İşkence

1856 Words
Üzerimize yürüyen Hisçalan'ın hedef olarak bizi seçtiğini anlamam uzun sürmemişti. Nefesimin son raddesine dek bağırdım. -Koş! Arkamıza bakmadan koşarken sınırda biriken insan topluluğu kalbimin çarpmasına sebep olmuştu. Bu duvardan nasıl geçecekti bu kadar insan? Niçin diğer kapıyı da açmıyorlardı? -Geçemeyeceğiz Maral! Öleceğiz. Hepimiz öleceğiz. -Kes sesini Yağmur. Anneni iyice panikletiyorsun. Sus ve arabayı çek. Ona ilk kez bu denli sert çıkıştığım için üzüntü bile hissedemiyordum. Şuanki korkum tüm duygularımın üzerindeydi. Hisçalan'ı bize çeken şey de muhtemelen daha çok korkmamızdı. Özellikle Yağmur'un annesi endişesinden arabayı titretiyor ve çekmemizi zorlaştırıyordu. Girişe ulaştığımızda insan selinin en arkasında kalmıştık. Cesaretimi toplayıp döndüm ve Hisçalan'a baktım. Yüzündeki keyif ifadesi hakimiyetini koruyordu. Alandaki korkulu yürekler ve dehşet içerisindeki yüz ifadeleri onu mest etmişti. Peki tam tersi bir durum onu nasıl etkilerdi? Ya korkumun sadece gösterdiğim kadarını sezebiliyorsa? Sınır girişinin bu kadar gerisindeyken ve Hisçalan gözlerini bize dikip üzerimize yürürken mantıklı ya da mantıksız bir karar vermek zorundaydım. Birkaç adım atarak kaşlarımı çattım. Bacaklarım titrese de yüzüme sardığım şal korku ifademi saklıyor diye umuyordum. Sesimi esirgemeden bağırdım Hisçalan'a. -Sen, defol buradan! Ceza mı almak istiyorsun? Yüzündeki gülüş daha da artmış arkadaki insanların gürültüsünün kesilmesiyle beraber sanki alanda sadece o ve ben varmışız gibi odağını bana vermişti. Başını sağa sola salladı. Uzun beyaz saçları rüzgarda uçuşuyordu. Yağmur kolumdan çekti beni. -Maral yapma ne olur. Başına bir şey gelecek. İkazına kulak vermeden devam ettim Hisçalan'a seslenmeye. -Biz anlaşma yapılan şehrin insanlarıyız. Burası Lotus Şehri! Büyük Kral senin gibi çapulcuları cezasız bırakmaz! Yol yakınken geri dön. Sıra git gide kapıya yaklaşmış, sınırdan geçenlerin sayısı çoğalmıştı. Israrla bana cevap vermiyordu. Konuşmam onu hiç etkilemiyor gibiydi. Şaşırtmak için bir soru sormak istedim. -Adın ne senin? Kahkaha atarak cevapladı sorumu. Gözlerinden yaşlar aktığını görebiliyordum. O kadar çok his çalmıştı ki bunu gerek dövmede görülmeyen derisinden, gerek ağlayana kadar gülmesinden anlayabiliyordum. -Konuşmayı bilmiyorsun galiba. Üzerindeki gömleği uzun tırnaklarıyla yırtarak çıkardı. Sadece yüzü değil bedeni de çaldığı hislerin dövmeleriyle doluydu. Kollarını geriye doğru iyice gerdi ve sanki boyu birkaç santim daha uzamış gibiydi. Zapt ettiğim korku zihnimi yeniden ele geçirirken Hisçalan, göz açıp kapayıncaya kadar yanıma ulaşıp tek hamlede beni yeri serdi. Arkama sakladığım çekiç yere düşmüştü. Hisçalan kollarımı yukarıda sabitledikten sonra korkunç gülüşünü yarıda kesmeden o kalın ve buğulu sesiyle konuşma grevine son verdi. -Korkudan daha çok etkilendiğim