimizeydi. Şimdi ise savunmasız Lotus şehri sığınacak liman arıyordu. Bu yüzden ölmesini istemezdim. Fakat açıklayamayacak kadar korkuyordum.
-Ama birlikte yalan söyleyeceğiz güzelim.
Bu tuhaf cümlesinin hangi kısmına takılacağımı bilememiştim. Sessizlik hakkımı kullandım. O ise bir tepki vermemi bekliyordu yada beni mi sınıyordu. Ah! Gergin ortamlardan nefret ederim!
Yanıma gelerek belime sardığım şaldan tuttu ve beni ayağa kaldırdı. Ne olduğunu anlayamadan şalı çıkardı. Kenardaki su birikintisinin içine batırdı. Ardından yaklaşıp yüzümdeki isi silmeye koyulunca elini tuttum.
-Durun, bu uygun değil. Ben...Ben yaparim.
Gözlerini devirdi ve sabırsızca elimi ittirdi. Dikkatle sildi yüzümdeki isleri. Sonrasında sanki ben temizlemesi gereken bir tabakmışım gibi kenara bıraktı beni. Hayret içinde buz kesilen yüzüme dokundum. Hava çok soğuk olduğundan su daha da dondurmuştu yüzümü. Yanaklarımın ayazdan al al olduğuna emindim.
Kollarımı ovuşturarak ısıtmaya çalıştım kendimi. Vakit geçtikçe daha da esen rüzgarla dışarı çıkmamız zor görünüyordu.
-Üşüdün mü?
Diye sordu Prens Aren. Kendisi hararetli bir şekilde neden olduğunu bilmediğim hazırlık içerisindeydi. Başımı salladım.
Az önce çıkarmış olduğu pelerini omuzlarımın üzerine bıraktı. Kraliyet veliahtının pelerini omuzlarımdaydı.Ah! Ne? Veliahtın pelerini omuzumda mıydı?
Yutkundum. Çıkarmak için hamle yaptığımda başını sağa sola salladı. Pelerinin yakasını bağlayarak tam karşıma oturdu.
-Isın. Lotus'a giderken buna ihtiyacın olacak.
-Neden Lotus'a geldiniz?
Daha öncesinde ortamıza koyduğu odunların üzerine cebinden çıkardığı çok kullanımlı aletle ateş yaktı. Bu cep boyu ürün hem çakmak hem bıçak hem ışık hem içerisinde yemek kapsülü barındırıyordu. Enteresan.
Ateşe ellerimi uzatıp ısınmaya koyuldum. Prens Aren de tıpkı benim gibi avuçlarını ateşe çevirdi.
-Senin yüzünden burada çok vakit harcadım. Bana can borçlu olduğun gibi zaman da borçlusun.
-Üzgünüm.
-Değilsin.
Dediğinde yüzü yine gülüyordu. Sanki televizyonda gördüğüm o soğuk adam değil de kömüre bulanan siyah saçları, az önce bir lensle değiştirdiği gözleri ile soylulardan herhangi biri gibi duruyordu.
Açıkçası içimdeki korkuyu tam anlamıyla hareketlerime yansıtamıyordum. Prens Aren kibar davranıyordu. Bu da tüm gerçeklik algımı yok etmişti.
Prens Aren nihayetinde söze girdi.
-Sürgün edildim. Planlarımı gerçekleştirebilmek için gelmem gereken ilk yer Lotus'tu.
-N-Ne planı?
Eline bir çomak aldı. Üzerinde bulunduğumuz toprağı çizmeye başladı.
-Biliyorsundur ki Büyük Krallık'tan önce Altın Meşale Krallığı vardı. Bu iki krallığın ortak noktası ilk Hisçalan'ın soyundan gelmeleri. Uzun zaman önce Altın Meşale'nin veliaht prensinin etrafında toplanan bir grup çapulcu onu kral olması için kışkırttı. En başından işlerini bitirmelerini söylediğimde babam onların ciddi bir tehdit olmadığını söyledi. Fakat çapulcular gittikçe büyüdü. Sonrasında başlarında Altın Meşale'nin prensiyle saraya baskın yaptılar. Büyük Kral'ı öldürdüklerinde saraydan kaçtım. Ne iyi şans ki babam böyle ihtimaller için 24 şehirde sakladığı parşömenlerden bahsetmişti. Bazı şeylerin sonunu getirecek o parşömen...Ah! Eğer durum çok kötü olursa oradaki bilgileri uygulamamı söylemişti. İlk adım olarak Lotus'u düşündüm. Gel gör ki, aptal bir soylu kız yüzünden vakit kaybettim.
Anlattığı şeyi soluksuzca dinlerken en sonunda benden bahsetmesiyle dudağımı ısırdım. Az önceki "kibar" tabirinden vazgeçip farklı kelimeler aramaya koyulduğumda en azından bir özrü hak ettiğini düşündüm.
-Özür dilerim. Ben aslında arkadaşımı...
-Bir özürle bu işten sıyrılabileceğini mi düşünüyorsun? Hah!
Sesli gülüşüyle yerimden hoplamıştım.
-Başta Lotus olmak üzere, gezdiğim tüm şehirlerdeki parşömenleri benimle arayacaksın. Zaten bir yardımcıya ihtiyacım vardı.
-Ama ben ne yapabilirim ki?
-İşime yarayacağına eminim.
Diye cevap verdi gülerken. Ne yardımı? Elimden ne gelir ki benim? Ayrıca ailem buna izin verir miydi? Aslında Prens Aren izin alan bir tipe benzemiyordu. Yutkundum. Korku içerisinde dizlerime koydum ısıttığım ellerimi.
-Peki ya ailem, dostlarım ne olacak? Lotus'tan hiç ayrılmadım Prens Aren.
-Parşömenleri bulamazsak Lotus'ta seni bekleyen bir ailen ve dostların olmayacak. Ah! Hazin son... Açıkçası ölüm beni hiç korkutmuyor. Ama sana "ölüm" ima ettiğim an korku hissin toprağı titretiyor.
Durmadan yargılamasına karşın hiçbir söz edememek beni deli ediyordu. Başımı eğdim. Ailemden uzakta, bir Hisçalan'la beraber ne yapabilirdim? Teklif etmiyordu emrediyordu. Beni çaresiz bırakmıştı.
-Lenslerin gözümde yerleşmesini bekliyorum. Bunlar aynı anda gece görüşü ve çapulcu bulma özelliğine de sahip.
Ayağa kalktı Prens Aren.
-Bak bana!
Diye emrettiğinde hızla kaldırdım başımı.
-Kimim ben?
Kaşlarımı çattım. Bu nasıl bir soruydu?
-Siz mi? Prens Aren...
Güldü cevabıma.
-Hayır aptal soylu. Değiştim değil mi? Tanınabilir miyim bu şekilde? Bir süre gizlenmem iyi olacak.
Doğrusu beyaz saçları ve mor gözleri gittiğinde onun Prens Aren olduğuna ikna etmeye bin şahit gerekirdi.
-Bu şekilde sizi kimse tanımayacaktır.
-Artık gidebiliriz.
Kapıya yöneldikten sonra bana döndü. Pelerinin iki yakasından tutup kendine doğru tehditkar bir şekilde çekti beni. Ayaklarım havaya kalkmış parmak uçlarımda durmaya çalışıyordum.
"Ah!"
-Dibimden ayrılma. Bir can borcun daha olursa ödemesi senin için zor olur. Anlaşıldı mı?
Başımı aşağı yukarı sallamakla yetindim. Beni yere indirip yürümeye başladı. Uzun adımlarına koşarak ayak uyduruyordum. Prens Aren'in bir adımı benim üç adımıma eşitti. Aynı anda da rüzgar iki adımı geri alıyordu benden. İnada savuruyordu sağa sola.
Yorulsam da korkumdan söz edemeyip koşmaya devam ediyordum. Uğultudan tıkanan kulaklarımı ellerimle ısıtırken Prens Aren bana seslendi.
-Hızlı ol insan!
-Yetişmeye çalışıyorum. Rüzgar... Rüzgar beni engelliyor!
Ansızın durdu. İki adımda yanıma ulaştı ve kolumdan tuttu. Sesini duyurmak için bağırarak:
-Beni bir duvar gibi düşün. Kemerimden tut ve rüzgardan saklan!
Dedi. Arkasına geçip kemerine tutundum. Gerçekten de rüzgar beni engellemiyordu ve daha rahat yürüyordum.
Prens Aren'in iyi olduğu şeyler arasında duvar olmak da vardı belli ki. Kemerinin üzerine kraliyet amblemi vardı. Hayretle açıldı gözlerim ve sırtına dokundum.
-Prens Aren! Kemerinizde kraliyet amblemi var.
Göz ucuyla bana baktı.
-Ah! İyi akıl ettin. Aferin sana. Sınıra varınca çıkaracağım.
Beni taktir etmesi yüzümü güldürmüştü. Bir aptal gibi gülümsemeye son verip yürümeye devam ettim.
Düşündüğümden daha mı iyiydi?
Kesinlikle.
Planlarına engel olacağını bilerek yardım etmişti bana. Oysa...Oysa kendi dostlarım...Bunu düşünmesi tarifsiz bir acı veriyordu. Elimi mideme bastırdım.
Omzunun üstünden ufak bir bakışla beni kontrol etti Prens.
-Melankoli...Acın çok yoğun. Rahatsız edici...
-Özür dilerim.
Hissettiklerimin tesirini bu kadar ağır alması tuhaftı. Bu bana uzun zamandır düşündüğüm şeyi hatırlattı.
Prens Aren o kadar çok kişinin hislerini çalmıştı ki şimdi hissetmekte çok başarılı. Vücudunun her yerinde dövme olmasaydı bu denli kapatmazdı. Boynuna kadar kumaşla kaplı. İsteseydi beni de orada terk edebilirdi. Peki neden yapmadı? Ya da neden hislerimi çalmadı?
Soylu olduğum için mi?
Bunun bir önemi olmadığını söylemişti. Belki de sadece eski hisçalanlar gibi tehlikeli kişilerin hislerini çalıyordu.
Yan profilden biçimli yüzünü inceliyordum.
Kabul, Prens Aren çok yakışıklıydı. Yüz hatlarının belirginliği yerde tüm hatlarıyla gölge yapmıştı. Güzel bir adamdı. Güzelliği kadar da kibirli...Geniş omuzları çadır gibi rüzgarı önlüyordu. Uzun boyu, yapılı bedeni durmadan spor yaptığını anlatıyordu.
"Hıh!"
Neler düşünüyordum ben böyle?
Unutma Maral, o hala sarayda kamera karşısında yetişkin gibi el sallayan fakat odasına çekilince oyuncaklarıyla oynayan şımarık bir çocuk.
Sesli bir şekilde gülüverdim.
Onu böyle düşünmek, şuanda yanımdayken daha da komikti.
Aniden durdu Prens Aren. Sırtına tıpkı "gerçek duvara" toslar gibi çarptım.
"Başım!"
Gerçek duvar bile daha merhametlidir Prens Aren!
Nihayet tellere gelmiştik. Kapıyı açtı ve önce benim girmemi sağladı. Ardından kendisi geçip kapıyı kapattı. Sınırda görünen insan yada Hisçalan yoktu. Yorulduğum için kenarda nefeslenmek istedim. Fakat Prens Aren yeniden kolumdan tuttu ve elimi kemerine koydu.
-Hadi insan. Gitmeliyiz.
Başımı salladım. Henüz soluklanamadan yürümeye devam ettik. Buranın ilerisinde duvar vardı. Duvarın ardında da Civciv. En azından Civciv'le hareket edebilirdim. İşte bu hızlı olmak için motivasyondu bana.
Metrelerce ilerledikten sonra duvardaydık artık.
-Burada Civciv'im var!
Prens Aren sesli bir şekilde güldü.
-Basit bir Civciv'e sığar mıyım insan?
Ben cevap vermeden duvardaki kapıyı açtı. Açar açmaz karışımızda bir sıra halinde dizili güvenlik kuvvetleri, annem babam, bakanlıktan bir çok insan ve Savaş vardı.
Ellerinde silahlarla ateş etmeye hazırlanmışlardı. Prens Aren'le aynı anda birbirimize döndük. Gülümseyerek "sorun yok." dedi bakışlarıyla adeta. Ben de gülümsedim. Ardından bana doğru sarılmak için koşan anneme kollarımı açtım.