Gözkapaklarım ağır ağır aralandığında, başımın sol yanında hafif bir sızı hissettim. Güneşin kırık ışıkları camdan içeri süzülüyor, tenime dokunuyordu. Ön koltukta, direksiyon başında Faria vardı. Dikkatini yola vermişti, dudakları birbirine kenetliydi. Bir an için nerede olduğumu hatırlayamadım.
Sonra birden, içimdeki öfke kaynayıp yüzeye vurdu.
“Pislik!” diye bağırdım. “Sana güvenmiştim! Bana nasıl ilaç verirsin ha, nasıl!”
Faria irkildi ama gözünü yoldan ayırmadı.
“Lina… Lütfen—”
Sözünü bitiremeden, tüm gücümle direksiyona asıldım. Onu sağa çekmeye çalışıyordum. Faria’nın elleri kaydı, vücudu sarsıldı.
“Bırak direksiyonu!” diye bağırdı. “Lina, bırak!”
“Bırakmam!” dedim.
Bir anda fren sesleri havayı yırttı. Araba sertçe durdu, emniyet kemerim göğsüme baskı yaptı. Nefesim kesildi. Faria başını bana çevirdi, sesi titriyordu.
“Ne yapıyorsun Lina? Delirdin mi sen?”
“Asıl sen ne yapıyorsun!” diye bağırdım yüzüne. “Bana ilaç verdin! Beni susturmak için! Pislik kadın! Aşağılıksın!”
Faria’nın yüzü gerildi. Gözleri dolu doluydu ama sesini alçaltmaya çalıştı.
“Lina… Sakin ol. Lütfen…”
Sakin olmamı istiyordu. Gözlerimi kapadım, sonra gülmeye başladım. İçimdeki öfke bir türlü dinmiyordu. Boğazım yırtılırcasına gülüyor, ağlamamak için direniyordum.
“Sakin olmak mı?” dedim. “Beni o cehennemden çıkardığını sandım. Ama sen… Sen de o piç adam gibisin! Beni kandırdın. Bir farkınız yokmuş!”
Faria’nın bakışları karardı. Ses tonu sertleşti, ilk kez gerçekten yorulmuş görünüyordu.
“Lina, seni kandırmadım. Ama ardı ardına sorduğun sorular beni yormaya başladı. Yol boyunca tek başıma direksiyon salladım. Ve biz… Tehlikeli bir adamdan kaçıyoruz. Bunu unutuyorsun. Ben senin tüm zihnini tatmin edecek cevapları verecek durumda değildim!”
Derin bir nefes aldım.
“Kim olduğunu bile söylemiyorsun,” dedim. “Adını bile bilmiyorum.”
Faria gözlerini yoldan ayırmadan başını hafifçe eğdi.
“Haklısın,” dedi. “Ama şu an tek derdimiz konağa sağ salim varmak.”
“Peki,” dedim. “Ne kadar yolumuz kaldı?”
Faria göz ucuyla dijital göstergelere baktı. “Az kaldı. Yarım saate Urfa’da oluruz.”
Tamam anlamında başımı salladım. Söyleyecek söz bulamıyordum. İçimdeki öfke bir süreliğine yerini yorgunluğa bırakmıştı. Başımı cam kenarına yasladım. Camın soğukluğu yüzümde gezinirken, gözlerim dışarıya takıldı.
Araç suskunluk içinde ilerliyordu. Sessizliği sadece motorun mırıltısı ve tekerleklerin asfaltla kurduğu kesintisiz bağ bozuyordu. Yol, kıvrıla kıvrıla düzlendi. Uzakta, dağların arasından yükselen güneşin ışıkları toprağın kızıl tonlarını aydınlatıyordu. Göz alabildiğine uzanan ova, yazın kavurucu sarılığıyla sarılmıştı.
Ve sonra, ufukta tanıdık bir tabelayı gördüm.
“Şanlıurfa”
Beyaz harflerle yazılmış tabela, yolun sağında duruyordu. Altında küçük puntolarla “Hoş geldiniz” yazıyordu. Tabelayı geçtikten sonra, şehir yavaşça kendini göstermeye başladı. Önce birkaç benzin istasyonu, sonra tek katlı evler, ardından üst üste yığılmış gibi duran apartmanlar belirdi.
Güneş ışığı, minarelerin gövdesine vuruyor, gökyüzünde ince bir toz bulutu asılı duruyordu. Sokaklarda birkaç çocuk top oynuyor, kadınlar kapılarının önünde oturmuş, başörtülerini yüzlerine siper etmişti. Eski Urfa mimarisiyle modern yapıların iç içe geçtiği bir yerdi burası. Tozlu yollar, sıcağın etkisiyle titriyordu.
Kentin ağır ve tanıdık havası camın ardından içime işledi. Buraya ilk kez geliyordum ama bir yanım, buranın bana ait olmadığını hissettirse de… başka bir yanım, tuhaf bir şekilde buraya çekildiğimi fısıldıyordu.
Faria vites küçülttü. “Geldik sayılır,” dedi sessizce.
Faria Birkaç dar sokaktan geçtikten sonra, tenha bir ara sokağın köşesine aracı park etti. Motor sustu, içerideki sessizlik yeniden hâkimiyetini kurdu. Faria ön koltuktan kalkıp arka koltuğa uzandı, koltuğun altına gizlenmiş düz, siyah bir dosyayı çıkardı.
Gözlerim dosyaya kilitlendi.
“Bu nedir?” dedim şüpheyle.
Faria bana döndü, kaşlarının arasındaki çizgi belirginleşmişti.
“Karahan Aşireti ile ilgili bazı bilgiler.”
Dosyayı bana uzattı. Tereddüt ederek aldım. Kapakta herhangi bir yazı yoktu, sade ve koyu renkliydi. Parmak uçlarımla ilk sayfayı kaldırdım. Sayfanın başında iri puntolarla yazılmıştı:
“Karahan Aşireti Kimdir?”
Altında devam eden satırları okumaya başladım.
“Karahan Aşireti, Güneydoğu Anadolu’nun en köklü ve etkili aşiretlerinden biridir. Yüzyıllardır bölgede hem ekonomik hem de sosyal anlamda söz sahibidir. Tekstil, inşaat ve tarım alanlarında yatırımları vardır. Aşiret, Urfa merkezli olmakla birlikte, Mardin, Antep ve hatta İstanbul’a kadar uzanan bir nüfuz ağına sahiptir.”
Okudukça şaşkınlığım artıyordu. Kâğıdın dokusu parmaklarımda kayarken başımı Faria’ya çevirdim.
“Bayağı zenginlermiş be,” dedim alayla.
Faria sessizce gülümsedi, “Daha fazlası var,” dedi.
İkinci sayfayı çevirdim. Sayfanın üst kısmında bir isim dikkatimi çekti: “Mahmut Karahan”
Yanında ise siyah-beyaz bir fotoğraf vardı. Sert bakışlı, kır saçlı bir adam.
“Mahmut Karahan…” dedim yüksek sesle.
Faria gözünü camdan ayırmadan konuştu. “Aşiretin lideriydi. Ancak öldürüldü.”
Kaşlarımı çattım. “Şimdi kim lider?”
Faria, omzunu hafifçe silkti. “Berzan Karahan, aşiretin başına o geçti.”
Başımı salladım. Ardından merakla bir sonraki sayfayı çevirdim. Bu kez üstte başka bir isim yer alıyordu: “Fehime Karahan”
“Bu kim?” diye sordum.
“Konağın hanımağası,” dedi Faria. “Mahmut Ağa’nın ilk eşi.”
Bir an duraksadım. “Başka bir eşi daha mı var yani?” dedim, hafifçe gözlerimi kısarak.
