Köyde günler birbirini kovalıyordu. Çeyiz hazırlıkları hızlanıyor, kadınların fısıldaşmaları artıyordu. Benim adım artık sadece bir kızın değil, yaklaşan düğünün sembolü olmuştu.
Ama içimde tek bir düşünce vardı: Kaçmak.
Her gece uyumadan önce pencereden dışarı bakıyor, köyün taş yollarını ezberliyordum. Hangi yoldan gidebilirim, hangi patika daha güvenli, kim fark etmeden çıkabilirim… Hepsini kafamda kuruyordum.
Babamın verdiği eski bileziği bohçamın dibine koydum. Annem fark etmesin diye bohçamı hep yatağın altına saklıyordum. İçimdeki heyecanla korku birbirine karışıyordu.
Bir yandan özgürlüğe koşmayı hayal ediyordum, diğer yandan aklımda hep aynı yüz beliriyordu: Kaya Ağa.
Onun bakışları, sözleri, meydandaki kararlı adımları…
Ne kadar öfkelenirsem öfkeliyim, içimde tuhaf bir çekim vardı. Ama bu çekim beni zincirliyordu. Ben zincir değil, özgürlük istiyordum.
⸻
Kaçış için kararımı vermem çok da uzun sürmedi. Bir gece, ay ışığı incecik bir gümüş ip gibi gökyüzünde parlıyorken, bohçamı sırtıma alıp sessizce evden çıktım.
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Annem içeride uyuyordu, babamın ağır nefes alışları yan odadan geliyordu. Onları uyandırmadan, avludan dışarı süzüldüm.
Köy sessizdi. Sadece köpeklerin havlaması uzaklardan geliyordu. Taş yolları hızlı adımlarla geçtim. İçimde bir korku vardı, ama aynı zamanda bir zafer hissi… “Başaracağım. Bu köyü, bu kaderi arkada bırakacağım.”
Patikaya vardığımda rüzgâr saçlarımı savurdu. Gecenin karanlığı içime işledi. Ama kararlılıkla yürümeye devam ettim. Her adımda köy daha da geride kalıyordu.
Tam umutlanmaya başlamıştım ki, arkadan gelen bir ses kalbimi dondurdu.
Motor sesi…
Dönüp baktığımda, farlarıyla karanlığı yaran siyah bir araba gördüm. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
O.
Kaçmaya çalıştım, ama araba hızla önüme geçti. Farların ışığı gözlerimi aldı. Araba kapısı sertçe açıldı. Ve karanlıktan Kaya Ağa çıktı.
⸻
Üzerinde yine o beyaz gömleği vardı, kolları sıvalıydı. Yüzü sertti, ama gözlerinde öfkeyle karışık bir hayranlık vardı.
“Demek kaçacaksın,” dedi, sesi karanlığı yararcasına.
Ben titreyerek, ama gururla baktım.
“Evet! Senin zincirlerinle yaşamayacağım. Kaderim sen değilsin!”
O birkaç adım attı, kararlı ve ağır. Gözleri gözlerime mıhlanmıştı.
“Beni anlamıyorsun, Zehra. Bu köyde kaderden kaçılmaz. Senin kaçışın sadece beni sana daha da yakın eder.”
Öfkeyle bağırdım:
“Sen benim özgürlüğümü çalıyorsun!”
O an kolumdan tuttu. Eli sertti ama aynı zamanda sıcaklığı bütün bedenime yayıldı. Kalbim hızla çarptı. Kaçmak istedim, ama gücüm yetmedi.
Gözlerimin içine baktı, sesi bu kez daha alçak çıktı:
“Özgürlüğün bensem? Hiç düşündün mü bunu?”
Sözleri beynimde yankılandı. Dizlerim titredi. İçimde nefretle birlikte başka bir şey kabardı: merak, korku, çekim…
Ama hemen geri çekildim.
“Hayır! Sen benim özgürlüğüm olamazsın. Benim yolum başka.”
O an gülümsedi. Gülümsemesi öfkemin üzerine ateş gibi düştü.
“Ne kadar inatçıysan, o kadar güzelsin Zehra. Kaçmaya devam et. Her seferinde seni bulacağım.”
Sonra beni arabasına doğru çekti. Direndim, ama gücü karşısında çaresizdim. Arabanın kapısını açtı, beni içeri oturttu.
“Bırak beni!” diye bağırdım.
Ama o direksiyona geçti, motoru çalıştırdı.
“Bırakmam. Çünkü sen bana aitsin. Bunu kabul etmesen de gerçek değişmeyecek.”
⸻
Araba köy yollarında hızla ilerlerken, ben camdan dışarı baktım. Kaçışım sona ermişti. Kalbim paramparçaydı. Ama aynı zamanda içimde açıklayamadığım bir ateş yanıyordu.
Onun yanındaydım. Ve bu bana hem korku hem de garip bir güven veriyordu.
Araba köyün taş yollarını ardında bırakıp uzun bir yokuşu tırmandı. Farların ışığı geceyi yararken kalbim göğsümde çırpınıyordu. Kaçışım bitmişti; şimdi beni nereye götürdüğünü bile bilmiyordum.
Ama tahmin etmek zor değildi. Konağa… Kaya Ağa’nın o gizemli, yüksek duvarlı konağına.
Bir süre sonra ağaçların arasından ihtişamlı bir yapı göründü. Karanlıkta bile heybeti belli oluyordu. Yüksek kapıları, taş duvarları, geniş avlusu… Bu sadece bir ev değil, bir hükümranlık alanıydı.
Araba kapının önünde durdu. Kapı yavaşça açıldı, sanki beni yutmak için bekliyordu.
Kaya Ağa arabadan indi, sonra kapımı açtı. Sert bakışlarını bana dikti.
“İn.”
“Hayır,” dedim, dudaklarım titreyerek.
Ama kolumdan tuttu. Gücü karşısında yine çaresizdim. Avluya adım attığım an içimde ürperti dolaştı. Sanki bu taşlar yüzlerce yılın hikâyesini taşıyordu.
⸻
Konağın kapısı açıldı. İçerisi loş ışıklarla aydınlatılmıştı. Yüksek tavanlı salon, ağır perdeler, duvarlarda asılı eski tablolar… Hem modern hem de geçmişin izlerini taşıyan bir yerdi burası.
Ayağımı attığım an, kendi evimin küçüklüğünü, köyün sadeliğini düşündüm. Bu yer bambaşkaydı. Ve ben burada kendimi daha da küçük, daha da yabancı hissettim.
Ama içimde garip bir kıpırtı da vardı. Her şey göz kamaştırıcıydı, ürkütücü olduğu kadar etkileyiciydi.
Kaya Ağa yanımda yürüyordu. Sessizdi. Sadece adımlarının yankısı salona doluyordu.
Sonunda büyük bir odada durdu. İçeride geniş bir masa, kitaplarla dolu raflar ve köşede yanan bir şömine vardı. Ateşin ışığı yüzüne vuruyordu. Gözleri karanlıkta daha da derin görünüyordu.
Dönüp bana baktı.
“Neden kaçtın, Zehra?”
Öfkeyle cevap verdim:
“Çünkü özgürlüğümü istiyorum! Senin konağında, senin kurallarında tutsak olmak istemiyorum!”
O ağır adımlarla bana yaklaştı. Gözlerini gözlerime dikti.
“Tutsak değilsin. Ama henüz anlamıyorsun. Bu konak senin hapishanen değil… Senin geleceğin.”
Kahkaha attım, gözlerim dolmuştu.
“Gelecek mi? Benim geleceğim kendi seçimlerim olmalı. Senin buyruğun değil!”
O an elimden tuttu. Yine o sert, sıcak dokunuş… Bu kez elimden çekip beni şöminenin önüne götürdü. Gözlerimi gözlerinden alamıyordum. Kalbim çarpıyor, nefesim daralıyordu.
“Beni yanlış anlıyorsun, Zehra,” dedi, sesi bu kez daha yumuşak ama hâlâ buyurgandı. “Ben seni sadece almak için istemiyorum. Senin inadını, ateşini… Hepsini gördüm. Sen sıradan bir köylü kızı değilsin. Sen yanımda duracak kadar güçlü bir kadınsın.”
Sözleri beynimde çınladı. Nefretim kabardı, ama kalbim farklı bir ritimle atmaya başladı.
“Bunları söyleyerek beni ikna edemezsin,” dedim kısık bir sesle.
O gülümsedi. Gülümsemesi hem kışkırtıcı hem de tehlikeliydi.
“Ben seni ikna etmeyeceğim. Zamanla kendin anlayacaksın.”
Ve elimi bırakmadan fısıldadı:
“Kaçabilirsin Zehra. Bir daha da dene. Ama her defasında seni bulurum. Çünkü senin yerin burası.”
Ellerim titriyordu. İçimde fırtınalar kopuyordu. Bir yanım ondan nefret ediyor, diğer yanım… diğer yanım ona doğru çekiliyordu.
⸻
O gece konağın odalarından birine yerleştirildim. Pencerenin önünde sabaha kadar uyuyamadım. Aşağıda avlu sessizdi, ama ben hâlâ onun sözlerini duyuyordum.
“Sen sıradan bir kadın değilsin. Sen yanımda duracak kadar güçlü bir kadınsın.”
Bu sözler bana zincir mi olmuştu, yoksa gizli bir övgü mü, bilmiyordum.
Ama bildiğim tek şey vardı: Artık sadece köyden değil, kendi kalbimden de kaçmam gerekiyordu.