On beş

2131 Words
Bahadır, söylenen sözlerin içine işlemesine izin verdi bir süre. Yakut, sandığından daha fazlasını vaat ediyordu ve o an, adam öğretmen kimliğini bir kenara bırakma isteğiyle yanıp tutuşmuştu. İçiniz nasıl sönecekse, demişti. Sanki mümkünmüş gibi. İç çeker gibi nefes aldı, kendini sakinleştirebilmenin tek yolu, kızın varlığını görmezden gelmekti. Ama kız hem bu kadar pasif hem de bir o kadar cesur davrandığında, ne vücuduna ne zihnine söz geçirebiliyordu. Bahadır, işaret ve orta parmağının tersiyle kızın dizinin üzerine dokundu; o ufak, soluk yara izinin üzerine. ''Bacaklarını aç.'' dedi sakince. Yakut, alt dudağını ısırırken, gözleri arzuyla kısıldı. ''Nasıl yani? Şimdi mi?'' diye çaresizce sordu. Ne istiyorsanız yapın bana, derken, en azından daha hafif başlayacaklarını ummuştu. Adam, dilini yanağının içine bastırarak sabırla kafasını tekrar yukarı kaldırdı, Yakut'un sıcak eli yavaşça saçlarından kaydı. ''Kızgınlığa girmiş kedi gibi davranma. Ölçü alıyorum Yakut. Arala bacaklarını.'' Utanç, göğsünden başlayarak boğazına, oradan yüzüne yayıldı ve geçtiği yerleri pembeleştirdi. Sol, üst bacağının çapını da ölçtükten sonra ayağa kalktı Bahadır. Mezurayı parmak uçlarıyla sararken, önündeki kızı inceleyen bakışları aç bir hayvanı andırıyordu. Kalçasını masaya yaslamıştı, avuçlarıyla kenarlarına tutunmuştu ve yüzünü saklayabilmek için kafasını sağa çevirmişti. Böylece siyah saçları, kızarmış yanaklarını bir nebze olsun adamın bakışlarından gizlemişti. ''Tamirhaneye neden gittin?'' dedi, konuştukları her şeyi es geçerek. Yakut'un vereceği cevaba inanmak istemiyordu, yalan söylediğine dair olan tüm ibarelere tutunacaktı. ''Düştüm,'' diye yanıtladı. Bahadır Hoca'nın sorusunun altındaki niyeti anlayamamıştı. ''Asaf yardım etti öyle görünce. O çağırdı beni, o yüzden gittim.'' ''Kafa mı buluyorsun benimle?'' dedi adam, daha yüksek bir tonda. Aralarındaki mesafeyi yarım adıma indirirken, Yakut'un masaya doğru mümkünmüş gibi gerilemesine sebep oldu. ''Hayır-'' ''Onca dükkan arasından, onca araba arasından... Onca insan arasından nasıl oldu da Yetkan'a denk geldin?'' Yakut, irileşmiş irislerinde hafif bir titremeyle Bahadır'ın yüzünü izlemeye devam etti, her bir köşesini. Çenesindeki kırlaşmış sakallarını, yeni çıktığı belli olan göz çevresi kırışıklıklarını, ve öyle karizmatikti ki, ondan korksa mı yoksa tekrar mı öpse karar veremiyordu. ''Şehir kütüphanesinden eve dönüyordum. Ana caddeden. En kısa yol ya...'' Fısıldar gibi konuştu, tüm vücudu uyarılmıştı. Adam öyle yakındı ki, kendisini bu mesafeden bile güzel buluyor mu, merak etti. ''Kardeşiniz olduğunu bilmiyordum, o beni tanıdı zaten. Yemin ederim, sizi araştırmadım.'' Lanet olsun ki, Yakut yalan söylüyor gibi görünmüyordu. Daha kötüsü, dürüsttü ve fena halde etkilenmiş haldeydi. Bahadır, şu anda ona ne yaparsa yapsın teşekkür edecek gibiydi. Ofisin kapısı üç kez tıklandığında Bahadır iki adım geriledi tekrar. Vücudu da bakışları da sakindi, hiçbir şey olmamış gibi. Kapıyı açtığında, karşısında terli ve endişeli görünen Emir'i buldu. ''Hocam, Fatih'in bileği burkuldu.'' dedi yalnızca. Adam, çözüm odaklı olmasına rağmen bu haber onu strese soktu. Fatih, kaleciydi ve onun dışında hiçbiri o kadar iyi top tutamıyordu. ''Hadi be,'' dedi, sakallarını sıvazlarken. ''Nerede şimdi?'' ''Sahada, hocam.'' Bahadır, ofisten çıkmadan önce geri dönüp, sandalyenin sırt kısmına astığı montunu aldı, zira arabasının anahtarına ihtiyacı vardı. Fatih'i bizzat hastaneye götürecekti. Ela gözleri, Emir'e doğru yürüyen kızın ince bedenine değip geçtiğinde, konuşmaları yarım kalmış gibi hissetmekten alamadı kendini. Emir, kızın dağınık görünen saçlarını, önemsiz görünen bir hareketle düzeltirken, dışarıdan nasıl göründüğünü bilmiyordu. Bahadır'ın birkaç fikri vardı elbette, ama bunu paylaşmak için bir süre bekleyecekti. Zira geleceği bu kadar parlak bir çocuk, kendini Yakut gibi bir kızın uğruna yakmamalıydı. ''Gel koçum,'' dedi Emir'e kafasıyla işaret ederken. Yakut'u mu ondan uzak tutmak istiyordu, yoksa onu mu Yakut'tan, bilmiyordu. Mantığına göre kız, Emir'i hak etmiyordu ama hislerine gelince... Onu sadece, kendi gibi yaralı bir adama layık gördüğünü bir türlü kabul edemiyordu. Yakut, sonunda kalp atışlarının normale dönmeye başladığını fark ettiğinde, antrenman odasına doğru yürüdü. Girdiğinde, herkesin yerde bağdaş kurmuş sohbet ediyor olduklarını gördü. Belli ki, beş dakikalık mola verilmişti. Rasim, kızı gördüğü an, yüzüne rahatsız edici bir sırıtış yerleştirdi. ''Bugün bende toplanalım,'' dedi İrem gülümseyerek. ''Sadece kızlar.'' diye de ekledi Kerem'in umutla parlayan suratına karşı orta parmağını gösterirken. ''Hem takım hakkında konuşuruz hem de kız partisi gibi olur.'' Normalde, sırf Yakut'a kötü hissettirmek için onu davet etmezdi ama bu kız, dışlanmaktan çekiniyor gibi durmuyordu. Ne zaman onu dışarıda bırakmak için hamle yapsa, Yakut yalnızca onaylıyor ve durumu kabulleniyordu. Ve nasıl oluyorsa, bir şekilde spot ışığının altında o oluyordu. Bu durum İrem'i sandığından bile fazla rahatsız ediyordu ve sırf bunu tersine çevirmek için, taktiğini değiştirecekti. ******************************* Yakut, eve uğramış ve babası işten dönmeden önce çıkmıştı. İrem'in evi şehrin neredeyse diğer ucundaydı ve otobüsle yaklaşık yarım saat sürüyordu. Şimdi ise, saat on sularındayken, İrem elinde iki kova patlamış mısırla salona girdi. Üzerinde pembe saten bir takım gecelik vardı, özenle seçtiği belliydi. Melis, Serra'nın saçlarını tek tek örüyor ve kötü göründüğünü söyleyen Ceren'e 'Türk örgüsü' yaptığını söyleyerek kendini savunuyordu. Yerlere battaniyeler serilmişti, perdeler çekilmiş ve projeksiyonla rengarenk ışıklar duvara yansıtılmıştı. İrem, şehrin nispeten elit kesiminde oturduğundan, hem çevre hem evlerin dizaynı güzeldi. Evi yalnızca üç katlı olan binanın en üst katıydı ve merdivenle çatı katına çıkılıyordu. Kızlar da buradaydı, hem ailesine rahatsızlık vermemek hem de rahatça eğlenebilmek için. Duvara montelenmiş televizyonda, Doja Cat'in bir klibi açıktı, ancak kimse müziği umursamıyordu; Kübra dışında. Kız, t****k'tan öğrendiği bir dansı deniyordu. Leyla, L şeklindeki koltuğun oturma kısmına sırtını yaslayarak yerde bağdaş kurmuştu. Yakut ise koltuğa sırt üstü uzanmış, duvara yansıyan ışıkların yavaşça dönüşünü izliyordu. Sonra, Leyla'nın parmaklarının telefonunun üzerinde fazla oyalandığını fark etti. ''Kim o?'' diye sordu Yakut, gözlerinde heyecanla. Tam o sırada Leyla, telefonunu gizlemeye çalıştı. ''Kimse,'' diye sırıttı ama tabii ki en yakın arkadaşına bunu söyleyecekti. Melis'in dikkati Serra'nın saçındansa, Leyla'nın gereksiz mutlu suratındaydı. ''Ay n'oluyor, söylesene Leyloş.'' dedi sızlanır gibi. ''Hüseyin,'' dedi alt dudağını dişlerinin arasına almadan önce. O an Ceren'in, Serra'nın, ve özellikle de İrem'in dikkatini çekmişti. ''Yani, konuşmuyoruz aslında. Hikayeme yanıt vermiş, ben de cevap verdim. O kadar.'' İrem'in mavi gözleri önce öfkeyle parladı, sonra ise alay dolu bir hayretle güldü. ''Hüseyin?'' dedi inanmazcasına. ''Sana mı yazdı?'' Yakut ve Melis, sessizce birbirlerine baktılar. Göz temasıyla iletişim kuruyorlardı sanki. İrem ve Hüseyin aynı sınıftaydı, ayrıca birinci sınıftan beri arkadaştılar. Tabii, Melis'e göre İrem bu çocuktan hoşlanıyordu ama Hüseyin, herhangi bir kıza ilgi göstermemişti bugüne kadar. ''Hikayeme cevap verdi sadece. O kadar büyütmeyin.'' diye yanıtladı Leyla. İrem'in niyetinin ne olduğunu anlamasa da, bu durum onu pek mutlu etmemişti. Ceren'in bilmesine gerek yoktu mesela. Ya da Kübra'nın. Eğer dedikodu çıkarsa, belki de bu çocuğun hoşuna gitmezdi. ''Neyse ya, o değil de, Rasim çok havalı bi' çocuk değil mi?'' Kübra, hülyalı bir edayla sordu yumuşak mindere çökerken. Avuçladığı patlamış mısırı yerken, gözleri birisi tepki verecek mi diye kızları kontrol ediyordu. Ceren, kaçıngan bir biçimde Yakut'a baktı. Bugün, Rasim'in onu rahatsız ettiğini görmüş olsa da, kimseye bundan bahsetmemiş, sanki hiç görmemiş gibi davranmıştı. Doğru bir şey yaptığını düşünmüyordu elbette ama tepki verirse, Rasim'in onu da rahatsız edeceğinden korkmuştu. ''Değil.'' dedi Melis, suratında tiksinir gibi bir ifadeyle. ''Çok soğuk bir tip. Konuşurken dalga geçiyor gibi sanki.'' ''Tabi, sen sıcak tipleri seversin.'' dedi Serra gülerek. ''Göktuğ gibi.'' Melis, kusar gibi bir hareket yaptı ama içten içe hoşuna gitmişti. Çocukla arasında asla bir şey olamazdı; yine de ilgisi onu mutlu ediyordu. Zira, her an güzel ve çekici olduğu Göktuğ tarafından hatırlatılıyordu, yalnız bakışlarla bile. ''Sen de tehlikeli tipleri seviyorsun galiba, Yakut.'' dedi İrem, yüzünde tatlı bir sırıtış vardı. Siyah saçlı kız, kafasını sağa çevirerek, tam karşıda oturan İrem'e baktı. ''Bilmem,'' dedi kız umursamazca. ''Kim tehlikeli, Emir mi?'' diye hayretle sordu Leyla. ''Emir tanıdığım en iyi insanlardan biri.'' ''Hayır,'' diye sakince yanıtladı İrem. ''Bahadır Hoca'dan bahsediyorum.'' O an, odaya bir sessizlik çöktü sanki. Televizyonda başka bir klip oynamaya devam ederken, Yakut'un kısılmış gözleri İrem'i yavaşça süzdü. ''Haddin olmayan şeyler söylüyorsun bazen.'' dedi, dudaklarında ufak bir kıvrımla. Melis ve Leyla'nın da tavrı ondan farklı değildi. ''Dikkat et İrem,'' dedi Melis, uyarır gibi, sert bir tonda. ''Bu tarz durumlarda suçlanan sadece kadınlar olur. Birbirimize bunu yapmayalım, olur mu?'' ''Ay ne dedim ki? Büyütmeyin bu kadar kızlar.'' İrem, gülerek ortamdaki gerginliği dağıtmaya çalıştı. ''Herkesin crush'ı olabilir, ne var bunda? Benimki de İlyas Hoca mesela, edebiyatçı. Senin kim Ceren?'' Ceren utangaçça gülümsedi ve başını salladı; ''Benim de o ya. Gözleri de çekik, çok yakışıklı adam.'' Melis, sırtını koltuğun alt kısmına yaslarken, İrem'in karakterini az çok çözmüştü. Bahadır Hoca'dan bilerek kızların hepsi buradayken bahsetmişti ki, bundan sonraki antrenmanlarda hepsinin gözü Yakut'un üzerinde olsun diye. Adamın en ufak hareketinde, akıllarındaki şüphe beslenecekti. Ve hayır, bu basit bir 'crush' gibi düşünülmeyecekti. Çünkü, İrem'in edebiyatçıya duyduğu ilgi ile, aralarında bambaşka bir mevzu olan Bahadır Hoca ile Yakut'un durumu bir değildi. Kız, jimnastik takımı kapanmasın diye adamla bizzat yüzleşmişti, birçok kez ceza yemişti ve adamın bireysel nefretini kazanmıştı. İrem şimdi burada çıkıp da, Yakut'un verdiği bu çabayı çöpe atar gibi, sanki adamdan hoşlandığını ima edemezdi. Ki bu, gerçek de olabilirdi. Melis, asla Yakut'u yargılamazdı, ama bu işin sonunda zarar görürse, yardım etmek için orada olurdu. Leyla da aynı şekilde, ancak kız olayları Melis kadar hızlı kavrayamıyordu. ''Bahadır Hoca sana bir farklı davranıyor ama Yakut.'' İrem'in beklediği tespit, Kübra'dan geldi. Kız hala mısır yiyordu ve söylediği şeyin nelere yol açabileceğinin farkında değildi. Leyla ve Melis, kısacık bir göz teması kurdular ama Yakut'un kendini savunabileceğini biliyorlardı. ''Nasıl yani?'' dedi Yakut, hala koltukta uzanıyordu ama artık rahat değildi. Diken üzerindeydi ve konuyu nasıl dağıtacağından emin değildi. ''Böyle, çok sinirli gibi. Normalde de sinirli bir adam ama bize karşı o kadar da değil. Seni pek sevmiyor galiba.'' Kız, son cümlesinden sonra kıkırdadı, ve ona katılan kimse olmadığını görünce kendini durdurdu. ''Sevmesi zor bir insanım ya, ondan.'' diye yanıtladı Yakut, gülümsemeye çalıştı ama pek başarılı olduğu söylenemezdi. Yan dönmüş, yanağını avcuna yaslamıştı. Ceren'in soğuk bakışlarını hissetse de, o tarafa hiç bakmadı. ''Kerem, peki? Gözlerini senden alamıyor.'' Yakut, gözlerini İrem'e sabitlerken alayla konuştu. ''Öyledir.'' diye cevapladı kız, sarı saçlarını savurarak. ''Öl desem cidden ölür. Sevimli.'' O sırada Yakut'un telefonu kısık bir melodiyle çalmaya başladı. Kızlar, sohbetine devam ederken, o ayağa kalktı ve kapıya yürürken, içinden küfrederek yeşil tuşa bastı. Bunun olacağını biliyordu ama sadece bir kez, olmamasını dilemişti. Kapıyı ardından kapattığında, babasının sert sesini duydu: ''Neredesin sen bu saatte?'' ''Arkadaşımdayım baba. Kızlarlayız, oturuyoruz.'' diye sesini kısık tutmaya çabalayarak konuştu. ''Kimden izin aldın ulan? Bu saatte ne bok yemeye dışarıdasın?'' Yakut, bir süre gözlerini kapatıp, sessizce bekledi. Bu adamdan yakında kurtulacaktı, eğer planları istediği gibi işlerse. Eğer olur da, Bahadır Hoca bunu engellerse, hayatı ciddi anlamda biterdi. ''Çabuk eve gel. Yoksa elimden kimse alamaz seni.'' Adamın sigaradan kalınlaşmış sesi, oldukça net duyulmuştu. Arkada yüksekçe açılmış televizyonun sesi duyuluyordu. ''Otobüs yok, nasıl geleyim. Saat onda bitiyor burada seferler.'' ''Taksiye bin!'' diye gürledi bu kez. ''Param yok. Nasıl ödeyeceğim?'' dedi kız, sinirden ağlamaklı olan