Ada annesinden duyduğu "ölmüş" kelimesiyle irkildi. Adam ölmüşse daha neyin kavgasını yapıyorlardı o zaman? Bu davanın çoktan kapanması gerekmiyor muydu? Ya da yeni mi başlamıştı? Ada kafasında anlamadığı soruların cevabını almak için annesine seslendi.
" Anne peki sabah neden ağlıyordun? Yani adam da öldüğüne göre." Arzu konuşmaktan korktuğu konuya geldiğinde tekrar derin bir nefes aldı ve titreyen sesiyle Ada'ya cevap verdi.
"Bu sabah ailemden bir telefon geldi." Ada iri gözlerini daha bir ayırarak "Neee!"diye seslendi ve annesinin devam etmesi için sustu.
"Bir kaç gün önce babamı aramışlar ve 'Hakan'ın bizi on sene önce bulduğunu, onun talimatı üzerine şu ana kadar sessiz kaldıklarını ' söylemişler. Yani Bizim Türkiye'ye gitmemizi ve ne karar çıkarsa ona uymamızı istiyorlar. Ya da hepimizi temizleyeceklermiş." Dedi. Ada annesinin yine bir şeyleri eksik anlattığını hissettiğinde kızgın bir sesle "Anne Allah aşkına artık ne var ne yoksa, saklamadan anlat!" Diye bağırdı. Daha ne duyacaksa hepsini şu an duymalıydı.
Arzu'nun sesindeki çaresizlik çok korkutucuydu. Kızına nasıl söyleyeceğine karar veremeden ağzından döküldü, Ada'sını yakan kelimeler.
"Hakan'ın kardeşi Sertaç ile senin evlenmen karşılığı bizlerin canını bağışlayacaklarmış."
Ortalığa düşen bu konuşma herkesin bir anda nefesini kesmişti. Ada sanki beyninin uyuşarak nefes almasına emir vermiyor olduğunu hissetti. Hareketsiz gecen birkaç dakika sonra babasının kucağından kalktı ve sessizce odasına girdi. Onlara ne söyleyebilirdi ki? Resmen daha 16 yaşında bir çocuktu. Babasının prensesi, abilerinin baş belasıydı, annesinin özlem duyduğu hiç olmayan kız kardeşi belki.
Ada bir ruh gibi odasına girdi, yatağının üzerine bağdaş yaparak oturdu. Elleri önünde saç tokasını farkında olmadan kaçıncı şekil değişikliğine uğratıyordu. Kolunda hissettiği ıslaklık olmasa ağladığının da farkında bile değildi.
Arzu Ada'nın gidişinin ardından yerinden kalkıp biraz önce kızının olduğu yere oturdu. Kocasının göğsüne kafasını gömüp ağlamaya başladı. Murat ise ilk defa karısına "Ağlama! Elbet vardır bir çaresi." diyememenin verdiği acıyla yanıp kavruluyordu.
...
Murat ve Arzu'nun ilk çocukları evlendikten bir buçuk yıl sonra dünyaya gelen tek yumurta ikizleriydi. Birbirlerine tıpatıp benzeyen ikizler annelerinden siyah saç ve iri kahverengi gözlerini alırken, babalarından da aldıkları, düz buruna, köşeli çeneye ve dolgun dudaklara sahiplerdi ve kızların öpmek için hayallerini süslediği şahane dudaklara. Boylarının uzun olmasını anne ve babalarının ortak özelliği olduğundan, genlerinden geldiği kesindi çünkü Ada da yaşıtlarına göre oldukça uzun bir kızdı.
Kenan ve Kerem'in spor sevdası bir nevi bu ortamdan uzak kalmalarını sağlamıştı. İkisi de okullarının basket takımında forma giyiyorlardı ve bu hafta sonu oynanacak karşılaşma için takımla birlikte şehir dışındaydılar. Evden uzak kaldıkları iki gün onlar için oldukça eğlenceli geçerken oynadıkları karşılaşmayı da kazanarak eve zaferle dönmüşlerdi. Hiçbir şeyden haberi olmayan gençler evin içine oynadıkları takımın başarısı ile takımın adını bağırarak girdiklerinde evdeki ortamdan ikisi de bir sorun olduğunu hissetmişti. Soru sorarcasına birbirinin gözlerine baktılar önce. Karşılık olarak aynı anda bilmediklerini belirtmek için olumsuzlukla kafalarını salladılar.
Sessizce, akşam yemeğine oturmuş ve yemeği yemek yerine iyi karışmamış gibi devamlı karıştıran ailesini izlediler. Babalarının "hadi durmayın öyle sizde yemeğe oturun" demesiyle tam soru sormaya yeltenen ikizler, ortama ayak uydurdu ve masanın kendilerine ait kısmına oturdular. Kerem işi şakaya vurup "Ooo en sevdiğim yemek. Yemek istemeyen olursa seve seve gönüllüyüm. Zaten iki gündür doğru düzgün yemek yiyememiştim. "dedi. Karşılık olarak kimseden tek kelime çıkmamıştı. Masayı kaplayan bu sessizlik canlarını sıkmaya başlamıştı ki, Kerem çatalını sertçe masaya vurup ayaklanacağı zaman babalarının sert ve soğuk sesi yankılandı.
"Hafta sonu Türkiye'ye gidiyoruz!"
Kenan o sırada içmekte olduğu ağzındaki suyu resmen sofraya püskürttü. Öksürük kriziyle boğulurken ikizi Kerem'in sırtına vurduğu iri elleriyle kendine anca gelebilmişti. Yakışıklı ikizler şaşkın surat ifadesiyle babalarının yüzüne baka kalmışlardı. Murat ise biricik eşinin gözlerine baktı, onunla gece boyu konuşmuşlar, oğlanları tutabildikleri kadar bu işin dışında tutmaya karar vermişlerdi. Şaşkın şaşkın anne ve babalarına bakan ikizler bir cevap bekliyordu. Arzu, çocuklarının beklenti içinde olduklarının farkındaydı ve lafı fazla uzatmadan konuya gidi. Sakin duru sesiyle onlara üstü kapalı olarak geçmişlerinden anlatmaya başladı.
"Biz aslında size söylediğimiz gibi kimsesiz değiliz çocuklar. Biz birbirimizi çok seviyorduk ve evlene bilmek için kaçmak zorunda kalmıştık. On dokuz yıldır bizim birlikte olmamıza karşı olan ailelerimizle irtibatı kesmiştik. Onları bir nevi içimize gömmüştük. Ama iki gün önce küçük kardeşim beni aradı ve ailemin bizi affettiklerini en kısa zamanda yanlarına giderek özür dilememizi böylece bu apansız ayrılığa bir son vermememiz gerektiğini söyledi. Bende babanda kaçmaktan çok yorulduk daha önemlisi artık ayrı kalmak istemiyorum. Annemi, babamı, kardeşlerimi, toprağımın kokusunu çok özledim. Geçmişi sorgulamadan beni anlamanızı istiyorum çocuklar, lütfen." Ortamda oluşan tuhaf sessizliği yine Arzu bozdu.
"Canlarım onlarda sizleri merakla bekliyorlar."
Duyduklarıyla şaşkınlıktan ağızları açık kalan ikizlerden Kenan annesinin sorgulamayın demesine rağmen dayanmayarak söze girdi.
"Şimdi bakalım doğru anlamış mıyım? Bizim Türkiye'de yaşayan bir ailemiz var ve biz bunu yeni öğreniyoruz. Siz onlardan yıllarca kaçtınız ama sizi affettiklerini öğrendiniz ve şimdi onları görmek için Türkiye'ye gidiyoruz, öyle mi? Buraya kadar her şeye tamam dedik diyelim peki ama neden üzüntülüsünüz? Bu çok çok güzel bir haber değil mi? Şimdi sizin mutluluktan havalara uçmanız gerekiyor bence." Murat oğullarına bakarak "Annenle kaçtığımızda asla geri dönmeyeceğimizi kabullenmiştik. Yani bu bizim içinde en az sizin kadar sürpriz oldu." Dedi.
Ada yemek boyunca sessizce masanın başında ailesini izledi. Ne çok seviyordu hepsini. Anne ve babasının kardeşlerine anlattığı, tam ayrıntıları vermediği hikayelerini dinlerken, keşke sadece anlattıkları gibi olsaydı diye düşündü. Ama hayatın hiç acıması yoktu. Bunu çok küçük bir yaşta öğrenmek zorunda kalmıştı. Bu zamana kadar yaşadığı mutlu günlerine karşılık acı çekme dönemi başlamıştı. Annesi ve babasının gözlerine çoktan yerleşen acıya elbette her geçe gün yenileri eklenecekti ama ağabeyleri bu işten ne kadar uzak kalabilirlerse o kadar uzak kalmalarını istiyordu. On altı yılladır yaşadığı mükemmel hayata karşılık kendine düşen zorlu bir o kadarda acımasız görevi sonuna kadar yapmaya karar vermişti. Anne ve babasının aşkı için kendini feda edeceği düşündüğünde bu görev ona zor gelmeme ye başlamıştı bile, onların o güzel mi güzel aşkı için değerdi.
Uzunca süren konuşmalardan sonra herkes uyumak, dinlenmek için odalarına geçtiğinde Murat yıllar sonra ilk defa babasını aradı ona da durumu kısaca açıkladı. Yarından sonraki gün geleceklerini onları karşılayabilirse çok mutlu olacağını söyledi. Babasının emekliye ayrıldıktan sonra memleketi olan İzmir'e yerleştiğini hatta yeniden evlendiğini öğrenince yaşadığı şokun aynısını babası da onların döneceğini öğrenince yaşamıştı. İki erkek yıllar süren hasretle resmen ağlamışlar ama ikisi de karşı tarafa hissettirmemeye çalışmıştı.