şey nedir biliyor musun insan? Sahte de olsa cesaret. Tekmeler savurarak kurtulmaya çalıştım elinden. Bir bina üzerime devrilseydi kurtulma şansım daha kolay olurdu belki. Gücü bütün direncimi aşıyordu. Çığlık atarak etraftaki insanlardan yardım istedim. -İmdat! Yağmur! Başımı hafifçe çevirince Yağmur ve annesinin çoktan oradan ayrıldıklarını fark ettim. Diğerleri ise soylulardan birinin ele geçirilmesine mutlu bile olmuş gibiydiler. -Küçük arkadaşın seni bırakıp gitti demek. Ağla hadi. Ağla. İçindeki tüm hüznü haykır. Hadi cesur kız. Başımı sağa sola çevirerek dediklerini kulak ardı etmeye çalıştım. En çok korktuğun şeyle yüzleştiğinde yarı yarıya iniyordu dehşeti. Boşa giden tekmelerime yenilerini ekleyerek bağırdım. -Bırak beni, ben soyluyum! Soylulara dokunan çapulcuların sonu ölüm. Bırak! Yüzüme sardığım şalı sivri tırnağıyla yanağımı çizerek açtı. Rüzgarda uçuşarak gözden kaybolan şala öylece bakakaldım. Gözleri yüzümün her bir noktasında dolaşırken kahkaha attı. Boynundaki damarlar, beyaz teninin kıpkırmızı olması dozunu aşan hislerinin belirtisiydi. -Büyük Kral devrildi! Artık bize engel olacak kimse yok. Yeni kral geldi ve tüm anlaşmalar feshedildi. Şimdi yalvar insan...Tüm hislerini sömürürken yalvarıp ağlamanı istiyorum. Krallık devrilmiş...Büyük Kral devrilmiş... Bütün dünyam başıma yıkılmıştı adeta. Girdiğim şoktan dolayı ağlayamıyordum. Ama Hisçalan'ın üzerimdeki ağırlığı da dayanılmaz hale gelmişti. Çaresizce parlayan mor gözlerine baktım. Yağmur'un sesi kulağıma geliyordu. -Maral! Sana yardım getireceğim. -Kaçın! Diye bağırabildim sadece. Ağlamıyordum. Doğrusu bu kadar kontrollü durabileceğimi aklımın ucundan bile geçirmezdim. -Ah! Ağla artık. Ağla diyorum sana. Başımın üstünde sabitlediği ellerimi bırakarak omuzlarımdan sarsmaya başladı beni. -Ağla, yalvar...Hadi cesur kız gözyaşlarını sana içirmek istiyorum. İnat etmiştim, ağlamamak için dudaklarımı ısırıyordum. Ağzıma dolan kan tadıyla yüzümü buruşturdum. -Hislerini böyle çalamam. Kalk! Derken üzerimden kalkıp saçımdan tutarak beni de ayağa kaldırdı. Öyle bir çekti ki saçımı tutam tutam elinde kalacak sandım. Çığlık çığlığa bağırdım: -Yardım edin! Baba! Bağırdıkça daha çok çekiyordu. Kendime engel olamıyordum. -Savaş! Yardım edin ne olur! -Maral! Bu ses...İşte şimdi gözyaşlarım kendini göstermişti. Çünkü sesin sahibi Teo'ydu. Öyle hızlı attı ki kalbim, Hisçalan tek eliyle beni havaya kaldırdı ve kulağını kalbime dayadı. Ardından kahkahayla güldü bana. -Sen ona aşıksın. Ah! İşte çalmayı en sevdiğim his... Zorlukla yutkundum. Teo sınırın girişinde korkudan sararan yüzüyle duruyordu. Adım atıp yanıma gelmeye cesaret edemiyordu. Bu Hisçalanı daha da çok güldürdü. Bulunduğu halden aldığı zevki anlamamak mümkün değildi. -Seni korkak köylü. Bu cesur kızın aşkına sırt mı çevireceksin? Gel! Gel ve kurtar onu, hadi! -Hayır! Diye bağırdım boğazımı sıkan eline rağmen. -Gelme sakın. Kaç Teo! İçten içe bana yardım edeceğini umuyordum. Fakat zarar görmesini de istemiyordum. Teo başını sağa sola sallayarak geriye doğru adımladı. Ardından sınırın kapısını sertçe kapattı. Beni Hisçalan'ın eline tek bir söz söylemeden terk ettiğinde hissedecek en ufak duygumun kalmadığını düşündüm. Gözlerimi tekrar uyanmama ihtimalini umursamadan kapadım. Bir daha hiç uyanmayacağımı düşündüğüm bir saat diliminde ansızın açtığım göz kapaklarım üzerine binen ağırlıkla geri kapanmıştı. Ölmemiştim. Yaşıyordum. Peki ya hislerim? Ah, kalbimdeki acıyı hissedebiliyordum. Bu zalim Hisçalan henüz işimi bitirmemişti demek ki. Teo'nun arkasına bile bakmadan kaçıp gittiği an kapalı gözlerimde bir hayal gibi görünüverdi. Mideme kramp girdi üzüntüden. -Yoğun acını hissedebiliyorum. Hahah! Bu haz...Çok zevkli. Ama yetmiyor. Yetmiyor! Tam karşımdaki silüet beni buraya getiren Hisçalan'ındı. Yorgun argın gözlerimi açarak yattığım yerden doğruldum. Etrafı süzdüm önce. Tuğlalarla örülü, buz gibi bir evin taş zemininde oturuyordum. Buz gibi derken, soğuk değil sanki dondurucunun içine kıvrılmış gibiydim. Dişlerim birbirine vuruyordu. Önümde oturan Hisçalan gözünü ayırmadan izliyordu hareketlerimi. Keyifsizce bağırdı birden bire. -Hayır! Neden, neden ağlamıyorsun? Tam doruklarında bir acı yaşayacaktın ki bayıldın! Ne lanet bir insansın. Bütün zevkimi mahvettin! O kadar üşüyordum ki hüzünle harmanlanınca titrememe engel olamıyordum. Savaş'ın yardıma gelmemesi, Yağmur'un kaçması, Teo'nun aşkımı duymasına rağmen umarsızca kapıyı kapatması... Daha ne kadar üzülebilirdim? Karşımdaki iki metrelik canavara korkum bile bu üzüntüden düşüktü. Dişlerim birbirine çarparken konuştum. -Tüm hislerimi al. Ne bekliyorsun? Daha fazla acı çekmemiş olurum. Bir çeşit öfke nöbeti geçiriyor olmalıydı. Evin içerisindeki eşyaları duvarlara çalmaya başladı. Boynundaki, şakaklarındaki damarları belirginleşip teni ateş gibi kızarmıştı. Tırnaklarıyla çenesinden başlayıp göğsüne kadar kendini çizdi bağırarak. -Seni şımarık, iğrenç insan! Ölmeyi isteyen birini yaşatmak ona acı verir...En bitik anında senin tüm hislerini yudum yudum içeceğim. Çaresizdim. Avuçlarındaydım onun. İstediği her acıyı çektirebilirdi bana. Sınırlara gizlice çıkan bir soylu için kimse canını tehlikeye atmayacaktı. Bir yolunu bulup kendim kaçmam gerekiyordu. Fakat Hisçalanların sahip olduğu hızın farkındaydım. Eline aldığı bir şamdanı tam tepeme fırlattı. Duvardan sekip başıma çarpan şamdan zeminde rahatsız edici bir ses bıraktı. O esnada başımdan kulağıma doğru inen ılık sıvı hissiyle elimi götürdüm. Daha ben tepki vermeden Hisçalan ayağa kalkarak kahkahalarla gülerek kendini yerden yere vurdu. Hem gülüyor hem bedenini uzun tırnaklarıyla çiziyordu. Kahkahası boğazından son nefesi gibi kesik kesik çıkarken sendeleyerek kalktı