Ben Pusat Kalender.
Polis akademisinde tanıştığım ilk günden beri, Savaş benim kardeşim gibiydi. Onunla birlikte büyüdük, aynı yolları takip ettik, aynı hayalleri paylaştık. Ancak hayat bizi farklı yönlere sürükledi. Savaş gizli polis oldu, ben ise terörle mücadele ekibine katıldım. Hayatımıza girecek büyük dönemeçler olduğunu o zamanlar bilmiyorduk. Ve bir gün, hayatımı farklı bir şekilde etkileyecek olan o göreve çıktım.
Operasyon için yola çıktığımda, bu benim son görevim olacağını henüz bilmiyordum. Çökertme operasyonu için teröristlerle çatışmaya girdik, elebaşılarını yakalamayı başarmıştım. Fakat o an, adamın yüzüne baktığımda, “Bu işin başının ben olduğumu sanıyorsan yanılıyorsun” dedi. O söz, kafamı tamamen karıştırmıştı. Kimdi bu adam? O işin elebaşı kimdi? O soruyu bir şekilde çözmeliydim.
Elebaşı hakkında elde ettiğim bilgileri kullanarak İstanbul’a döndüm. Hedefim, bu adamı yakalamaktı, ancak işler tahmin ettiğim gibi gitmedi. Ekip arkadaşlarım beni alıp nezarete attılar, suçlamalar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Gerçek, beni bekliyordu: Elebaşı, evime büyük bir uyuşturucu stoğu yerleştirmişti. Ne kadar inkar etsem de, kimse bana inanmadı. Görevden uzaklaştırıldım. Bu durum, bana büyük bir darbe olmuştu. Ancak bir şekilde bu durumu temizlemem gerektiğini biliyordum.
İçimdeki hırs, beni yeniden harekete geçirdi. Çözüm basitti: Elebaşı’yı bulacak, ona her şeyin hesabını soracaktım. Ama işler sandığım gibi kolay değildi. Terör örgütüne yardım eden bu adam, İstanbul’daki en güçlü mafya liderlerinden biriydi. Onu alt etmek, sadece fiziksel değil, zihinsel bir savaş gerektiriyordu. Günlerce süren planlar ve takiplerin ardından, nihayet onu yakalamayı başardım. Fakat beklediğimden daha farklı bir şey oldu. Bir tuzağa düşürülmüştüm. O gece bana yaptıkları işkencenin ardından, son bir umut ışığı gördüm. Savaş ? Evet, o ışık Savaş’tı. Beni oradan çekip almaya gelen eski dostum.
Savaş, her şeyin çoktan farkındaydı ve terör örgütü elebaşı olan mafya liderini çoktan yok etmişti. O karanlık dünyada hayatta kalmak için tek bir kişi vardı: Savaş. Ama ben de artık bir sorumluluk taşımak zorundaydım. Bu savaşı, omuz omuza daha da derinlere götürmeliydik. O günden sonra, Savaş ve ben, karanlıkla savaştık.
Hayat, her zaman adaleti getirmek için yeterli fırsatlar sunmaz. Ama bu karanlıkta, bir ışık yanıyordu. O ışık, Savaş’tı ve onunla her şey mümkündü.
…
Savaşı sırtladığımda, onun tekrar doğacağını biliyordum. Ölüm onu kaç kez sınamıştı, ama her defasında hayata tutunmuştu. O benim kardeşimdi, dostumdu, yıllardır omuz omuza savaştığım adamdı. Onu buraya getirdiğimde, her şeyin eskisi gibi olacağını düşünmüştüm. Yaralarını saracak, biraz zaman geçince yine ayağa kalkacaktı. Ama nereden bilebilirdim ki kaderin bizi bambaşka bir yola sokacağını…
Karya…
Onunla burada karşılaşacağımızı aklımın ucundan bile geçirmezdim. Savaş, her zaman ölümle burun buruna yaşadı ama bu sefer kader onun ayağına bir doktor göndermişti. Hem de öyle sıradan biri değil… İlk müdahaleyi yaparken gözlerinde korku yoktu. Kararlıydı, ne yaptığını biliyordu. Gözlerindeki soğukkanlılık bana Savaş’ı hatırlattı. Bir insana böyle bir cesaret ancak hayatın acımasız sınavlarından geçerek kazandırılırdı. Üstelik dövüşmekte de hiç fena değildi. Onu odasına kilitlediğimde huzursuz olmuştum. Ama içten içe biliyordum… Tehdit etsem de, kaçmasına izin versem de gitmeyecekti.
Ve sonra…
Sabah kahvaltıda ettiğimiz sohbet sırasında öğrendim. O, Savcı Naim Nalbantoğlu’nun kızıydı. İşte o an, bu kadının neden bu kadar güçlü olduğunu anladım. Naim Nalbantoğlu… İyi bir adamdı. Adaletin peşinde, bizim gibi karanlıkla savaşmış biriydi. Ama sonunda o da bu karanlığa yenik düştü. Hayatta durduğu yer ona çok düşman kazandırdı. Karya, babasının gölgesinde büyümüş, ama gölgenin içine hapsolmaktansa kendi yolunu çizmişti.
Şimdi burada, bizimle birlikte…
Savaş’ın kaderi ölüme meydan okumaktı. Ama bu kez, ona meydan okuyan sadece düşmanları değil, hayatın kendisiydi.
…
Tüm bu olanları düşünürken, birden Savaş’ın odasından bir ses geldi. Sandalyenin bacağı sürtünmüş gibi, hafif ama huzursuz edici bir ses. Aynı anda Karya da irkilip başını çevirdi. Hiç konuşmadan masadan kalktık ve hızlı adımlarla odaya yöneldik.
Kapıyı açtığımda, Savaş’ı gördüm. Bitkin bedeniyle yatağın yanındaki çekmeceye uzanmaya çalışıyordu. Gözleri hâlâ kısıktı ama bilinci yerine geliyordu. Suya ulaşmak istediğini anlayınca hemen ilerledim, bardağı alıp ona uzattım. Ama tam verecekken Karya arkamdan hızla yetişip elimden aldı.
"Şu an içemez. Biraz daha zamanı var," dedi, sesi net ve otoriterdi. Sonra dikkatlice biten serumu değiştirdi. Hareketlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. Ne korku ne de panik… Soğukkanlıydı.
Savaş göz kapaklarını ağır ağır açarken onu izliyordum. Bilinci hâlâ tam yerinde olmasa da Karya’nın her hareketini takip ediyordu. İçgüdüsel bir dikkatle… Ama Karya buna aldırış bile etmeden işine odaklanmıştı.
Bu kadın ilginçti. Kimseden korkmuyordu, kimseye boyun eğmiyordu. Ama beni asıl düşündüren şey, buraya tesadüfen mi gelmişti? Yoksa bu da kaderin oyunlarından biri miydi?
Bunu zaman gösterecekti.
Aradan geçen bir haftanın sonunda Karya, dikişleri alırken göz ucuyla Savaş’a baktı. Yarası iyileşmişti ama vücudu hâlâ tam anlamıyla toparlanmamıştı. Sessizlik içinde çalışırken, sonunda derin bir nefes alıp konuştu:
“Artık gitmeme izin verirsiniz, değil mi?”
Savaş bir an sustu, sonra gözlerini bana çevirdi. İkimiz de birbirimizi iyi tanıyorduk. Onun ne düşündüğünü anlamam uzun sürmedi ama bu konuda aynı fikirde olup olmadığımızdan emin değildim.
Ben, kollarımı göğsümde bağlayıp Karya’ya döndüm. “Bunu neden bu kadar istiyorsun?”
Karya gözlerini kıstı, sesi kararlıydı. “Çünkü burada mahsur kalmadım. Esir de değilim. Üstelik sizin işinize karışmak gibi bir niyetim yok. Savaş iyileştiğine göre, benim de artık burada kalmam için bir sebep yok.”
Savaş hafifçe doğruldu, Karya’ya uzun uzun baktı. Yüzünde belirsiz bir ifadeyle, sesi kayıtsız ama içinde gizli bir ağırlık vardı.
“Gitmek istiyorsan, git.”
Bir anlık sessizlik odanın içine çöktü. Karya’nın duraksadığını fark ettim ama gözlerinde beliren duygu hızla kayboldu. O, her zamanki gibi kendinden emindi.
Savaş bana dönüp, "Pusat, doktoru evine kadar bırak. Bunca zamandır ilgilendi, karşılığı neyse öde." dedi.
Ne demek istediğini anlamıştım. Kuru teşekkürlerle yetinmek istemiyordu. Ama ben onun bu sözleri söylerken gözlerinin bambaşka şeyler anlattığını da fark ettim.
Karya hiçbir şey söylemedi. Yüzü ifadesizdi, sanki bu anı bekliyormuş gibi arkasını dönüp çıktı. Sessiz adımlarla odasına yöneldi, birkaç dakika sonra küçük bir çanta ile kapıya geldi. Ne vedalaştı ne de arkasına baktı.
Benim içimde garip bir huzursuzluk vardı. Savaş gözlerini kaçırıyordu. Karya’nın ise tek bir amacı vardı: gitmek.
"Hadi bakalım doktor hanım, seni gideceğin yere bırakalım." dedim kapıyı açarken.
Ama içimde bir his, bu gidişin bir son olmadığını söylüyordu.
Şehir merkezine yaklaşınca yol boyu süren sessizlik bozuldu. Karya bana bir adres tarif etti. Dediği yere vardığımızda, buranın bir rehabilitasyon merkezi olduğunu anladım. Arabayı park edip ona döndüğümde, kapıyı açıp dışarı çıkarken bana döndü ve gözlerimin içine bakarak,
"Sende gelmek istersin belki… Nasılsa babamı tanıyorsun."
dedi.
Bir an duraksadım. Karya çok şey bilmiyor olabilirdi ama ben babasını iyi tanıyordum. Savcı Naim Nalbantoğlu, adaletin peşinden koşan inatçı bir adamdı. Doğru bildiğinden asla şaşmazdı, bu yüzden de zamanında pek çok düşman edinmişti. Ama en büyük bedeli kızı ödemişti, bunu şimdi daha iyi anlıyordum.
Karya içeri girerken onun peşinden yürüdüm. Merkezin içine adım attığımda, kasvetli hava ve ağır ilaç kokusu yüzüme çarptı. Sessizlik, burada yaşayan insanların hayatta olup olmadığını sorgulatıyordu. Gözlerim koridor boyunca dolaşırken Karya’nın aniden durduğunu fark ettim. Bir odanın önünde durmuş, içeriyi izliyordu. Yanına gelip cama baktığımda, içerdeki adamı gördüm.
Savcı Naim…
Bir zamanlar dimdik duran, gözleri kararlılıkla parlayan adam, şimdi bomboş gözlerle tavana bakıyordu. Gözlerinde hayatın kırıntısı bile kalmamıştı. Yatağa zincirlenmiş gibiydi; ne dış dünyaya, ne de kızına tepki veriyordu.
Karya usulca kapıyı açtı ve içeri girdi. Onun babasına yaklaşırken aldığı derin nefesi duydum. Elini uzatıp babasının elini tuttuğunda, sesi neredeyse fısıltı kadar hafifti:
"Baba, geldim…"
Ama karşılık yoktu. Sanki bir duvara konuşuyordu. Karya gözlerini kapatıp bir anlığına kendini topladı. Sonra başını kaldırıp bana baktı.
"İşte bu yüzden kimsem yok," dedi acı bir gülümsemeyle. "Çünkü var olanlar da beni görmüyor."
Söyleyecek bir şey bulamadım. Bu cümle, bu odadaki sessizlikten bile daha ağırdı.
…
Bir süre sessiz kaldıktan sonra, odanın içindeki ağırlık omuzlarıma çöküyormuş gibi hissettim. Derin bir nefes alıp “Ben çıkayım artık,” dedim.
Karya, gözlerini babasından ayırıp bana döndü. Bir an duraksadı, sanki bir şey söylemek istiyor ama nasıl diyeceğini bilemiyordu. Sonra hafifçe başını sallayıp kapıya yöneldi. Ben de onun peşinden çıktım. Koridor boyunca yan yana sessizce yürüdük.
Kapıya vardığımızda cebimden telefonumu çıkarıp ona uzattım. “Numaranı kaydet,” dedim. Karya kısa bir tereddütten sonra telefonu aldı, kendi numarasını yazıp geri verdi. Telefonu alıp ekrana baktım ve numarayı çaldırdım, ardından ona dönüp “Bir sıkıntı olursa ara,” dedim.
Kapıdan çıktım. Arabaya yürürken, omzumda görünmez bir ağırlık vardı. Karya’nın o son bakışı, babasının odasında yankılanan sessizlik… Bunlar kafamda dönüp duruyordu…