Faria gülümsedi, kısa ve net bir şekilde cevapladı: “Üç eşi var.”
“Yuh…” dedim içten gelen bir şaşkınlıkla.
Sayfayı çevirdim. Bu kez resimde kırklarında, başı örtülü ama bakışları sert bir kadın vardı. Altında ismi yazılıydı: “Mukkades Karahan”
“Bu da ikinci eşi mi?” diye sordum, kadının çatık kaşlarına takılmış halde.
Faria başını salladı. “Evet.”
Sıradaki sayfayı çevirdiğimde ise bu kez daha farklı bir yüz çıktı karşıma. Bu kadın, diğerlerine göre çok daha alımlıydı. Parlak gözleri, dolgun dudakları ve gösterişli kıyafetiyle bakışlarını üstüme sabitlemiş gibiydi. Adı, büyük harflerle yazılmıştı: “Nezahat Karahan”
Kadının yüzüne uzun uzun baktım. “Çok güzel…” dedim iç geçirerek.
Faria sessizce güldü. “Güzelliği kadar dili de sivridir. Mahmut Ağa’nın son eşi.”
Sayfaları yavaşça çevirdim. Kalın dosyanın arasından bir fotoğraf daha çıktı. Bu kez kâğıdın ortasında, dimdik duran bir adam vardı. Siyah takım elbisesi içinde ciddi bir duruş sergiliyordu. Arka planda Urfa’nın taş duvarlı yapıları belli belirsiz görünüyordu. Gözlerimi başlığın üzerine kaydırdım.
“Berzan Karahan”
Faria yana eğilip başıyla işaret etti. “Karahan Aşireti’nin şimdiki tek lideri,” dedi.
Sonra ses tonu biraz daha ciddileşti. “Adam törenin vücut bulmuş hâli. Aşiret onun izni olmadan tek bir şey bile yapamaz. O konakta sadece onun adı geçer.”
Fotoğrafa daha dikkatli baktım. Yüz hatları belirgindi. Çenesindeki keskinlik, kaşlarının altındaki karanlık bakışlarla birleşince, tüm fotoğraf ağır bir hava taşıyordu. Yine de içimden bir cümle döküldü.
“Yakışıklıymış …” dedim hafifçe gülerek.
Faria kaşlarını kaldırdı. “Kendini kaptırma Lina.”
“Yok be,” dedim omuz silkip. “Bir kız olarak söylüyorum sadece.”
Bakışlarım yeniden fotoğrafa döndü. Adamın yüzünü incelerken bir an bile gözlerimi ondan ayıramadım. Sert ve sinirli bir yüzü vardı. Gözleri dikkat çekici biçimde maviydi… Tıpkı benim göz rengimdeki gibi. Ama teni kumraldı. Ne çok açık, ne de koyuydu. Düz ve orantılı bir burnu vardı; ne küçük, ne de fazla belirgindi. Kaşları kalındı, bakışlarına daha da sertlik katıyordu. Gözleri hafif çekikti, yüzüne doğulu bir derinlik veriyordu. Dudakları ise… bir erkeğe göre fazlasıyla dolgundu. Neredeyse yumuşak görünüyordu.
Fotoğrafın içinden çıkmakta zorlanırken, birden Faria dosyayı elimden aldı.
“Sonra bakarsın artık,” dedi, sesi biraz alaycı ama aynı zamanda uyarıcıydı.
“Bu aşireti sen nereden tanıyorsun?” dedim.
Faria bir an başını çevirdi, sonra sessizleşti. Gözlerini benden kaçırıyordu. Dudakları kımıldamadı.
Sessizliğini fark ettiğimde gözlerimi kıstım. “Sustuğuna göre… bunu da sır olarak saklamak istiyorsun. Neyse, tamam. Anladım.”
Faria başını yana eğip hafifçe tebessüm etti. “İyi, artık beni çözmüşsün.”
Gülümsedim ama içim hâlâ merakla doluydu. Koltuğa biraz daha dönüp ona baktım.
“Peki, şimdi ben oraya kim olarak gidiyorum?” diye sordum. “Yani… ne diyeceğim?”
Faria tam konuşmak üzereydi ki, elimi kaldırıp sözünü kestim.
“Dur bir dakika. Bir tahminim var. Şimdi… Konağın kapılarını çalıyorum. Sonra o yakışıklı aşiret liderimiz kapıyı açıyor. Ben de şöyle diyorum: ‘Hey, ben Lina. Beş yıl boyunca psikopat bir adam tarafından esir alındım ve adını bilmediğim bir kadın tarafından kurtarıldım. O kadın, kurtuluşumun tek çaresi sizin yanınıza gitmem olduğunu söyledi.’ Ne diyorsun, olur mu?”
Cümlemi bitirdiğimde, kendi kendime kahkaha attım. Sahneyi gözümde canlandırmak bile içimdeki gerilimi bir nebze olsun hafifletmişti.
Faria bana kaşlarını çatarak baktı. “Bu komik değildi Lina.”
Omuzlarımı silktim. “Tamam be” dedim.
Faria, direksiyona yeniden yaslanarak konuşmaya başladı.
“Otuz yıldır onlara hizmet eden bir kadın var. Adı Dilber. Evin hizmetlisi gibi gözükse de aslında öyle değil. Aşiretin içinde sözü geçen, güvenilir bir kadındır. Sen konağa onun vasıtasıyla gireceksin.”
Kulağa ilginç gelmişti. Merakla yana döndüm. “Sevdim bunu… Devam et.”
Faria başını salladı, sonra gözlerini dosyadan kaldırmadan devam etti.
“O kadını tanıyorum. Zamanında ona iyiliğim dokunmuştu. Kendisi bana seve seve yardım edeceğini söyledi. Ama…”
Kısa bir duraksamadan sonra devam etti.
“Gerçek hikâyeni bilmiyor. Ona, Antalya’da babaannenle tek başına yaşadığını, sonra da babaanneni kaybettiğini söyledim. Yardıma muhtaç genç bir kız olduğunu anlattım.”
Ağzım hafifçe aralandı. “Vay be…” dedim. “Hayal gücün genişmiş.”
Faria gülümsedi ama ciddi kalmaya devam etti. “O eve hizmetli olarak gireceksin.”
Kaşlarımı çattım. “Ne?”
Faria cümlesini tamamladı. “Ama sıradan bir hizmetli olarak değil. Berzan Karahan’ın canından çok sevdiği bir yeğeni var. Adı Süleyman dokuz yaşlarında. Sen onun bir nevi bakıcısı olacaksın.”
Gözlerimi kocaman açtım. “Bir dakika… Şimdi ben o konağa hizmetli olarak mı gireceğim?”
Faria başını salladı. “Evet.”
Gözlerimi devirip başımı koltuğa çarptım. “Geri dönelim. O kulübede yaşamayı tercih ederim.”
Faria sertçe döndü. “Lina, saçmalama.”
“Zengin bebesine bakamam ben,” dedim kararlı bir sesle. “Hem… ben çocukları sevmem. Onlardan nefret ederim. Hadi geri dönelim. Vazgeçtim!”
Faria’nın sesi daha yumuşak ama aynı oranda kesin bir tonla yükseldi.
“Lina… Tek kurtuluşun o konak. Ve sadece kısa süreliğine gireceksin. Sana söz veriyorum.”
Gözlerimi devirdim. Sıcağın etkisiyle alnımdan süzülen ter damlaları, sinirimi iyice artırıyordu.
“Ben bakıcı falan olamam. Ben kendime bile bakamıyorum,” dedim alayla karışık bir ciddiyetle.
Faria iç çekti. “Dilber her konuda sana yardım edecek. Lütfen Lina… Bugün seni bekliyor.”
Birden içimdeki öfke kabardı.
“Siktir!” diye bağırdım. “Kaderime sıçayım ben!”
Faria, başını eğdi. Gözlerinde ne öfke vardı ne de şaşkınlık. Sadece sabırla baktı bana.
“Kaderin bundan sonra senin ellerinde, Lina. Artık özgürsün.”
Sustum. Kollarımı kavuşturdum ve başımı yana çevirdim. Gözlerim uzak bir noktaya takıldı.
Ne kadar istemesem de… O kulübe gerçekten de kötüydü. Kapanın ardından gelen o çürümüş sessizlik, nefes alamayışım, geceleri boğazıma sarılan karanlık…
Belki burada… belki bu şehirde… özgür olabilirdim.
Başımı Faria’ya çevirdim. Gözlerim onunla buluştu.
“Tamam,” dedim. “Ama sadece kısa süreliğine. Ömür boyu bu konakta kalmak istemem. Asla.”
Faria gülümsedi. “Büyük konuşma.”
Sonra arka koltuğa uzanıp küçük siyah bir cüzdan çıkardı.
“Elindeki kimlik. Bundan sonra ona ihtiyacın olacak,” dedi ve bana uzattı.
Kimliği elime aldım. Kartta bir isim yazıyordu:
Leyla Kutlu.
Kaşlarımı çattım. “Leyla Kutlu kim?”
Faria başını eğdi. “Oraya Lina olarak giremezsin. Artık adın Leyla Kutlu.”
Başımı salladım. “Mantıklı.”
Faria biraz daha yaklaştı. Sesi bu kez daha temkinliydi.
“Orada… asla kimseye güvenme. Sırlarını kimseyle paylaşma. Ne olursa olsun, sessiz ol. Anladın mı?”
Gözlerimi kısmadan ona baktım. “Merak etme,” dedim.
Sonra Faria arka koltuğa uzandı, bu kez büyükçe bir çanta çıkardı. Siyah, derli toplu bir çantaydı.
“Senin için birkaç kıyafet hazırlamıştım,” dedi. “Umarım beğenirsin.”
Çantayı aldım, hafifçe gülümsedim. “Teşekkür ederim.”
Faria motoru tekrar çalıştırdı. Araba geniş bir sokaktan ilerledi. Taş duvarlarla çevrili evlerin arasından geçtik. Sonra bir kavşağın köşesinde, büyükçe bir konak göründü. Yüksek duvarlar, ağır demir kapılar, beyaz taşın ihtişamıyla örülmüş bir yapıydı. Çaprazında durdu, arabayı yavaşça park etti.
Parmağıyla işaret etti. “Karahan Konağı.”
Gözlerim yavaşça konağa kaydı. Dışarıdan bile heybeti hissediliyordu.
“Büyük bir yermiş,” dedim kısık sesle.
Faria başını salladı. “Yeni hayatında başarılar, Lina. Bu arada… çantanın içinde bir cep telefonu var. Numaram kayıtlı. İstediğin zaman beni arayabilirsin.”
Gözlerim dolmadan başımı eğdim. “Teşekkür ederim… her şey için.”
Faria tekrar baktı. Gözlerinde bir şey gizliydi. Hem endişe hem de umut gibi…
“Görüşmek üzere Lina,” dedi bir kez daha.
“Elveda… Görüşmek üzere,” dedim.
Tam arabadan inmek üzereydim ki, sesi son kez yükseldi.
“Lina… Ne olursa olsun, Berzan Karahan’dan uzak dur. Ona fazla bakma. Ve asla kendini kaptırma.”
Sessizce kapıyı açtım ve çantamı alıp arabadan indim.
Konağın önünde durduğumda, güneş tam tepedeydi. Elimdeki çanta artık kolumu uyuşturmuştu. Adımlarımı yavaşlattım. Geniş ve ağır demir kapının önünde iki koruma dimdik duruyordu. Siyah gömleklerinin yakası kapalıydı, bakışları sertti.
Biri adım attığımı fark edince gözlerini kısmadan sordu:
“Buyurun. Kimsiniz?”
Dilim, refleksle hareket etti. “Lina…”
Sonra bir an duraksadım.
“Doğru ya…” diye fısıldadım kendi kendime. “Adım Leyla…”
Kendimi toparlayıp başımı kaldırdım.
“Adım Leyla. Dilber ablanın haberi var,” dedim güven vermeye çalışarak.
Korumalardan biri başını hafifçe eğdi, sonra ceketinin içinden telefonunu çıkardı. Birisini aradı, az ötede yürüyerek konuşmaya başladı. Diğer koruma ise yerinden kıpırdamadan beni süzüyordu.
Çantamı yere bıraktım. Bileğim acımaya başlamıştı.
Diğer korumaya döndüm. “Su var mı acaba?” diye sordum.
Ama adam gözünü bile kırpmadı. Cevap vermedi. Bana bakma zahmetinde bile bulunmadı.
Kaşlarımı çatarak mırıldandım. “Herife bak ya…”
Tam o sırada telefondaki koruma geri döndü.
“Buyurun. İçeri geçebilirsiniz,” dedi nötr bir sesle.
“Ah! Teşekkür ederim,” dedim içten bir rahatlamayla.
Eğilip çantamı yerden aldım. Parmaklarım çantanın sapına yapışırken hâlâ uyuşuktu.
Koruma ağır kapıyı açtı. Demirin gıcırtısı taş avluya yayıldı. Birkaç adım attığımda, geniş bir avlunun tam ortasında durdum. Gözlerim istemsizce yukarı kaydı.
Karşımda, taş duvarlarla örülmüş, pencereleri geniş, balkonları işlemeli dev bir yapı yükseliyordu.
Konağın gölgesi avlunun ortasına kadar düşmüştü. Her ayrıntısı gücü, köklülüğü ve düzeni haykırıyordu.
“Vay be…” dedim fısıltıyla.
“Ne kadar büyükmüş burası.”
Etrafıma bakınırken, geniş avlunun bir köşesinde kıpırdayan siyah bir siluet dikkatimi çekti. Başta anlam veremedim. Sonra o siluet hareketlendi. Havlama sesiyle birlikte tüm vücudum buz kesildi.
Simsiyah bir köpekti bu. Gözleri parlak, adımları kararlıydı. Bana doğru koşmaya başladı.
“Ha siktir…” dedim, istemsizce.
Elimdeki çantayı sıkıca tuttum. Geri geri gitmeye başladım, ama zeminin taşları ayaklarımın altından kayar gibiydi. Panik içindeydim. Bir adım daha attım ve dengesizce sendeledim.
Tam yere kapaklanacakken biri kolumdan kavradı. Sert ama sağlam bir tutuştu. Varlığı sarsılmazdı. O an tüm korkum, yerini şaşkınlığa bıraktı. Köpek durdu. Havlaması sustu. Hareketsizce oturduğu yere çöktü.
Arkamdaki adam, sesi tok ve soğuk bir tonda, neredeyse fısıltı gibi ama içime işleyen bir cümle kurdu:
“Arkana bakmayı hiçbir zaman unutma.”
Nefesim kesilmişti. Yavaşça arkamı döndüm. Gözlerim onun gözleriyle buluştuğunda zaman durdu.
Mavi.
Yakıcı.
Soğuk ama içine çeken bir mavilikti bu.
O gözleri tanıyordum.
Bu dosyadaki adam… O resimdeki bakış…
Berzan Karahan.
Donmuş bir şekilde baktım ona. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Dudaklarım kurudu, kalbim göğsümde yumruk gibi atıyordu.
O ise dimdik duruyordu karşımda. Yüzü ifadesizdi. Sertti. Hiçbir duygu yoktu yüz hatlarında. Sadece karanlık, kontrol ve sınırları belli bir öfke saklıydı bakışlarında.