ve yanıma geldi. -Kan...Daha fazlasını istiyorum. Daha çok kan... Tamamen duvara sıkışmış durumdaydım. Ne kadar geri çekilirsem çekileyim bir kabus gibi üzerime çöktüğünde hareket etme olasılığım sıfıra indi. Başımda dayanılmaz bir uyuşukluk tesir etmişti. Tam olarak ne hissetmeliydim? Üzüntü, korku, acı... Duygulardan duygu beğen Maral, dedim kendime. Neden tüm hislerimi çalıp gitmiyordu? Öyle bir durumdaydım ki aynı anda hem ölmek istemeyip hem de tüm acılarımdan kurtulmayı diliyordum. -Kanından bir damla tatmak ister misin? Başımı sağa sola salladım. Ağlıyordum, tıpkı onun istediği gibi. Bu onu durdurmuyor daha da mutlu ediyordu. Başımdan sızan kana parmağıyla bastırdığında boğazımı yırtarcasına bağırdım. -Canım yanıyor! -Harika! Bağırıp acımı yansıttığımda daha sert bastırıp nefes almama dahi mani oluyordu. -Çal artık. Daha fazla acı çekemem, çal! Kahkahasının bütün köyde yayıldığına emindim. Şayet insanlar Lotus'a girmiş olmasalardı evlerinin içindeki bir ses gibi çığlıklarımı işitebilirlerdi. Hayatım boyunca hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyordum. -Yetmiyor, daha fazla çığlık, daha fazla acı istiyorum. Bu sözü henüz bitmemiş işkencemin daha da artacağını mermi gibi kulağımdan geçirmişti. Kalp atışım öyle hızlanmıştı ki göğsümü yarıp dışarı fırlayacak sandım. Yaşamaya dair tüm ümidim kaybolmuştu. -Baba! Diye bağırdım acı içinde. -Kurtar beni baba, ne olur! Parmağına bulaşan kanı bana gösterdi. Ardından dudaklarıma bulaştırdı boya sürer gibi. Bulanan midemle öğürerek kalkmak istedim. Kusmama ramak kalmıştı ki içeri birinin girdiğini fark ettim. Bir yere baktığımı anlayan Hisçalan üzerimden kalktığında dizlerimi kendime çekip duvarın dibinde mümkün olduğunca küçülttüm kendimi. Sanki iyice büzülürsem bedenim tamamen gizlenir de yok olurum diye düşündüm. Korkudan titreyerek sessizce izledim olanları. İçeri giren kişi gölgede durduğu için kim olduğunu çözemiyordum. Ayrıca başımdan akan kan da görüş açımı bulanıklaştırmıştı. -Nasıl benim eğlencemi bölersin? Diye bağıran Hisçalan'a cevap vermedi gizemli adam. Bunun üzerine öfkelenip etraftaki şeyleri fırlatmaya başladı. Sadece adama doğru değil, duvardan seken şeyler bana da çarpıyordu. -Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Gür sesi kulak zarımı patlatacaktı sanki. Ellerimle sıkıca bastırıp gürültüyü azaltmak istediysem de başarılı olamadım. Gizemli adam Hisçalan'ı cevapsız bırakmaya devam ederken Hisçalan haykırdı: -Ben çapulcuların lideri Kanlı Haydut'um! Kanlı Haydut...Bu Hisçalan'ının söylentileri Lotus şehrinde çocukları uslu tutmak için korkuturken kullanılırdı. Ve ben Kanlı Haydut'un ellerinde işkence görmüştüm. Bedensel acıdan ziyade ruhuma saplanan hançerler istetmişti bana hislerimin çalınmasını. Bir eş olarak Lotus şehri bakanlığının bana uygun gördüğü Savaş, daha yolun başında elimi bırakmış ve