YÜZLEŞME

2265 Words
Ada, aynada kendini izliyordu. On dokuz yaşında, gencecik bedeniyle gelinliğinin içinde bir peri kızı ya da babasının ona seslendiği gibi bir prenses olmuştu. Lakin hüzünlü bir prenses… Aklına gelen geçmiş yaşantısı dahi yüzünde bir tebessüm oluşturmuyordu. Tamam, tüm gelinler ağlardı ama bir yandan da sevdiklerine giderlerdi. Peki ya törenin en son kurbanı Ada! Dökülen kanlar onun masumiyet kanıyla son bulacak belki. Belki de canıyla… Ada, adeta akmak için küçük bir emir bekleyen gözyaşlarına inat, “Pişman değilim, asla da olmayacağım. Ailem benim her şeyim, onlar için ölmek bile güzel,” diyerek kendini telkin etti. Ama evleneceğini öğrendiği o lanet günü bir türlü kafasından atamıyordu. Üç yıl önce… Arzu, “Hayır! O benim! Onu kimselere vermem!” diyerek ağlıyor, bir yandan da eşine sarılıyordu. Artık yakalanmışlardı ve aşkla büyüttükleri evlatlarının canlarıyla tehdit ediliyorlardı. Ada, annesinin hıçkırıklarına karışan kelimelere hiç anlam veremese de, birbirlerine sarılmış halde ağlayan annesiyle babasının yanına yaklaşarak onlara sarıldı. “Lütfen bana her şeyi anlatır mısınız? Bu sefer uykulu değil, uyanık ve de bana anlattığınız masalı değil, yaşadıklarınızı tüm gerçekliğiyle dinlemek istiyorum sizden.” Annesi, kızının narin bedenini kollarıyla sararken bakmaya kıyamadığı gözlerine bakarak olur anlamında başını salladı. Zaten yıllardır süren kaçışları bitmiş, artık sona gelmişlerdi. İngiltere’nin başkenti Londra’da yaşadıkları evin geniş salonunda, kahve-krem tonlarıyla döşenmiş son derece şık oturma grubuna ilerleyip oturdular. Babası, kızını her zaman yaptığı gibi koltuğunun altına çekti ve saçlarıyla oynamaya başladı. Arzu ise, kızı ve eşinin tam karşısındaki koltuğa oturmuştu. Düşünceler içinde ellerini birleştirip başını yere eğdi; sonuçta söyleyecekleri hiç kolay değildi. Söze başlayabilmek için önce uzun bir nefesle doldurdu acıyan ciğerlerini… ******* “Babam, herkese rağmen okumamı istemişti. Bizim oralarda, o zamanlar kızların okumasına pek sıcak bakılmazdı. Kim ne dediyse önemli olmadı onun için. Hiçbir kişiyi umursamadı babam ve benim okuyabilmem için hep arkamda durdu. Böylece özel bir şoförle okula, kontrol altında gidip gelmeye başlamış oldum. Başarılı bir öğrenciydim ve okulumu çok seviyordum. Yıllar, lise son sınıfa kadar sorunsuzca ve aynı sıradanlıkla ilerlerken bir gün işler tamamen değişti. O gün sınıfa yeni bir çocuk gelmişti. Aksi gibi yanımdaki arkadaşımın rahatsızlanacağı tutmuş, gelmemişti. O da başka boş yer yokmuş gibi oldukça rahat bir tavırla yanıma oturdu.” Arzu, sanki o anı yeniden yaşıyormuş gibi başını kaldırdı ve o an kalbini verdiği yakışıklı adama baktı. Genç adam, otuz sekiz yaşında olmasına rağmen hâlâ aynı derece yakışıklılığını koruyordu. Kim derdi ki, boylu poslu üç çocuğu var! Yeniden derin bir nefes alan Arzu, kocasının gözlerine bakarak konuşmaya devam etti: ****** “O oturdu ama daha gözlerinin içine bile bakmadan, kokusuyla beni büyülemişti. Usulca eğilip, ‘Selam, Murat ben,’ dedi. Kafamı kaldırıp bakınca, görüp görebileceğim en güzel mavilikle kendimden geçtim. Kalbime giren daralma hissi terlememe sebep oldu. Avuç içlerimden ayaklarıma kadar sırılsıklam olmuştum sanki. Boğuk bir sesle, ‘Merhaba, hoş geldin,’ diyebildim. Yanaklarımın kızarmaması için ise içimden bildiğim tüm duaları okuyordum. Hafifçe gülümsedi bana ve ben onun bu hareketiyle hamdım, piştim… Aradan geçen aylarda bizim için; yeni bir dönem, adı aşk olan yeni bir milat başlamıştı. Çok mutluydum. Seviyor ve seviliyordum. Kimsenin bize takılmaması ve en önemlisi aileme haber uçurmamaları için yaşadığımız aşkı kimseye belli etmedik. İnsan çok mutlu olunca hep korkar: Bu mutluluk bozulacak mı diye… İçimde oluşan bu his günden güne çoğaldıkça korkularım da artıyordu. Murat’a korkularımdan bahsettiğimde ise, ‘Bana güven, seni asla bırakmam,’ diyerek teselli ediyordu beni. Etmesine ama… Tabii ki ben haklı çıkmıştım. Felaket bize doğru hızla geliyordu.” ……. Arzu, anlatacaklarını yeniden yaşıyormuşçasına sıkılgan bir tavırla derin bir nefes aldı ve tekrar konuşmaya başladı: “Yaşadığım şehrin ileri aşiretlerinden bir ailenin oğluyla evlendirilmeme karar verilmişti. Verilmişti, çünkü bu sefer babam bile sesini çıkaramadı. Bu evlilikle hem aramızdaki husumet sona erecek hem de iki aşiret için de lehine olan bir iş anlaşması yapılacaktı. Her iki tarafın büyükleri de bu anlaşma için oldukça hevesliydi. Lise biter bitmez düğünün yapılmasına karar verildiğinde bizim sadece bir ayımız kalmıştı. Sadece bir ay…” Gözleri yaşla dolan Arzu, başını yukarı kaldırarak ellerini gözlerine yelpaze gibi salladı; ağlamamak için çabalıyordu. “Çok korkuyordum, hem de çok! Ne yapmam gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ağlayarak tüm dikkatleri üzerime çekmek de istemiyordum. O gece beynim uyuşmuş gibiydi, hiçbir şey yapmadım. Sabah erkenden kalkıp okul için hazırlandım. Beni gören Murat, bir sorun olduğunu hemen anlamıştı. Gözlerime bakması, beni çözmesi için yeterliydi zaten. Sabah ilk iki saatimizin öğretmeni gelmemişti, raporluydu. Aslında bir gün öncesinden haberimiz vardı ama biz yine tam vaktinde gelip göl kenarına kaçmayı planlamıştık aşkımla. Mutlu saatlerimize iki saat daha ekleyecektik. Murat da o gün anlaştığımız gibi babasının arabasıyla gelmişti. Göl kenarında, gözlerden uzak bir yer seçip ona sarılarak oturdum.” Arzu, baba ve kızının haline bakıp, “Aynen sizin şimdiki hâliniz gibi,” dedi gülümsemeye çalışarak. Sonra yeniden derin bir nefes aldı ve kaldığı yerden anlatmaya devam etti: “Ona her şeyi anlattıktan sonra sustum. Bundan sonra ne yapmamız gerektiğine Murat karar verecekti ve ben, ona her koşulda uyacaktım. Murat kolundaki saatine bakıp, ‘Derse geç kalmayalım,’ dedi. Ardından tek kelime etmeden okula döndük. Son dersin sonunda, sınıfın boşalmasını beklemiştik. Tüm sınıf boşalınca Murat bana sıkıca sarılıp, ‘Her şey düzelecek. Sen benimsin ve öyle kalacaksın,’ dedi. Sonra kapıdan çıktı ve gitti.” Arzu, kocasının gözlerinde o gün gördüğü kararlılığı ne yazık ki bugün görememişti. Bu durum gerçekten canını sıkıyordu. Murat, o gün ve öncesinde yaşananları babasına anlattı. Arzu’dan asla vazgeçmeyeceğini, canını bile seve seve vereceğini söyledi. Kenan Karal, uzun yıllar yurt dışındaki büyükelçiliklerde görev yapmış bir hâkimdi. Devletin yönetim değişikliğiyle ne olduğunu bile anlamadan doğuya sürülmüştü ama onun için vatanının her köşesi aynı değere sahipti. Sadece üç sene evvel, “Ömrüm” diye sevdiği karısının ölümüyle yıkılmıştı. Şu an, tek çocuğunun gözlerindeki kararlılığı görünce başka çaresi olmadığını anlayarak oğluna destek vermeye karar verdi. Baba-oğul, tüm gece ne yapacaklarını konuştular. Gün ağarmaya yakın, plan hazırdı. Kenan Karal, sevmediği bir işi bile yapmaya—yani çocuklara sahte kimlik ayarlamaya—razı oldu. Biliyordu ki Türkiye’nin neresinde olurlarsa olsunlar, bu iki sevdalı yüreği bulurlardı. Sevginin ne demek olduğunu en iyi bilen biri olarak, herkesi karşısına almayı göze aldı ve Murat ile Arzu’nun kaçış planını hazırladı. Yukarıdaki tanıdıklar da işini kolaylaştırmış ve hiçbir şey sormamışlardı. ... Arzu, konuşmasına devam edebilmek için ayağa kalktı. İçinde yıllardır taşıdığı tüm acıyı boşaltırken, her anı sanki yeniden yaşıyordu. Birkaç adım atarak masadaki sürahiden bir bardağa su doldurdu. Bir yudum içti ve bardağı elinde tutarken, salonun büyük penceresinden dışarıya boş gözlerle bakıp derinlere daldı. Ardından, konuşmaya devam etti: “Murat, ertesi gün bana yurt dışına kaçacağımızı, orada yeni bir hayata ‘merhaba’ diyeceğimizi anlattı. Sadece biraz daha sabretmemi söyledi. Ona baktım ve ‘Ölüme de, oraya da gelirim senin için,’ dedim.” Bir ay, kısa bir zamandı. Tüm hazırlıklar başlatılmış, gelinliğim bile alınmıştı. Murat’ın babası, her şeyi söylediği gibi ayarlamıştı ayarlamasına; fakat küçük—yani oldukça büyük—bir aksilik çıkmıştı: Yurt dışına kaçacağımız gemi rötar yapmıştı. Nihayet düğün sabahı, beklenen haber geldiğinde heyecanım doruğa ulaşmıştı. Ya ömrüm sevdiğimle geçecekti… ya da karanlık bir mahzen gibi, gelin odam mezarım olacaktı. Evdeki yardımcımız Hasan Amca’nın küçük oğlunu bir avuç bilye ve birkaç sakızla kaçışıma alet etmekten rahatsızlık duysam da, akıllı çocuk bana beklediğim haberi kusursuzca getirmişti. Daha ne olduğunu anlayacak yaşta olmaması, sanırım bizim en büyük şansımızdı. Bana gizlice getirdiği, ikiye katlanmış kâğıdı titreyen ellerimle yavaşça açtım. Üzerinde sadece şu yazıyordu: “Vakit tamam. Seni aşağıdaki köşe başında bekliyorum.” Düğünüm, havaların güzel olması nedeniyle üç katlı konağımıza yakışır genişlikteki avlumuzda yapılacaktı. Hatta, resmi nikâh da—bizim bölgede çocuk olmadan kıyılmazdı ama bu kez—bugün kıyılacaktı. Avludaki her yerde insan kaynıyordu. Aslında nikâhtan sonra Hakan’ın konağına geçilecek ve gece daha büyük bir kutlama yapılacaktı—tabii ben başarısız olursam. Allah bize yardım ediyordu, buna emindim. Odamın avluya bakan penceresinden dışarıdaki koşuşturmayı izlediğimde, nikâh masasının avlunun kapıya en yakın yerine yerleştirildiğini gördüm. Odamın küçük balkonuna çıkıp nasıl kaçacağımı planlamak için etrafı seyretmeye başladım. Küçük bir oğlan çocuğu ile erkek kardeşlerim Selim ve Sacit, bana biraz önce haber ulaştıran Mustafa, bir balonun arkasında neşe içinde oyun oynuyorlardı. Cıvıltıları avluda yankılanıyordu. Onları görünce istemsizce hafifçe tebessüm ettim. Ama bana bakan bir çift gözü üzerimde hissettiğim anda, o tebessüm yüzümden hızla kayboldu. İrkildim. Simsiyah görünen, içimi delen gözlerden korktum ama bakışlarımı ondan kaçıramadım. O bakışlar, bu gözlerden bir kurtuluşum olmadığını fısıldıyor gibiydi. Birinin ona seslenmesiyle aramızda oluşan o rahatsız edici etkileşim, çok şükür ki sona erdi. Sese doğru ilerleyen adamın damat adayım olduğunu o an anladım. Gözlerimi üzerinde dolaştırınca ne kadar iri olduğunu fark ettim. Daha önce hiç görüşmemiştik. Onun neye benzediğini dahi bilmiyor, açıkçası ilgilenmiyordum da. Sadece babamlar konuşurken, yaşının benden iki yaş büyük olduğunu duymuştum. Yani oda daha on dokuz yaşındaydı. Ama böyle uzun, böyle yapılı olacağı hiç aklıma gelmemişti. İstemesem de ürkütmüştü beni. Benim sevdiğim adam kadar, belki ondan bile uzundu. İçimi saran korku, sevdiğimin kokusu aklımda belirdiğinde dağıldı. Sol tarafa, biraz uzakta, notta yazdığı gibi köşe başında beni bekleyen adamı gördüğümde… artık geri dönüşü olmayan bir yola adım attığımı biliyordum. …… Kapım çalındığında annem ve babam içeri girdi. Kollarımı annemin boynuna doladım, sımsıkı sarıldım ona. “Seni ve babamı çok seviyorum,” dedim. Babamın boynuna da sarıldım; bu belki de son kez olacaktı. İçime çekerken kokusunu, hafızama kazımaya çalıştım. Arzu, ailesi aklına gelince artık tutmakta zorlandığı gözyaşlarını serbest bıraktı. Suyunu yavaşça yudumlayarak bitirdi ve boş bardağı masanın üzerine bıraktı. Ardından eşiyle kızının karşısına oturup yumuşak bir sesle, “Ben onları gerçekten çok özledim,” dedi. Sonra anlatmaya devam etti: “Babam, bekâretin simgesi olan kırmızı kuşağımı bağladı ve anlıma küçük bir öpücük kondurdu. ‘Hayatında hep mutlu ol,’ dedi bana. Ama içimde bir his vardı; hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını biliyordum. ‘Allah’ım, lütfen yardım et bana,’ diye dua ederken, odamın kapısı yeniden çalındı. Belediye başkanının geldiği haber verildi. Kalbimin sesi… avludaki davulların gürültüsünden bile daha yüksekti. Neyse ki, yalnızca ben duyuyordum bunu.” “Büyük amcam Burhan, beni koluna alıp damada teslim etti. Nikâh masasına, özellikle avlu kapısına en yakın yere oturtulmuştum. Davullar da susmuştu. Artık kalbimin nasıl çarptığı herkesçe duyulabilirdi, diye düşündüm.” Arzu, gözlerini kızının gözlerine dikti. “O anı çok net hatırlamıyorum,” dedi. “Kafamın içinde uğultular yankılanıyordu. Kim konuşuyor, ne deniyor… hiçbirini seçemiyordum. Ayağa fırladım ve kapıya doğru hızla yürümeye başladım. Avlu kapısının önünde dikilen, kim olduğunu bilmediğim yaşlı bir teyzeyi istemeden yere düşürdüm. Koşmaya başladım. Arkadan sesler geliyordu ama derin nefes alışım o kadar güçlüydü ki, hiçbirini anlayamıyordum. Beni bekleyen arabaya kendimi nasıl attım, hatırlamıyorum bile…” Ada, küçükken babasından dinlediği hikâyeyi anımsadı. O hikâyede, annesi ona doğru koşar, sımsıkı sarılırdı. Gelinliğinin altına koşabilmek için spor ayakkabı giymişti. Keşke, diye geçirdi içinden, zihninde canlandırdığı o masal… annesinin yaşadığı gibi değilde hayal ettiği gibi kalsaydı... Arzu, kocasına döndü ve yorgun ama sıcak bir ifadeyle, “Hayatım, istersen sen devam et,” dedi. Murat başını hafifçe sallayarak olur anlamında karşılık verdi ve karısının kaldığı yerden devam etti. “Annen hızla bana doğru koşuyordu, tabii arkasında büyük bir kargaşa bırakarak. Allah’ım, bir bilseniz nasıl şahane bir görüntüsü vardı… Ona yeniden âşık olduğum o an hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor. Sesler, bağırışlar, gürültü… Arkasına dönse, olduğu yerde kalakalırdı herhâlde. Yani ben olsam kıpırdayamazdım. Arabanın içine binmesiyle benim hareket etmem bir oldu. Sokakların dar ve eğimli olması, arkamızdan atılan silahları engelliyordu sanırım. Babamla anlaştığımız gibi yolda birkaç kez araba değiştirerek Ankara’ya ulaştık. Tam zamanında İzmir’e uçtuk. İzmir, benim ailemin memleketiydi. Babam, dayımın oğlu Aykut Abi’yi haberdar etmişti; havaalanında bizi bekliyordu. İtalya’ya hareket edecek gemi için tüm hazırlıkları tamamlamıştı. Her şey mükemmeldi. Hiçbir sorun yaşamadan gemimize bindik ve arkamızda ailemizi, toprağımızı, vatanımızı bırakarak, aşkla sarılıp yolumuza devam ettik.” “Babam, kaçışımızın ardından bizimle bir daha görüşemeyeceğini bildiği için yurt dışında yardım edebilecek güvenilir kim varsa onlarla irtibata geçmişti. Hayatımızı kolaylaştıracak ne varsa en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Paris’te evlendik. İlk yıl, her üç ayda bir yer değiştirdik. Ama annen, ikizlere hamile kalınca doğumdan sonra daha uzun süre bir yerde kalmaya karar verdik. Kenan ve Kerem dünyaya geldiğinde Amsterdam’daydık. O sıralar İngiltere’de bir üniversitenin sınavına girdim. Dereceyle kazandığımı öğrenince oraya yerleştik. Babamın sağladığı para ile nereye kadar dayanabilirdik ki? Hem okudum hem çalıştım. İki yıl sonra, senin doğumunla birlikte çalıştığım yerde müdür yardımcılığına yükseldim. Ama hâlâ okulumu bitirmemiştim. Sonunda mezun olup tam yetkiyle müdür olunca, şehir şehir dolaşıp bölgeleri denetleyeceğim görevi kabul ettim. Böylece kaldığımız yerlerde en fazla iki yıl durabiliyorduk. Ta ki bugüne kadar.” Ada, babasına döndü: “Şimdi daha iyi anlıyorum. Altı dil biliyorum ama nasıl öğrendiğimi hatırlamıyorum. Aile büyüklerim hiç olmadı, sadece beş kişilik bir hayat sürdük. Arkadaş bile edinemeden sürekli taşındık. Bütün bunlar o adamdan kaçmak içindi, değil mi? Siz yıllarca korkuyla yaşadınız ama bize asla hissettirmediniz. İnanamıyorum… Nasıl bir aşkla bağlandınız birbirinize? Ben de böyle bir aşk istiyorum,” dedi gülümseyerek. Arzu, kızının sözleriyle boğazına oturan düğümle yutkundu. Murat ise sözlerine devam etti: “Anneni ilk sınıfta gördüğümde, o kocaman kahverengi gözleri beni büyüledi. O günden beri, onların kölesiyim.” Arzu, gözleri hüzünle nemlenmiş halde kocasına gülümsedi. Ada ise aklına gelenle irkildi: “Sizi buldular… değil mi?” diye fısıldadı. Annesiyle babasının gözlerinde daha önce hiç görmediği bir acı belirmişti. Evet… Onları bulmuşlardı. Aradan on dokuz yıl geçse de, sonunda izlerine ulaşmış ve şimdi intikam almak için geri dönmüşlerdi. Ada, içine çöken korkuyla hemen sordu: “Hadi anlatın… Bizi nasıl bulmuşlar? Ne istiyorlarmış?” Arzu yavaşça konuşmaya başladı: “Bizi aslında yıllar önce bulmuşlar, tatlım. Tam on sene önce…” Ada, şaşkınlıkla açılmış deniz mavisi gözleriyle fısıldadı: “Nasıl yani?” Arzu anlatmaya devam etti: “Yıllarca geçmişle hiçbir bağ kurmadık. Önce sadece biz vardık, sonra sizler. Öyle inanmıştım ki artık peşimize düşmeyeceklerine… Belki de aramaktan vazgeçtiler sanmıştım. Çünkü bulsalardı, biliyordum, asla yaşatmazlardı. Ama nikâh masasında bırakıp kaçtığım Hakan Tekin… bıkmadan, usanmadan bizi aramış. Ve sonunda bulmuş. Sonra, arkasında bizim nerede, nasıl yaşadığımızı anlatan bir mektup bırakmış. Galiba birkaç gün sonra da ölmüş…”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD