Saatlik yayını yarım kulak dinlemiştim. Zaten harfi harfine ezberken, virgülünden noktasına hafızama kazınmışken daha fazla dinleme gereği duymuyordum.
Dijital kağıt hala elimdeydi. Gözüm durmadan "Savaş ve Maral Gelecek Planı" yazısındaydı. Yıllar boyunca bu dijital kağıtlarda yazılan çiftler ayrılma yasağıyla bir ömrü birlikte geçirmişti. Kimse sorgulamıyor, sadece itaat ediyordu. Kimse gerçekten de sevmiyor muydu?
Bazen Hisçalanlar hislerimizi çalmasa da olur, diyordum. Çünkü arasalar da bulamayacaklardı kimilerinin hissini.
Öylesine yok, öylesine kayıptı bazı duygular Lotus şehrinde.
Gelecek planına harfiyen uyan insanlar mutluluğa kavuştuğunu iddia ediyorlardı. Bu muydu mutluluk? Savaş benimle mutluluğu mu bulacaktı? Ben Teo'yu severken Savaş'la mı bulacaktım mutluluğu?
Kalbimizin ne dediğinin hiçbir önemi yok muydu yani?
Yoktu.
Hisler silinir, duygular ertelenir; gelecek planı mutlaka uygulanırdı.
Bugün uyumak istemiyordum. Sabaha kadar oturup düşünmek, gökyüzünün kirliliğinin kapadığı sönük yıldızları izlemek istiyordum. Bu yüzden uyku ihtiyacımı giderecek siyah kapsüllerden birini ağzıma attım.
Annem çok mutluydu. Tek kızı evlenecekti. Üstelik Savunma Bakanının oğlu ile. İtibar Lotus şehrinde o kadar önemliydi ki, bizden doğacak çocukların geleceği yerleri düşünemiyordum bile.
Ah! Unut bunu Maral. Hem Savaş da seninle evlenmeyi istemeyecektir. Böylelikle tamamen kurtulmuş olacaksınız bu evlilik işinden.
Sevinç içinde etrafta dolanıp ulusal telefonuyla hem Başkan bey için hem de düğünümüz için hazırlıklar yapan annemi salonda bıraktım. Babam ise daha önemli bir mevzuyu bizden gizliyor gibiydi. Çalışma odasına girdi ve kapıyı kilitledi.
Tüm bunları ardımda bırakarak odama gittim. Pencerenin önüne, her zamanki yerime...
Ekran açılmış, kaldığı yerden yayına devam ediyordu. Ulusal telefonumun ışığı parladığında Sohbet Cin'inden birinin beni aradığını fark ettim. Bu kişi Savaş'tı. Yutkunmaya çalıştım. Stresle telefonu bekletmeye devam ederken Sohbet Cin'i benim onayımı almadan telefonu açtı. Günlük sosyallik sınırını geçmek için arada bir böyle yaramazlıklar yapardı ulusal telefon. Yüzümdeki olumsuz ifadeyi silerek karşımdaki Savaş'a baktım.
Odasında, üzerinde siyah bir atletle duruyordu. Arkasında, Lotus şehrinin her genç erkeğinin odasında bulunmak zorunda olan spor malzemeleri vardı. Saçlarının terini havluya silerken selam verdi.
-Maral, nasılsın?
Gergin görünüyordu. Fakat sesi olduğundan daha kısıktı.
-Bilmiyorum.
Diye cevap verdiğimde başını aşağı yukarı salladı yavaşça. Konuya nasıl gireceğimi düşünüyordum fakat Savaş her zamanki gibi dümdüz sordu sorusunu.
-Gelecek planımız hakkında ne düşünüyorsun?
Afallamıştım adeta.
-Ben...Gençlik planını henüz okumadım.
Havluyu bir kenara fırlattı ve üzerine kapüşonlu bir kıyafet giyerken karşılık verdi.
-Neden okumadın?
O okumuş, çoktan sindirmişti bu haberi. Şaşkınca başımı salladım.
-Savaş ben...Ben bilmiyorum. Sen istiyor musun bunu?
Güldü. Nasıl bir gülüştü kestiremedim. Zaten sık sık güldüğüne rastlamazdım.
-İsteyip istememem ne ifade edecek?
-Beni seviyor musun, yani o anlamda?
-Hayır. Sen?
Sorduğu soruya başımı salladım.
-Hayır. Ben de o anlamda sevmiyorum. Peki ne yapacağız?
Ayağa kalktı Savaş. Boyundan dolayı kameraya sığmıyordu. Sadece asker yeşili kargo pantolonu görünüyordu. Yukarılardan bir şey aldığı belliydi. Elinde su şişesiyle otururken cevapladı beni.
-Annen ve baban birbirine aşık mıydı? Peki ya geçen sene evlenenler? Ya da ondan önceki sene...
-Değillerdi, evet.
-O zaman susup kurallara uyacağız.
Yutkundum.
-Yani şimdi bütün gelecek planına uyacak mıyız?
Sudan yudumladıktan sonra kenara koydu.
-Ne kadar uyarsak o kadar para kazanırız.
Dudaklarım titriyordu. Ağlarsam kızar mıydı acaba? Yoksa anlayış mı gösterirdi? Bir dost olan Savaş son derece gerçekçiyken eş olan Savaş bunun kaç katı olurdu?
-Gelecek planını okurum.
Diyerek onayladım. Gözlerim durdu ansızın. Uzun uzun öylece baktım sadece. Savaş güldü.
-Gerçekten bunu öngöremedin mi? Hadi ama!
-Nasıl öngörebilirdim ki?
-Aynı kuşaktan iki insanız, ailelerimiz yakın, görüntümüz uyuyor. En başından beri tahmin ediyordum ikimizi eşleştireceklerini.
Söylediği söze şaşırdım.
-Madem biliyordun bana neden söylemedin?
İç çekti, bunalmış görünüyordu ve kameraya yaklaşarak konuştu.
-Zaten uzun süre yaşayacağımızı sanmıyorum Maral.
O böyle olumsuz şeyler söylediğinde çığlık atasım geliyordu.
-Ne demek bu? Ölecek miyiz?
Endişelendiğimi görünce durur sandım. Fakat durmadı.
-Öleceğimizi düşünüyorum. Lotus şehri daha ne kadar ayakta kalabilir?
Kaşlarımı çattım.
-Savaş gerçekten de beni çok geriyorsun. Kapat telefonu.
-Tamam, tamam...Kendine iyi bak.
-Sen de.
Diyerek telefonu kapadım.
Sorgulamakla aptallık etmiştim. O hiç sorgulamadan kurallara uymayı kabul etmişti oysa ki.
Uyku kapsülü kullanmıştım. Ah! Büyük bir pişmanlık. Bütün gece boyunca kafamdaki sorularla boğuşacaktım.
Televizyona serdiğim çarşafı kaldırdım ve yatağıma uzandım. Büyük Kral ve Prens Aren'in görüntüleri ekrandaydı. Kollarımı bağdaş yaptım.
-Şımarık...Ah! Seni bir elime geçirsem...
Kendi kendime söylenip duruyordum. Hisçalanların bir gelecek planına ihtiyacı yoktu. Krallıkta yaşayanlar, askerler ve başıboş gezen çapulcular olarak üçe ayrılıyorlardı.
Krallıkta yaşayanlar büyük bir refah içerisinde sonsuz ömürlerini geçirirken askerler de yemekleri önlerinde, yalnızca güvenlikten ve anlaşma yapılmayan şehirlerin insanlarının hislerini çalmaktan sorumluydular.
Ama çapulcular, onlar en kötüsüydü. Anlaşma yapmak ya da yapmamak hiçbir şey ifade etmiyordu. Önlerine herhangi bir insan çıkınca sorgusuz sualsiz hislerini çalıyorlardı. Doyumsuzlukları alamadıkları eğitimden kaynaklanıyordu. Kurallara uymayan çapulcular genelde büyük azaplarla cezalandırılıyordu Büyük Kral tarafından.
Neden?
Tüm bunları neden yaşıyorduk ki?
Bir zamanlar insan ırkı hüküm sürerken bu topraklarda; bencillikleri yüzünden çıkardıkları savaşlar toprağı verimsizleştirmiş, havayı kirletmiş, bir çok kişiyi içinden çıkılamaz psikolojik sorunlara sokmuştu.
Derken bir Hisçalan çıkagelmiş ve savaşan insanların hislerini tamamen alıp onları bomboş tenekeler gibi evrene salmıştı. Başta sadece dünya düzenini bozanlara uygulanırken bu his çalma işlemi; sonraları Hisçalanların sayısı arttıkça insan ırkından üstün olduklarını fark ettiler. İyiye hizmet eden Hisçalanlar yerine insan ırkını köleleştirmek isteyen Hisçalanlar düzeni ele geçirdi. Çaldıkları hisler kadar vücutlarında dövmeler çıktı. Her bir insanın hissine ait küçüklü büyüklü dövmeler. Vücutlarında kontrol edemedikleri yerlerdeydiler.
Uzunca yıllardır da insan ırkını grup grup ayırıp, kendilerine hizmet ettirerek hayatlarını güvende tutma sözü verdiler.
İtaat etmeyenin hislerini çaldılar.
Şimdi kötülüklerine karşı geldikleri insanlardan bir farkları yoktu.
Düşüncelerime ket vuran Prens Aren'in kürsüde seslenişiydi. İtiraf etmek gerekirse yakışıklı bir adamdı Prens Aren. Beyaz saçlı, mordan çok laciverte dönük gözleri vardı. Boyu iki metre diye tahmin ediyordum. Omuzları hayli geniş, fakat beli inceydi.
Neredeyse evli bir insan için fazla sakıncalı şeyler düşünüyordum. Yarın bir gün Savaş'la evlenecektim ne de olsa.
Bahse varım Prens Aren'in vücudunda dövmenin boş bıraktığı tek bir yer yoktu. Bu şımarık adamın bir çok insanın hissini çaldığına yemin edebilirdim. Gırtlağına kadar iliklediği gömlek ve sırtına aldığı veliaht pelerini de tüm bu dövmeleri kapatmak için olmalıydı.
Prens Aren konuşmasını bitirdiğinde tarif edilemez derecede coşkuyla karşılandı. Gözlerimi devirdim.
-Senden nefret ediyorum. Hepinizden nefret ediyorum. Büyük Kral'dan da Başkan'dan da...
Gün doğana dek uyumadan düşünceler eşliğinde kah yattım kah pencereden baktım. Nihayetinde güneş yüzünü göstermişti. Duş almak için kabine adımımı attığım anda babamın ulusal telefonu çaldı. Normalde asla dikkat etmezdim ancak babam telefonu açar açmaz büyük tepkiler gösterince merakla yanına koştum.
Rengi tamamen gitmiş zorlukla yutkunuyordu. "Ama efendim, buraya kadar nasıl gelmiş? Sınırdaki muhafızlara ne olmuş?...Anlıyorum...Hemen geliyorum efendim." Konuşması bittiğinde göz göze geldik.
-Baba neler oluyor?
Yanıma hızlıca gelip kollarımı sıvazladı.
-Sakın ama sakın dışarı çıkmayın Maral. Ne olursa olsun. Tamam mı?
Korkuyla elim kalbime giderken cevapladım.
-Tamam, tamam baba. Lütfen sen de hemen dön eve.
Hiçbir şey demedi. Anladığım kadarıyla sınırda gördükleri Hisçalan içeri girmişti. Eğer yanlış anlamadıysam... Savaş'ın dediği gibi hepimiz ölecektik. Ölmek istemiyordum. Yaşayan şanslı kişilerden olmak istiyordum. Hayatımı kaybetmekten öylesine korkuyordum ki gecelerce düşünmeye değer bir şeydi bu benim için. Yaşamak... Yaşamak istiyordum.
Panik içinde odanın bir köşesinden diğer köşesine yürüyüp durdum. Öleceğiz...Ölmek istemiyorum. Buna hiç hazır değilim. Ya ölmekten daha beter bir şey olursa? Ya bir Hisçalan tarafından hislerim çalınırsa? Tüylerim öylesine ürpermişti ki titrememe hakim olamamıştım.
İçim içime sığmıyordu.
Ulusal telefonumun sesi kulağıma geldiğinde odama koştum. Arayan Yağmur'du. Telefonu açar açmaz ağlayan yüzüyle karşı karşıya geldim.
-Maral, çok korkuyorum. Çok korkuyorum...
Sabit tutamadığı telefon sağa sola gidiyordu durmadan. Bir yere koşturuyor gibiydi.
-Yağmur!
-Bir Hisçalan sınırdan girdi. Biz annemle Teo'nun evindeyiz. Ama...
Gözyaşları hıçkırıklara karışırken sözüne devam etti.
-Ama Teo kontrol için dışarı çıktı ve geri dönmedi. Saatlerdir yok! Annem çok hasta, onu taşıyamıyorum Maral! Yardım et ne olur yardım et...
Girdiğim şoktan dolayı bir süre cevap veremedim. Yağmur'un yakarışları devam ediyordu. Babam dışarı çıkmayın demişti. Ama bu adaletsiz şehirde hiçbir muhafız köylü kesimi kurtarmak için sınıra inmeyecekti. Zavallı annesi yürüyemediği için orada mahsur kalmışlardı.
Ve Teo...
O başının çaresine bakardı. Güveniyordum. Hadi ama! Teo'ydu o. Kendini kollayıp bir yerde gizlenmiş olmalıydı.
-Maral! Gelecek misin? Bizi buradan kurtarın, yalvarırım. Çok korkuyorum.
Ne olursa olsun Yağmur'u orada bırakamazdım. Gözlerimi kapadım ve:
-Geliyorum. Bekleyin beni.
Teşekkürler eşliğinde telefonu kapattı. Köylü kesimin araç kullanması yasaktı. Fakat soyluların belli araçlara erişim izinleri vardı. Küçük de olsa ayağımızı yerden kesen Civciv ismi verilen aracımız garajdaydı. Bu yerden birkaç metre yüksekte gidebilen araç soylular için büyük bir rahatlıktı. Yine de kendimizi tembelliğe alıştırıp kast sisteminde düşmemek için araçları az kullanıyorduk.
Üzerimi giyinip Sohbet Cin'inden Savaş'ı aradım. Çok geçmeden açtı. Yatakta uzanıyordu. Belli ki uykusundan uyandırmıştım onu. Aynı esnada televizyonda siyah ışık çıktı. İşte bu hiç de hayra alamet değildi. Savaş da ben de televizyona odaklandık.
Başkan Bey, her defasından farklı olarak endişeli ve boncuk boncuk ter döküyordu. Konuşmasına başladığında Savaş'ın babası da ekranda hemen arkasındaydı. Tüm Lotus şehri Başkan Bey'in diyeceklerine kulak kesilmiş durumdaydı.
-"Merhaba Lotus şehrinin itaatkâr insanları! Ne yazık ki bugün size bir güvenlik duyurusu yapmak zorundayım. Sınır köy ve kasabalardaki herkes en hızlı şekilde şehre gelmeli. Muhafız güçlerimiz size yardım edecektir. Fakat şehir girişine kadar kendiniz gelmek zorundasınız. Hisçalanlar Lotus sınırlarına girmiş durumda. Paniklemeden şehir sınırına gelin.
Yaşasın Büyük Kral! Yaşasın Lotus şehri!"
Konuşma bittiğinde adeta kanım donmuştu. Telefondaki Savaş'la göz göze geldik. Genelde ifadesiz olan yüzü bu defa soluk görünüyordu.
-Savaş, Yağmur'a yardım etmek zorundayız.
-Hayır.
Sözüm biter bitmez net bir şekilde vermişti cevabını.
-N... Nasıl?
-Hayır, beni de aradı ama gidemem. Güvenlik için sen de gitme.
Öfkemden damarlarım kabarmıştı. Ayaklanarak:
-Ne diyorsun sen Savaş? Kızcağız nasıl getirsin annesini? Beni yalnız mı bırakacaksın?
Telefonu bir kenara koydu. Ardından:
-Bu işte yalnızsın.
Diyerek kapatıverdi.
Cesaretim, korkum ve ben başbaşa kalmıştık. Gelecek planımın ortak olduğu adam bana sırt dönmüştü. Bir yandan titresem de korkudan, Yağmur'u asla bırakamazdım. Belki giderken Teo ile karşılaşırdık. Birlikte aşabilirdik. Bu saçma gelecek planı da belki krizle beraber ortadan kalkmış olacaktı.
Bencil düşüncemi yutup harekete geçtim. Geliyorum Yağmur. Ölmeyeceğiz. Hayır, bugün değil.