beni yalnızlığa terk etmişti. Gelecek planımıza uygun davranmamızı istiyordu. Öyleyse gelecek planında zor durumda eşini terk etmek de yazıyor olmalıydı. Görüntümüze ve sosyal statümüze göre eş seçilmiştik. Ruhumuzu ve karakterimizi hesaba katmamışlardı. Yağmur'un "Yardım getireceğim." diyerek gitmesine bir şey diyemiyordum. Herkesin kendi canını kolladığı anda yine de beni düşünüp yardım toplamak istemesi içimi rahatlatmıştı. Şuanda gelen adam belki de Yağmur'un göndermiş olduğu yardım çağrısına kulak veren kişiydi. Ümidimi yeniden kazanmıştım. Fakat aşk mı? Bir daha bu hissi dilime almayacağım kesindi. Kendi canın söz konusuysa aşk, dostluk, anılar...Demek ki hiç birini gözetmeden kaçmak gerekiyordu. Tıpkı Teo'nun yaptığı gibi. Hem kaçmasını isteyip hem de ardına bile bakmadan gitmesine gönül koymam ne kadar doğruydu bilmiyordum. Sadece içim yanmıştı. Ve yanmaya devam ediyordu. Bulunduğum haldeyken bunları düşünmek mantıksız gelince âna döndüm. Gizemli adam nihayetinde sesini duyurmaya karar vermişti. -Demek Kanlı Haydut sensin. Bu hoşuna gitmişti ki gururla göğsünü kabarttı. Sırtındaki dövmeleri yeni idrak ediyordum. Ağzından ateş çıkaran insanlar, buz sarkıtları, mızraklar... Bütün bunlar ne anlama geliyordu acaba? His çaldıklarında beliren bu dövmeler neye göre şekil alıyordu? -Evet. Namımı duymuşsun yabancı! -Sürünerek can vermek istemiyorsan evine dön çapulcu. Cesur adamın konuşması beni de harekete geçirmişti. Ayaklanmak için dizlerimden destek aldığım anda yerdeki eşyalardan birine çarptım ve çıkan gürültüden dolayı ikisi de bana döndü. Yeniden duvarın kenarına sinerek yüzümü saklamak istedim. Fakat Kanlı Haydut bir çırpıda gelip tek eliyle havaya kaldırdı beni. -Önce bu insanı sonra da seni yok edeceğim! -Hayır, hayır bırak beni! Ağlayarak çırpınıyordum ellerinde. Ne olduğunu fark edemeden kendimi yerde buldum. Kanlı Haydut'un başı da yuvarlanıp kucağıma düştü. Korkudan fal taşı gibi açılan gözlerimle beraber çığlık attım. Gizemli yabancı kılıcıyla Kanlı Haydut'un kafasını gövdesinden ayırmıştı. Titreyen ellerimle kendimden uzaklaştırıp koşarak gölgenin altında gizlenen yabancıya sarıldım. Delicesine titriyorken kollarını sardı. O an tek istediğim her şeyin geçeceğine dair beni inandıracak şefkatti. Başımı göğsüne sıkıca bastırmış o ayırana kadar kendisine teşekkür ediyordum. Bir an olsun susmadan minnetimi sunmaya devam ederken beni kendinden ayırdı. Yüzüne bakmaya teşebbüs bile edemedim. Hala şoktaydım ve bir an önce buradan gitmek istiyordum. Soluk teniyle çenemden tutup başımı kaldırdı. Bir iki adım geriledim. Gözlerimi ovuşturdum. Gerçekti. Bu oydu. Daha kötüsü... Daha kötü ne mi olabilir? Karşımdaki kişi beyaz saçları, soluk teni, herkesten farklı laciverte dönük mor gözleri, uzun boyu ve ihtişamlı görüntüsüyle Prens Aren'di.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD