Ben Karya BALBANTOĞLU.
Eski savcı Naim Nalbantoğlu’nun kızı. Adaletin peşinden koşan bir adamın, gölgelerde büyüyen kızıyım. Babamın adil olma çabası yüzünden yıllarca oradan oraya savrulduk. Onun düşmanları çoktu, ama en büyük darbeyi annemi bizden kopardıklarında aldım. Bir gün, babamı kendine düşman gören adamlardan biri, onun koruyamadığı en değerli varlığını—annemi—öldürdü. O gün, içimde bir şeyler sonsuza kadar kırıldı.
Babam o günden sonra beni gerçek bir dövüşçü gibi eğitti. Hayatta kalmayı, savaşmayı, ölümle burun buruna geldiğimde nasıl ayakta duracağımı öğretti. Ama ben başka bir yol seçtim. Kan akıtmak yerine, onu durdurmayı istedim. Dövüşmeyi değil, yaşatmayı seçtim. Doktor oldum. Ama kader, benim seçimlerimle ilgilenmiyordu.
Babamın düşmanları, yıllar sonra tekrar ortaya çıktı. Onu pusuya düşürdüler. Kafasına ve vücuduna saplanan kurşunlar, onun sonunu getiremedi belki ama yaşamak denirse… Şimdi bir rehabilitasyon merkezinde, 24 saat boyunca tavanı izleyen bir adamdan başka bir şey değil. Ve ben, hayatta tamamen yalnız kalmış bir kızım.
Beni hayatta tutan tek şey, kaçıp sığınabileceğim bir yerin hayaliydi. İnsanlardan uzak, sessiz, huzurlu bir yer… Bir gün doğada nefes almak için yalnız başıma yürüyüşe çıktım. Ormanların arasında, o iki katlı ahşap evi fark ettiğimde içimde bir şeyler kıpırdadı. Hayalini kurduğum yer tam karşımdaydı.
Ama hayat bana huzur değil, kaos getirdi.
Arkamdan ani bir fren sesi duydum. Tozu dumana katmış bir araç hızla durmuştu. İçinden birkaç adam indi. Yüzlerini seçemiyordum ama onların getirdiği tehlikeyi hissedebiliyordum. Ve sonra…
Kan revan içinde, gözleri karanlığa teslim olmak üzere olan bir adam tam önüme yığıldı.
Savaş.
O an, hayatımın geri dönülemez şekilde değiştiğini anladım. Çünkü hiçbir şey beni zayıflatmamıştı. Hiçbir duygu, hiçbir insan… Ta ki o güne kadar. Ta ki karanlığın içinden gelen bu adam, benim hayatıma sızana kadar.
O önüme düştüğünde yanındaki adamın sesi kulaklarımda çınlıyordu.
"Savaş! Savaş, kalk lan!"
İlk şoku atlattığımda reflekslerim devreye girdi. Dizlerimin üzerine çöküp yaralarına baktım. Kolundan ve karnından sızan kan hızla yayılıyordu. Ellerim titremeden üzerindeki giysileri yırtarak yaralara baskı uyguladım. Nabzı zayıftı ama hâlâ yaşıyordu.
Gözlerimin içine öfkeli ama bir o kadar da çaresiz bakan adamın yüzüne sertçe döndüm.
"Hastaneye gitmemiz gerekiyor, hemen!"
Adamın kaşları çatıldı.
"Kesinlikle olmaz."
Daha sert konuştum.
"Bakın, ben doktorum! Eğer hastaneye götürmezsek ölür!"
Adamın gözleri bir anlık tereddütle karardı, sonra belindeki silaha dokundu.
"Madem doktorsun, burada tedavi et."
Şaka mı yapıyordu? Sesimi yükselttim.
"Burada olmaz! Mikrop kapar, ameliyat olması gerekebilir!"
Adam kafasını salladı ve dişlerinin arasından tısladı.
"Gerekli tüm malzemeler içeride."
Bir an duraksadım. Nasıl yani? Bunlar kimdi? İçeride doktor ekipmanı mı vardı? O an aklıma gelen ihtimal tüylerimi ürpertti.
Savaş’ı içeri taşırlarken yarasına bir kez daha baktım. Mermi yarası… Ve bu adamların hali…
Bu işin içinde büyük bir karanlık vardı. Ama o an önceliğim bir taneydi: Onu yaşatmak.
Beni içeri sokarlarken adam belindeki silahı hafifçe göstererek son kez uyardı.
"Acele et."
İçeri adım attığımda gözlerime inanamadım.
Burası sıradan bir ev değildi. Bir odası tam teşekküllü bir ameliyathaneye çevrilmişti. Parlak cerrahi ışıklar, steril masalar, dizi dizi tıbbi ekipmanlar… Burada çok önceden hazırlanmış bir düzen vardı. Ama kimin için?
Öfkeli adam başımda beklerken, tereddüt etmeden işe koyuldum. Sedyede yatan adam—Savaş—ölümle burun burunaydı, ama bedeni direniş gösteriyordu. Öyle bir vücut ki, sanki ölüme kafa tutmaya alışkın… Başka biri olsaydı, şu an çoktan pes etmiş olurdu.
Saatler süren operasyonun ardından son dikişleri attım. Ellerim titremiyordu ama içten içe yorgunluktan tükenmiş hissediyordum. Savaş derin bir uykuya dalmıştı. Yaşaması için dinlenmesi gerekiyordu.
Üzerimdeki eldivenleri ve kan lekeli önlüğü çıkarıp kapıya yöneldim. Sert bakışlı adama döndüm.
“Serum bittiğinde yenisini takmanız lazım. Ayrıca uyanınca hemen ayağa kalkmamalı. Ne zaman uyanacağını bilmiyorum ama en az 24 saat bilincinin kapalı kalması gerekiyor.”
Tam kapıyı açmak için ilerlediğimde güçlü bir el kolumdan yakaladı.
Bir anlık refleksle, eğitimli kas hafızam devreye girdi. Güçlü bir hamleyle adamı yere serdim. Beklemiyordu… Ama çabuk toparlandı. Gözlerinde önce şaşkınlık, sonra tehlikeli bir parıltı belirdi.
Hızlı hareketlerle beni köşeye sıkıştırdı. Dövüşte iyiydim, ama o benden daha usta ve tecrübeliydi.
“Hiçbir yere gidemezsin,” dedi soğukkanlı bir sesle. “Savaş iyileşene kadar buradasın.”
Elimi cebime attım Adam telefonu elimden aldığı gibi ekranına baktı ve tam kapatacakken, “Telefonumu ver,” diyebildim.
Beni arayacak kimsem yoktu. Babamın durumu belliydi, her gün onu görmeye gidiyordum ama zaten beni bekleyemezdi. Doktordum, ama işe gitmediğimde benim için endişelenecek bir dostum bile yoktu.
Burada ölsem, kim fark ederdi?
Düşündüm. Son bir çare… Hiç değilse hastaneyi aramalıydım. “Bari hastaneyi arayayım,” dedim, sesim her zamankinden daha sakin ama kararlıydı. “Gelemeyeceğimi bilsinler. Hastalarımı başka bir doktora yönlendirsinler.”
Adam gözlerimin içine baktı, ifadesi okunaksızdı. Birkaç saniye düşündü, sonra telefonu sıkıca kavradı ve yüzüne soğuk bir gülümseme yerleştirdi.
“Buraya geldiğinde her şeyi geride bıraktın, doktor. Artık tek önceliğin Savaş.”
…
Belli ki uzun süre burada kalacaktım. Ne yapacağımı bilemedim. Kaçmalı mıydım, yoksa boyun mu eğmeliydim? Ama içeride yatan adamın yüzü gözlerimin önünden gitmiyordu.
Korkusuzdum. Zaten hayatta kaybedecek pek bir şeyim yoktu.
Sabaha az kalmıştı, hava gittikçe soğuyordu. Sert bakışlı adam bir anda kolumdan tutup beni üst kata çıkardı. Bir odaya soktu ve kapıyı üzerime kilitledi.
Odaya hızlıca göz gezdirdim. Çift kişilik bir yatak, banyo, tuvalet… Fazlasıyla düzenliydi. Pencereden dışarı baktım; ormanın ortasında, ıssız ve karanlık bir yerdeydim.
O kadar yorulmuştum ki daha fazla düşünmeye mecâlim kalmadı. Ayakkabılarımı çıkarıp yatağa uzandım. Gözlerimi kapatırken içimde garip bir his vardı. Buradan sağ çıkacak mıydım? Ya da çıkmak isteyecek miydim?
…
Uyandığımda saat kaçtı bilmiyordum ama hava çoktan aydınlanmıştı. Pencereyi açtığımda ormanın keskin kokusu ciğerlerime doldu. Bir an gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Burada ne kadar kalacağımı bilmiyordum ama temiz hava, her şeyi bir anlığına unutturmuştu.
Lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım. Bu yeterli değildi. Yıkanmaya ihtiyacım vardı ama yanımda temiz kıyafetim yoktu. Odaya döndüğümde köşedeki dolabı fark ettim. Tereddüt ederek kapaklarını açtım. İçinde birkaç erkek kıyafeti vardı. Göz gezdirip bir kapüşonlu ve eşofman aldım. Alt rafta bir havlu vardı, onu da aldım ve duşa girdim.
Sıcak suyun altında gözlerimi kapatıp düşünmeye başladım. Burada esir miydim? Kaçsam mıydı?
Bütün bu sorular zihnimde dönerken işimi bitirip üzerimi giydim. Kıyafetler üzerimde bol durmuştu ama en azından temizdi. Saçlarımı havluyla kurularken kapının kilidinin açıldığını duydum.
Ardından o sert ses:
“Girebilir miyim?”
Gözlerim kapıya kaydı. Birkaç saniye düşündüm. Ardından derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirerek cevap verdim.
“Girebilirsin.”
Kapı açıldı ve dün gece Savaş diye bağıran adam içeri girdi. Beni şöyle bir süzdü, sonra doğrudan gözlerime baktı.
“Aşağıda kahvaltı var. Açsan gel.”
Nezaketle söylenmiş gibi duran ama içinde bir emir barındıran bir cümleydi bu. Omzumda havluyu düzeltip adama baktım.
“Buradan ne zaman gidebilirim?” diye sordum.
Adam hafifçe başını yana eğdi.
“Savaş iyileşmeden hiçbir yere gidemezsin.”
İçimde tuhaf bir his uyandı. Savaş… Ölümün kıyısından dönen adam… Onun yüzünü gördüğüm andan beri içimde bir huzursuzluk vardı.
Ve daha da kötüsü…
O huzursuzluk, meraka dönüşmeye başlamıştı.
…
Ayağa kalkıp eşofmanın paçalarını katladım. Üzerimdeki kıyafetler fazlasıyla boldu, belimden düşen eşofmanı bir elimle tutarak kapıya yöneldim. Adam, kapının önünde bekliyordu. Bakışları, üzerimde bir an gezindi ama hiçbir şey söylemeden merdivenlere yöneldi. Onu sessizce takip ettim.
Aşağı indiğimizde, masada özenle hazırlanmış bir kahvaltı vardı. Çaylar bile bardağa konulmuştu. Bütün bu düzen, buranın geçici bir sığınak değil de yaşanılan bir yer olduğunu gösteriyordu. Ama nasıl bir hayat sürdüklerini tahmin etmek zordu.
Adam, sandalyeye oturup çayından bir yudum aldı. Bakışlarını bana çevirdi ve hiç duygu belirtisi olmadan konuştu:
"Çayı soğutmadan başla."
Kelimelerindeki otorite, istemsizce çay bardağına uzanmama neden oldu. Yavaşça bir yudum aldım. O sırada, aniden konuştu:
"Pusat."
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
"Benim adım Pusat." dedi, gözlerini üzerimden ayırmadan.
Bir saniyeliğine başımı salladım. "Benim adım da Karya. Karya Nalbantoğlu."
Bu kez Pusat’ın ifadesi değişti. Kaşlarının arasında belli belirsiz bir çizgi belirdi. Bir anlığına yüzünde beliren o kısa tereddüt, içimde garip bir his uyandırdı.
"Soyadın tanıdık geldi." dedi, sesi her zamanki gibi donuktu ama içten içe tartıyormuş gibi bakıyordu.
Çay bardağını elimin içinde çevirdim. "Babamı tanıyor musun?"
Pusat’ın parmakları masanın üzerinde hafifçe kıpırdadı, ama hemen eski ifadesine büründü.
"Babanın kim olduğuna bağlı."
Sertçe gözlerimi kıstım. "Naim Nalbantoğlu."
Bu ismi duyduğunda, yüzüne belli belirsiz bir gölge düştü. Çay bardağını usulca masaya bıraktı.
"Eskiden yollarımız kesişti."
Gözlerimi kısmıştım. "Yollarınız nasıl kesişti?"
Bir an duraksadı. Sonra omuz silkti. "Aynı yolda yürüdük, diyelim."
Cevabı, her şeyi anlatıp hiçbir şey anlatmayan cinstendi.
"Babamla dost muydun, düşman mı?" dedim, gözlerimi ondan ayırmadan.
Pusat hafifçe gülümsedi ama bu, dostane bir gülümseme değildi. Daha çok, eskilere giden birinin yüzüne yerleşen hüzünlü bir ifadenin gölgesiydi.
"Dostluk ve düşmanlık, zamana göre değişen şeylerdir." dedi.
İçimde bir şey huzursuzca kıpırdandı. O an anladım ki Pusat, babamı yalnızca tanımıyordu. Onun hayatında bir şekilde yer almıştı. Ama nasıl?
"Babama düşman olduğunu söyleyebilir misin?"
Bu kez duraksamadı. "Hayır."
Yüzüne baktım, gözlerinde yalan yoktu. Ama aynı zamanda orada bir şeyler gizliydi.
Masaya eğildim. "O zaman dost olduğunu da söyle."
Çayımdan bir yudum aldım, o ise sadece bana baktı.
"Bazı cevapları zamana bırakmalısın, Karya." dedi sonunda.
Pusat iyi miydi, kötü müydü? Yoksa sadece gri bir gölge miydi? Emin olamıyordum. Ama tek bildiğim, bu masada oturan adamın geçmişinde babamın bir izi olduğu ve bana bunu açık etmeye hiç niyeti olmadığıydı.