Demek yalnızdım.
Gelecek planımın benden habersiz kurulduğu adam, eşim olacak kişi, bir ömrü birlikte geçirmeye mahkum edildiğim Savaş; yardım etmeyecekti. Öyleyse tek başıma yapacaktım bu işi. Yağmur'u oracıkta kaderine terk edemezdim. Dahası, Teo da kayıptı.
Babam dışarı çıkma, demesine rağmen çıkacaktım.
Korkmuyor muydum? Hayır, elbette korkuyordum. Hisçalanların henüz almadığı duygular bedenimizdeyken korkmamak imkansızdı.
Evden sessiz bir şekilde çıkmadan önce tokamı kahküllerime tutturdum. Şalı da bir fularmış gibi boynuma attım.
Derince nefes alarak çıktım evden. Hemen alttaki garajda bulunan Civciv'i çalıştırdıktan sonra titreyen ellerime hakim olmak adına nefesimi vererek ısıtmak istedim. Neredeyse moraran ellerimi vakit çok da geçmeden direksiyona koydum.
Sistem parmak izimi algıladığında sordu. "Nereye gitmek istersiniz?" Ağzımdan çıkan buharla beraber cevapladım.
-Lotus sınır kapısı.
Araç birkaç saniye bekleyip ilerlemeye başladı. Otomatiğe aldığım için ellerimi ısıtmakla meşgul oldum.
Oraya gidince neyle karşılaşacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Endişem ömür boyu içimi kemiren bir veba gibi kalacaktı sanki.
Etraftan gelip geçen diğer Civcivlerin içinde telaşlı insanlardan ters yöne gidiyordum. Bazıları kırmızı sinyal vererek geri dönmemi istiyorlardı. Hiç durmadan ilerlemeye devam ettim. Ta ki sınır kapısında araç kendini yere indirene kadar.
-İlerle!
Diye emrettiğimde kızıl ışıklar sardı aracın dört bir yanını. "Hata, Hata, Hata..." hiç susmadan aynı kelime tekrarlandı.
-İlerlesene! Hadi! Sınırın dışına gideceğiz. Köye.
"Sınır dışına çıkışlar yasaklandı."
Konuşma düğmesine tekrar bastım. Araç kırmızı sinyal vermeye devam ediyordu.
"Geçiş izni verilmiyor." "Sınır dışına çıkışlar yasaklandı."
Ah! Bakanlık tarafından yasaklanmış olmalıydı. Köye kadar kendim inmem gerekecekti. Öfkeden deliye dönmüş gibiydim ve sınırlarda Hisçalanlar varsa duygularımı bu kadar göstermem son derece tehlikeliydi.
Civciv'in içerisinde biraz sakinleştikten sonra dışarı çıktım. Tam sınırdaki kapıdaydım. Yüz taramasından sonra kapı açıldı. Bu kapıdan yaklaşık yüz metre sonra teller vardı. Köy ise tellerin hemen ardındaydı. Dizlerim titreyerek boz zeminde ayaklarımı sürüdüm. Hiç bir muhafız yoktu. Güvenlik rezil durumdaydı.
Tellerin yanına yaklaştım. Dijital bir uyarı kapıyı açmama engel oldu.
"Tellerden sonra ilerlemek yasaktır."
Bu, bu nasıl bir iş böyle?
Peki halk ne yapacak?
Uzaklardan gelen bir aile tellerin arasındaki kapıyı karşı taraftan açtılar. Şimdi geçebilirdim ve sevdiklerimi kurtarabilirdim. Ya da kurallara uyup onların hislerinin çalınmasına izin verebilirdim.
Vicdanım beklemeyi kabul etmedi. Telaşlı ailenin arasından sessizce süzülüverdim tellerin ardına. Burnuma gelen kömür, kükürt kokuları yüzünden şalımı çıkarıp ağzımı ve burnumu kapattım. Uçuşan saçlarım ve yürümeme engel olan uzun eteğimi zapt etmek hayli zorken çakıllara batıp çıkıyordum. Beyaz ayakkabılarımı is bürümüş daha önce pek gelmediğim bu yerde korkarak ilerliyordum.
Toz duman içerisinden bir aile daha eşyalarını sırtlanmış geliyorlardı. Onların gelecek planları olmadığı için sevdikleri kişiyle evlenip çok daha fazla çocuk sahibi oluyorlardı. Yanıma yaklaşan, anne olduğunu tahmin ettiğim kadın omuzlarımı tutarak salladı beni.
-Kaç! Kaç, kurtar kendini kaç!
Eşi karısını benden ayırmaya çalıştı.
-Dur, o bir soylu. Dokunmamalısın.
Kadının gözlerine sabitlenmiş korkudan kaynayan mideme hakim olmaya çalışıyordum. Kömürden beyazlığı görünmeyen ellerinin arasına aldı yüzümü. Buz gibi elleri titriyordu. O kadar korktum ki bir Hisçalan gelse ilk önce benim hislerimi çalardı.
-Kaç...Kaç, git buradan. Onun hislerini çaldılar...
-Kim...Kimin?
Diye sordum kekeleyerek. Eşi tekrar geldi ve müdahale etti. Kadın ellerini yüzümden ayırmadan önce tekrar konuştu.
-Çaldılar...Hepimiz öleceğiz.
Ailenin çocukları gözleri yaşlı bir şekilde annelerinin eteğine tutunuyordu.
Tellere doğru hızla ilerlediler. Korku içerisinde titrerken dizlerimin üzerine çöktüm. Nefes aldıkça kömür kokusu ciğerimi cayır cayır yakıyor, başımı döndürüyor, stresten kendimi kaybedecek gibi oluyordum.
Nefes aldım.
Şalın kumaşından burnuma geldiği kadar ciğerlerime çekebildim.
Nefes verdim.
Şala üflediğim nefes tüm yüzümü ısıtmış az da olsa stresimin geçmesine yardımcı olmuştu.
Kömüre dayandırdığım ellerimi kaldırıp ayaklandım.
"Yapabilirim."
Diye fısıldadım boşluğa doğru. Etrafı süzerek yeniden yürümeye koyuldum. Bir kaç metre ötede Teo'nun evi vardı. İyi ki Teo Yağmur ve annesini buraya getirmişti.
"Geliyorum Yağmur, geliyorum dostum."
Savaş tarafından yalnız bırakılmama rağmen buraya kadar tek başıma gelmiştim. Ev nihayetinde görünmüştü.
Bizim evlerimize kıyasla oldukça güvensiz, soğuğu geçiren evlerdi. Bakanlığın verdiği tek destek evlere yerleştirdiği televizyonlardı. Ulusal telefonları bile bu insanlar kendi kazançları ile alıyordu. Gözümden süzülen bir damla yaşı elimin tersiyle sildim.
Eve yaklaştığımda ağlama sesleri kulağıma doluverdi. Bir ağlama sesinin beni mutlu edeceğini düşünemezdim. Bu Hisçalanların henüz Yağmurgile ulaşmadığını gösteriyordu.
Kapıyı aralayıp başımı uzattım.
-Maral!
Diyerek boynuma atladı Yağmur. Ağlamaktan şişen gözlerini sildi ve arkamdan gelen başka biri var mı, diye baktı. Pek tabii Savaş'ın da yardım ettiğini düşünmüştü. Omzunu sıvazlayarak evin içerisinde girdim. Annesinin belden aşağısı felçliydi. Ağlamaklı gözlerle sordu:
-Maral, yoksa tek başına mı geldin?
-Endişelenmeyin lütfen.
-Yüzün gözün hep is olmuş. Ailenin haberi var mı?
Yatağın ucuna oturdum ve Yağmur'un annesinin ellerini tuttum. İçeri girerken yüzümden indirdiğim şal boynumda çözülürken, teselli edecek ve içini rahatlatacak şeyler söylemeye çalıştım.
-Sakin olun. Eminim ailem size yardım için geldiğimi bilseler, beni takdir ederler. Şimdi sizi götürmenin bir yolunu bulmalıyız.
Kadın gözyaşlarına hakim olamıyordu.
-Teo ortalarda yok. Bizi buraya bıraktıktan sonra kayboldu.
Ciğerimin orta yerinde yanan ateşi iyice harladı bu sözler. Teo'ya bir şey olduysa...
-Endişelenmeyin, önce sizi götürelim. Teo bir yolunu bulacaktır.
Üstünde oturduğu battaniyeyle bacaklarını sardım. Teo'nun televizyonu gerçekten de çalışmıyordu. Haberleri nereden öğrenecektiler? Başımı sağa sola salladım öfkeyle, Yağmur sordu.
-Ne oldu Maral? Bir sorun mu var? Çok korkuyorum.
-Teo'nun televizyonu bozuk. Bakanlık ne yapmaya çalışıyor?
-Bizim...Bizim de televizyonumuz bozuk.
Hayretle yüzüne baktım.
-Öyleyse nasıl öğrendiniz Hisçalanların sınırda olduğunu?
Elleriyle yüzünü kapattı ağlarken. Aynı anda cevap verdi soruma.
-Bir yaygaracı kadın bağırarak geçti evlerin önünden. Korkunç, vücudunun hiçbir beyaz yeri görünmeyen Hisçalan, tüm ailesinin hislerini çalmış. Bir ölüden farksız yatıyorlarmış.
Ağlaması iyice şiddetlenirken sözünün peşine ekledi.
-Biz ne yapacağız Maral? Ya bize de ulaşırsa? Çok korkuyorum. Savaş neden yok?
Savaş'ı soracağını biliyordum. Fakat bir cevap hazırlamamıştım. Doğruları söyleyip "O korktu, bu yüzden yardıma gelmedi." demeye yüreğim el vermedi. Sorularını duymamış gibi yapıp annesini taşıyabileceğimiz bir araç aradım.
Teo'nun dokuma atölyesi hemen yandaki küçük kulübeydi.
-Bekleyin burada.
Diyerek evden çıktım. Şalla yeniden yüzümü sardım. Kömür kokusu bu insanlara kim bilir ne kadar zarar veriyordu. Dünyadaki kirlilik hiç bugünkü kadar artmış değildi. Zamanında yapılan plastik toplama uygulamaları dahi bir işe yaramamıştı. Bundan yüz yıl önce yaşayan insanların bize verecek hesapları vardı.
Damlayan gözyaşımı sildim elimin tersiyle. Durmadan süzülüyordu.
Cesur bir kızdım bugün. Cesaretini sergilemekten çekinmeyen bir kız. Belki de bu cesaretimin son yansımaları olacaktı. Daha henüz beni yarı yolda bırakan Savaş, evlendikten sonra hiçbir şekilde böyle risklere girmeyecek, bana da mani olacaktır.
Kulübüye girdikten sonra karşıma direkt dokuma tezgahı çıktı. Teo önce tam sağ köşedeki masada dizilmiş ipleri sarar ardından sanki makinalar yokmuş gibi kilim dokur ve soylu kesime satardı. Hatta Lotus'tan çıkıp diğer şehirlerde kilimlerini satışa çıkardığı bile olmuştu. İnsanlardaki satın alma hastalığı yanlarından geçtikleri her mağazadan, tüccardan bir iğne bile olsa alacak seviyedeydi. Doğrusu Teo da bundan yararlanıp biriktirdiği parayla büyük planlar kurduğunu söylüyordu.
Ah Teo... Ne de güzel bir desen oluşturmuşsun. Parmaklarım kilimin üzerinde kıpırdarken yandaki evde beni bekleyen Yağmur'un sesini işittim ve bir an önce harekete geçtim.
Gözüme mantıklı gelen ilk şeyi, üzerinde ısınmak için biriktirdiği kömürler olan el arabasını aldım. Bir de güvenlik için masadaki çekici eteğimin beline sıkıştırdım.
Neler yapıyorum ben böyle? Bir Hisçalanı çekiçle öldürebilir miydim? Ah, tam anlamıyla karmaşa içindeydim.
Yandaki evin girişine gelip el arabasını evin içine kadar soktum. Annesinin yatağına getirip içinin az da olsa rahat olması adına yastık yerleştirdim. Yağmur el arabası fikrini beğenmişti. Annesi ise ağlamaktan iletişim kuramıyordu. Fakat dışarı çıktığımızda bu derece haykırarak ağlaması işimizi zorlaştırabilirdi. Kendisini sessizce ikaz ettikten sonra dışarıya adımımızı attık. Yağmur da ben de el arabasının iki ucundan tutup kirini savuran rüzgara karşı yürümeye koyulduk. Tek tük insanlar sınıra doğru ilerliyordu. Kimileri korkmuş kimileri ifadesine hakim olmaya çalışıyordu. Arada bir soylu kesimden olduğumu fark edenler bana bakıp şaşırıyorlardı. Fazla göz teması kurmadan ilerlemeye devam ediyordum.
Kumdan zemini geçtikten sonra çakıllara geldik. Burada arabayı sürmek hayli zorlaşmıştı. Yanımızdan geçen genç bir çifte seslendim.
-Yardım eder misiniz? Lütfen...
Öfkeyle bakan adam bize yardım etmeye teşebbüs eden karısına engel oldu.
-Biz günlerdir yalvarıyoruz. Kimse yardım etmedi. Her koyun kendi bacağından asılır.
Dediği şey beynimde bir sağa bir sola çarparak yıldırım etkisi oluşturmuştu. Verecek bir cevabım yoktu. Bu yüzden Yağmur sessizliğime karşı çıkıp kendisi cevap verdi.
-Biz...Biz de köydeniz.
Adamın soğuk bakışlarına aldırmayan eşi, kocasının kollarından kurtularak yanımıza geldi. Kollarını çemirleyerek el arabasının bir ucundan da o tuttu.
-Hadi, gidelim artık.
Dedi kendinden emin bir şekilde. Eşi bir süre ardımızdan baktıktan sonra ön kısmından çekerek bize destek oldu.
Duygularıma hakim olmak hayli zordu. Ağlamadan gücümü toparlayıp silkelendim. Tüm kuvvetimle sürmeye devam ettim.
Nihayet tellere gelmiştik. Nefes nefese açılan kapıdan geçerken yardımsever kadın ve huysuz kocası müsaade istediler. Kadın gitmeden önce seslendim.
-Bakar mısınız? İsminiz ne?
Kadın gülümsedi. Eşi bize doğru bakmıyordu. Başını eğerek cevap vermeye yeltendi. Fakat kocası elinden çekip ilerlemesini istedi. Sözünü dinleyerek peşinden gitti. Bizse yine baş başa kalmıştık.
-Ne kaba bir adam.
Dedi Yağmur. Güldüm acınası halimize inatla.
-Haklı.
-Haklı değil Maral.
-Baksana televizyonlarınız bile çalışmıyordu. Sınırda görevliler yok. Bu büyük bir sorumsuzluk.
Yağmur başını sağa sola salladı.
-Bu senin suçun mu? Hayır. Bakanlığın suçunu soylulara yıkamayız.
Söylediği söz aklıma Savaş'ı getirdi. Yardım etmeyi reddetmişti. Yıllardır samimi olmamız hiçbir şeyi değiştirmemişti resmen.
Beni nasıl bir hayat bekliyordu böyle? Nasıl bir gelecek planının kuklası olacaktım?
Kalbim sızlıyordu adeta.
Bakışlarım hüzünle yere inerken el arabasını çekmeye devam ettim. Sınır gözlerimizin önündeydi. Az kalmıştı işte. Hemen duvarın dibindeki Civciv'e kendimizi attığımız an güvendeydik.
-Kaçın! Kaçın!
Yüreğimi hoplatan haykırışla arkama döndüm. Bir adam ve onun peşindeki Hisçalan bize doğru koşuyorlardı. Kalp atışım dişlerimi zonklatırken arabayı daha kuvvetli çektim. Yağmur şoka girmiş olduğu yerde kalakalmıştı.
-Yağmur!
Diye bağırmama rağmen beni işitmedi.
O esnada bembeyaz uzun saçlı, parlak mor gözlü ve kollarının, boynunun tamamı dövmelerle kaplı olan Hisçalan; canını kurtarmaya çalışan adamı boynundan yakaladı. Önce havaya kaldırdı tek eliyle ardından yere öyle bir vurdu ki çakıllar havaya kalkmıştı.
Yağmur'un kolundan tuttum. Gözleri teması kesmiyordu Hisçalandan. Omuzlarından sallamama rağmen kendine gelemedi. Kolumu gerdirip güçlü bir tokat attım şoktan çıkması için. Belki biraz fazla kuvvet uygulamıştım ama uyanmasına yardımcı olmuştu. Panik içinde titreyerek el arabasını tuttu.
-Sakın arkana bakma. Durmadan koşacağız! Anladın mı?
Soğukkanlılığıma hayret ediyordum. Herkes bağrışırken ben tüm korkumu erteleyip arabayı çekiyordum.
Göz ucuyla bakmak istedim Hisçalana, adamın üzerine oturmuş elini yüzünün üstüne koyarak bütün hisleri su gibi yudumluyordu.
Dişlerimi sıktım.
Doğrusu bir Hisçalanı daha önce hiç bu kadar yakından görmemiştim. Uzun saçlı bir erkekti. Kaşının üzerinden gözünün altına, yanağına kadar uzanan bir yara izi vardı.
-Çek Yağmur!
Diye bağırdığımda Hisçalan bir an için gözlerini adamdan alıp bana çevirdi. Bakışlarımız kenetlenince parmaklarımdan saç diplerime kadar titredim. Korktuğumu sezmiş olacaktı ki bu tavrım onu gülümsetti. Yavaşça adamın üzerinden kalkıp aynı yavaşlıkla bize doğru yürümeye koyuldu.