sesiyle. Kafayı yemek üzereydi ve ''Nasıl ödersen öde. Sen bilirsin işini.'' dedi adam, ve hat kesildi. Yakut, ağlamamak için kafasını yukarı kaldırdı ve tavanı izlemeye çalıştı. Yalnızca bir kez, babasının yokluğunu fark etmemesini dilemişti. Normal bir aileye sahip olmayı ve bir kez olsun sevildiğini hissetmeyi. Sanki hayat ona en basit şeyleri bile çok görmüştü: diğerlerine koşulsuz verdiği şeyleri. Rehberinde hızlıca Emir'in adını buldu ve arama tuşuna bastı. Beklerken, göz yaşlarını tutamamıştı. Emir'in onu sevdiğini biliyor ama bir türlü bunun gerçekliğini kabullenemiyordu. Korkunç bir lanetti bu, ailesinden sevgi görmeyen kız evlatların, ömrü boyunca taşıdığı bir yüktü. Arama sonlanmak üzereyken çocuk telefonu açtı: ''Alo? Efendim Yakut?'' dedi nefes nefese. Olduğu yer belli ki kalabalıktı, çünkü erkeklerin çıkardığı uğultular ve bağırışlar duyuluyordu. ''Emir, neredesin? Senden bir şey isteyebilir miyim?'' diye konuştu kız, sesini elinden geldiğince sakin tutmaya çalıştı. ''Tabii ki. Ama iyi misin sen, ne oldu?'' ''İyiyim. İrem'lerdeyim şimdi. Burası da uzak baya bizim oraya, otobüs seferleri de bitti...'' Sesi bir an kesildi, ve Emir, kızın burnunu çektiğini duydu. ''Babam aradı da. Eve gel dedi ama nasıl gideceğim bilmiyorum. Beni alabilir misin? Yani müsaitsen?'' ''Halı sahadayım çocuklarla. Kamyonet yanımda değil ki, Bahadır Hoca'nın arabasıyla geldim ben.'' dedi ve ardından bir küfür mırıldandı. Bir babanın, kızını böyle bir duruma soktuğuna inanamıyordu. ''Taksi çağıralım, ben öderim parasını.'' diye bir çözüm attı ortaya. Hiçbir şey mümkün değilse bile, o yolu yürür ve Yakut'u eve bırakırdı. Saatler sürse bile. ''Olmaz Emir, geri ödeyemem.'' dedi sızlanır gibi. Birisi onun için maddi bir şey yaparsa, kendini kötü hissediyordu. ''Geri ödemeni isteyen kim?'' dedi çocuk sabırsızca. ''Bekle, babamı arayacağım. Taksici bir tanıdığımız var, ondan rica etsin.'' Telefonu kısa süreliğine kapattı ve rehbere babasını aramak için tıkladı. Sahanın etrafındaki ışıklar göz alıcı derecede parlaktı, yine de Emir, telefonunun ışığını sonuna dek getirdi. Karnından kalbine değin yayılan o rahatsızlık hissinin sebebini biliyordu. Yakut'u eve götürmekte problem yoktu, bir şekilde hallederdi. Ama kız eve girdikten sonra, onun için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Neler olduğunu soran Semih'i yanıtsız bırakarak babasının adına tıklamıştı ki, Bahadır Hoca'nın sesini duydu. ''Yakut muydu o?'' dedi, yorgun bir ses tonuyla. Aralıksız kırk dakika boyunca sahada koşturduklarından, adamın vücudu hala terliydi. ''Evet hocam. İrem'deymiş şimdi de, eve gitmesi gerekiyormuş. Otobüs de kalmamış, babamı arayacağım şimdi.'' ''Duydum,'' dedi adam kısaca. ''Gerek yok, rahatsız etme adamı bu saatte. Yakut'a numaramı at da konum yollasın. Eve bırakıp gelirim hemen. Siz oyuna devam edin.'' ''Teşekkürler hocam.'' dedi sakince, içi daha da sıkılmıştı şimdi. Adam, Emir'in omzuna vurduktan sonra tribünlere doğru yürüdü. Bahadır Hoca'ya olan saygısı ve sevgisi büyüktü, buna rağmen Yakut'u üzerse, fark etmeden yarasına dokunursa diye gerilmekten kendini alamıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD