bc

Güneş Düğümleri

book_age18+
20
FOLLOW
1K
READ
revenge
family
second chance
drama
tragedy
sweet
kicking
small town
another world
war
love at the first sight
like
intro-logo
Blurb

"Yaşam ve ölüm. Birbirlerine zıt, bir o kadar da mutlak iki değer. Zamanlamaları aynı, getirileri farklı. Seni ölümde buldum Bal."

Askeri kurgudur, çocukluk aşkı temalıdır. Huzurlu, sıcak bir kitaptır. Bu kurgudaki her şey hayal ürünüdür, gerçeği yansıtmamaktadır.

chap-preview
Free preview
1, Giriş Bölümü
Eviniz olacak bir evrene hoş geldiniz. "Sonra aramıza şehirler girecek, hiç karşılaşamayacağız. Tesadüfler bile bir araya getiremeyecek. Sonra belki birimiz öleceğiz, diğerimiz hiç bilmeyecek." Nazım Hikmet. 16 Ocak 2007 - Siirt, ERUH Küçük suratına gelen kartopu ile hafif sendelemiş, ardından şaşkınlığın getirisiyle yere düşmüştü küçük kız. Lojmanın ışıkları akşamın karanlık havasını aydınlatırken yüzüne de vuruyordu, gözlerini kırpıştırarak karı eliyle kenara sildi. Hızla ayağa kalkmış, kaşlarını çatmıştı. Uzaktan bakan birine sevimli gelebilecek fakat onun asıl amacı sinirli gözükmek olan bakışlarını karşısındaki bedene dikti öfkeyle. Arkadaşının koca mavi gözleri hınzırca üzerindeydi. "Ya boncuk düşman mısın? Bana değil onlara yapacaksın." bahçenin sonunda içeriye koşturan çocukları gösterdi. Buradaki kimseyle anlaşamıyordu, boncuk hariç. Ama isyanı yüzüne fırlatılan diğer bir kar topuyla son buldu. Öyle ki ağlayacak duruma gelmişti, bu resmen çocuk kalbine ihanetti, düşmancaydı. Koca bir kahkaha ile ortamı inleten arkadaşına aldırış etmeden kara oturdu, o da hiç beklemeden yanındaki yerini almıştı. "Oynamaya çıkmıştık, acıdı mı ki canın?" masumca sorduğu sorunun karşısında yaklaşarak kolları arasına aldı küçük bedeni. Boncuk her defasında önce kırar, sonra onarırdı. Tıpkı şu anda yaptığı gibi sırnaşarak tatlılık yapmaya çalışırdı. Hep de başarırdı. Soğuktan kızaran yanaklarında ufak bir öpücük hissetti, fakat nazlanmak istiyordu. Başını ona dönmeyerek kucağına kurulan kızı ittirdi. Birbirlerine alıştıklarından aralarında kırılma ya da gücenme yoktu. Bir kaç dakikanın sonunda çatık kaşları düzelmiş, yerini ise kocaman bir gülümseme kaplamıştı. Göğe çevirdikleri gözlerine armağan olarak yüzlerine yağan kar ile huzurla dolmuşlardı. Soğuktu, yalan yoktu. Yanaklarıyla burnu domates misali kızarmışken inkar da edemezdi. Uzun sayılabilecek bir süre boyunca sessizlikle karı izledikleri esnada şarkı mırıldanarak ortamı seslendirmeye başlamışlardı. "Bu şarkıyı çok seviyorum." çocuksu neşeyle mırıldandığı sözler Kenan Doğulu'ya ait Çakkıdı'dan başkası olamazdı. Beraber koreografi hazırlayıp evde dans etmekten zevk duyuyorlardı. Yine de şu anda içi hüzünle kaplanan Kumi yanındaki kıza döndü, "Şekerim?" anneleri birbirlerine bu şekilde seslendiklerinden beri onlar da aynısını yapıyorlardı. Şekeri olduğunu onaylayan sesler çıkartarak dinlemeye koyuldu. Kirpiklerine düşen karlardan gözünü alamıyordu. Dudakları büzüldü, "Babalarımız neden hâlâ gelmedi? Çok zaman oldu, sayamadım ki." ardından ekledi, "Üşümemişlerdir değil mi?" deyiverdi titrek bir sesle, ne zaman babasından bahsetse sesi titrerdi. Asker çocuğu olmak bu demekti. Koca bir özlem, yüzünü unutmaya gün tuttuğu zamanlarda ansızın çıkagelmesi. "Askerler üşümez ki, babam söyledi." saf saf yalana inanmayı seçti o an, aksi yüreğine ağır gelirdi. "Annem de babamın dağlarda olduğunu söyledi. Oralarda daha çok kar olur, yani daha soğuk olur." bilmiş tavırları göz devirmesine sebep olmuştu. Ne kadar çok sevse de bazen sinir oluyordu, mavilerine döndü. Haklıydı. Daha çok kar, daha çok soğuk demekti. Koca gözleri irice açıldı, "Hasta da olurlar, biz oluyoruz." boncuk duyduğu cümleyle aceleyle ayaklandı. "Olmaz, kalk arayalım hemen." babası görevdeyken sabahlara kadar özlemden ağladığı bir gün, tesadüfen çalan telefonla onunla konuşabilmişti. Annesi her ne kadar istediğinde aramasının mümkün olmadığını söylese de inanmamıştı, ağlayınca konuşabiliyordu babasıyla. Hep ağlardı, yeter ki sesini duyabilsindi. Bu fikrini mantıklı bulan küçükle beraber aceleyle ayaklandılar. Sarılarak vedalaştıktan sonra yarın buluşacakları konusunda sözleşmişlerdi. Oysa ne yarınlar vardı, ne sözler. Vedalar vardı yalnızca, hüzünler. Eve adeta koşan kız lojmana giriş yapan üniformalı askerlerden birhaber, babasıyla konuşma heyecanıyla kapıyı tıklatmıştı. Zile henüz boyu yetişemiyordu, sekiz yaşındaydı fakat yaşıtlarına karşılık oldukça kısaydı. Görünümünün aksine lafları onlardan büyüktü. Biraz konuşkan ve inatçı bir çocuk olduğu kaçınılmaz bir gerçekti. Kapıyı açan annesi, "Bu hâlin ne kız? Surata bak." azarı çekemeden içeriye koşturmuş, "Babamı aramam lazım, hemen, hadi arayalım lütfen, nolur, yalvarırım." küçük ellerini birbirine kenetlemiş göğsüne yaslamıştı. İstediği olmazsa canavara dönüşeceğini bilen kadın bıkkınlıkla derin bir nefes aldı. Tek başına çocuk büyütmek zordu, eşinin yokluğunda en büyük ilacı evlatları olsa da bazen çöküp ağlamak istiyordu. Gözlerini sıkıca kapattı, sabrını bulduğu saniyelerin sonunda geri araladı, "Neden bakalım annem, baban görevde, arayamayacağımızı biliyorsun." bir yandan kızının kardan dolayı sırılsıklam olmuş eldivenlerini, montunu ve atkısını çıkarıyordu. Botları çoktan sobanın yanındaki yerini almıştı altında bir gazeteyle. Ayaklarıyla elleri kıpkırmızı olmuş, yanakları ve burnu ekstra allanmıştı küçüğün. Burnunu çekti hastalığın getirisiyle, "Annem, boncuk dedi ki çok kar varmış, çok soğuk olurmuş, babam hasta olacak. Söylememiz lazım çabuk." kendi bünyesi fazlasıyla zayıftı, en ufak soğukta hastaneye düşecek kadar ateşi yükseliyordu. Lafları tekte söyleyip nefes nefese kalan kızının burnuna dokundu hafifçe, "Ben dedim babana, üzülme sen." içi rahatlayan kız gülümsemiş, ardından öksürmeye başlamıştı. Ama şimdi anne azarı vaktiydi, bunu fark etmesiyle tam kaçacağı anda ayakları yerden havalandı. Kucaklandığı yer sıcacıktı, "Bundan sonra dışarı çıkmak yok kızım, bak üşümüş her yerin. Ya sen hasta olursan?" azarı devam ederken sessizce dinliyordu, akan burnunu görmezden geldi. Silerse dikkat çekerdi. Ayakları fayansla buluşunca kazağının ucuna uzanan ellerle kollarını kaldırdı. Üzerinden sıyrılan kıyafetler kirlilerdeki yerini alırken kuru kıyafet almak için odasına ilerleyen annesinin peşinden ilerledi. Kendi adına fazla sayılan sessizliğini bozarak, "Anne Peri uyansın hadi, uyandırayım mı?" diyerek önüne geçmiş, kapı koluna uzanmıştı ki omzundan tutan annesiyle elleri havada kaldı. Başını omzunun üzerinden ona çevirdi, "Hadi sen salona koş, ben de sana ballı sıcak süt ve limonlu kek getireyim. Anlaştık mı şekerim?" hitap şekli ile kocaman gülümsedi. Önce annesine sıkıca sarılmış, sonra hızla salona koşmuştu. Şu anlık kardeşiyle uğraşma işini erteleyebilirdi, sonra hıncını alacaktı. Küçük kardeşlerin kaderi buydu. Tam çizgi film açmıştı ki, çalan kapıyla keyfi bölündü. Annesi mutfakta olduğundan kapıyı açma görevide ondaydı, yanaklarını şişirerek ilerledi. Kolu indirdiğinde aralanan kapıda babası gibi bir sürü asker gördüğünde heyecanlandı. Arkalarına bakındığında babasını arıyordu, onun yerine hemşireler vardı. Mutfaktan çıkan kadın, "Kim gelmiş balım?" derken bir elinde kek dolu tabak, diğerinde sıcak ballı sütle göz göze geldiği adamlarla olduğu yere çivi gibi çakıldı. Gözleri dolu olan askerler hüzünlerini dik duruşlarının arkasına saklarlarken, Nilüfer bunun ne demek olduğunu gayet iyi biliyordu. Kapının önündeki kızına kaymıştı bakışları, neler olduğundan habersiz bakıyordu evladı. Ölümün ansızın gelen soğukluğu tüylerini ürpertmişti, ilk hissettiği yüreğine kesik misali yayılan büyük bir sızıydı. Sıcak anılarla yaşattığı yuvaları sonsuz bir soğukla kaplanmıştı. Bir haber, bir ölümdü. Yoğun acıyla nefesi kesildi, duymak istemiyordu. Geçen her saniyeyle gözleri doldu. Elindeki tabakla bardak yeri boyladı, kendiyle beraber parçalandı. Yere dökülen sıcak süt Bal'ın parmak uçlarını yaktığında korkuyla geriledi. Aceleyle askerlerin önüne yere çöktü Nilüfer, "Komutan, nolur, nolur.. Yaralı mı? Yaralı değil mi komutan?" son bir umutla titrekçe sordu. Yüzündeki çaresizlik insanı yıkıyordu, dizlerindeki kumaşı sıkan kadından çektiği gözleriyle başını yere eğen asker, küçük kızla göz göze geldiğinde yeniden kafasını çevirdi. Yasın yanındaki öfke damarlarında geziniyor, kardeşlerinden birinin ölümü sindirmeye çalışıyordu. İntikam alınacaktı. Köpekler bunun bedelini ödeyeceklerdi. Gözünden usulca bir yaş süzüldü, ciddi ses tonunu korudu. "Başınız sağ olsun." güçtü bu cümleyi kurmak, karşısında bir aile son buluyordu. Odadan pijamalarıyla gözünü ovuşturarak çıkan diğer çocuğu görünce içi daha da yandı. Yutkunamadı. Altı yaşındaydı Peri, doğduğundan beri babasıyla altı sene bile geçirememişti. Yerdeki annesine değdi yeşil gözleri, kapıda tanımadığı adamları görünce korkmuştu. Üstlerindeki üniformalar tanıdıktı, uykunun getirdiği mahmurluğu üzerinden atmaya başladığı an karnına bir heyecan belirdi. Babası mı gelmişti? Ama o zaman annesi neden yerdeydi, anlamıyordu. Hızla ablasının yanına koşacaktı ki ayağına batan camla acıyla bağırmış, ağlamaya başlamıştı. Başka asker araya girdi, "Hemşire, müdahele hemen!" sağlık çalışanları küçük kızı kucaklayıp odalardan birine götürdüklerinde ortam durulmuştu. Bal yerdeki kandan bakışlarını kaldırarak annesine çevirdi. Bir sürü soru vardı. Konuşamıyordu. Mesela babası hasta mı olmuştu? Olmazdı ki, annesi uyarmıştı. O hep eşini dinlerdi. Hemşirelerin diğer kısmı Nilüfer'i yerden kaldırarak koltuğa ilerletiyorlardı. Şokta olduğundan donakalmıştı, fırtına öncesi sessizlikti. Buradaki tüm yetişkinler biliyorlardı ki kriz öncesi sakinliği yaşanıyordu. Annesinin yanına gitmek yerine askerlere yaklaştı, "Size bir şey sorabilir miyim?" çekingen ses tonuyla ellerini arkasında birleştirmiş, başını hafifçe öne eğmişti. Lojmandaki aileler içeriye girmeye çalışıyor, apartmandakiler ise bu kata iniyorlardı. Telaşla koşturarak içeriye giren Yasemin teyzesine döndü anlık gözleri, boncuk da yanındaydı. Gözünden akan yaşı silen asker, küçük kıza doğru eğilerek, "Sorabilirsin tabi." diye cevaplamıştı gülümsemeye çalışarak. "Babam nerede?" Babam nerede? Nasıl cevap verilirdi, ne denirdi.. Herkes birbirine bakarken boncuğu koşturarak Bal'ın yanına gelmişti. Arkadaşının elinden sıkıca tutmuş, kendine çekmişti. Bal'ın aksine o biliyordu. Şehit olmak da, ölüm de ondan saklanmamıştı. Askerler aralarında kimin açıklayacağına dair kararsızlığa girmişken soru yinelendi. Çok severlerdi Celal komutanlarını. Baba gibiydi koca adamlara. Ne Bal, ne de Peri hatırlamazdı fakat özellikle küçükken çok fazla ziyarete gelirlerdi bu aileyi. Kimseden ses soluk çıkmadı, arkadaki kek ve süte çevirdi bakışlarını adam. "Sen acıkmış mıydın bakalım ufaklık?" diyebilmişti sesini düz tutmaya çalışarak, "İstersen sana yemek getirebiliri.." cümlesini bitiremeden sözü kesilmişti, "Bal hadi bizim evimize gidelim, oyun oynarız." ilk defa arkadaşını görmezden geldi, "Babam gelmeyecek mi?" çocuk yüreği şu anda güvenebileceği birisini arıyordu. Şüphesiz ki bu babasından başka kimse olamazdı. Koca dev. Tüm kötülüklerden korur, saçlarının tek teline zarar gelmesine izin vermezdi. "Komutanım.." sesi titreyerek arkasına çevirdi başını adam, hâl çare lazımdı. Küçücük çocuğa bu anlatılır mıydı? Arkasında ondan rütbe olarak üstün olan asker iki kere omzuna vurdu bana devret dercesine. Fakat o an bir şey oldu, "Hastayı hastaneye götürmemiz lazım! Acil sedye, çabuk!" bağırışı yükseldi hemşireden kapıya doğru. Sonrasında her şey ani gelişmişti.. Şokun etkisiyle kalp krizi geçiren Nilüfer hastaneye yetiştirilmiş, askerlerin sıkı sıkı tuttuğu Bal ve Peri birbirine sarılarak geride kalmışlardı. Yapayalnız. - Aynı zamanlama içerisinde, aynı yerde - Başka bir ev. Lojmandaki evlerinin balkonundan kar fırtınasını izliyordu Gülce. Kar yağarken yapmayı en sevdiği şeydi bu, abisi Gökalp'in aksine o fırtınadan hiç korkmazdı. Şu anda sobanın kenarında kitap okuyan abisine inat, camı açmak istiyordu. Hatta tam yeltenmişti ki.. "Gülce! Kız sana kaç defa diyeceğim otursana yerinde, sakın görmeyeyim bak." Annesinin azarlamasıyla olduğu yere geri sinmişti. Gökalp kardeşinin ve annesinin ufak tartışmasına şahit olmuş, hemen oturduğu yerden kalkıp kardeşinin yanına gitmişti. Babaları göreve gitmeden önce çocuklarını uyarmıştı, özellikle evin en büyük erkeği olarak onu. Abileri Günalp evde yokken tabi. Kardeşinin gazabından annesini koruma görevini başarıyla yerine getireceğine dair söz vererek gururlanmıştı. En ufak huysuzlukta dibinde bitiyordu. Kaşlarını çatarak, "Gülce! Bak seni babama söylerim, annemi yormaman lazım!" dedi. Küçük kardeşinin büzülen dudaklarının yanı sıra dolu dolu olan koca gözleriyle ciddiyeti bozulmuştu. Böyle olunca kıyamıyordu ki. Peki tüm bu tantananın sebebi ne miydi? Anneleri neredeyse dokuz aylık hamileydi, karnı burnuna bir biçimde doğumu bekliyordu dört gözle. Kardeşinin yanına giderek camın önüne oturdu, cebinden çıkardığı çikolatayı ona uzatarak gönlünü almıştı. Her ihtimale karşılık rüşvet niyetine yanında taşıyordu. Elini karnına koyarak karşısındaki çocuklarını izleyen Gülse düşüncelere dalmıştı, sabahtandır karnına giren kramplar sinirini bozuyordu. Karşı komşuları olan Yasemin'e olası bir duruma karşılık haber vermişti. Aniden doğum başlarsa tetikte olacaktı. Kızının sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı, "Anne.. Dışarıda kar yağıyooo!" başını onaylar şekilde salladı kadın, yandan yandan kardeşine salak mısın bakışları atan oğluna ister istemez güldü. Ama Gülce hiçbir şeye aldırış etmeyerek kurduğu cümleyle herkesin duraksamasına sebep oldu, "Babam uçmuyodur umarım, ya taza yaparsa? Üzülülüm." altı yaşına yeni girmesine rağmen pek düzgün konuşamıyordu. Kendi dediğine kendi ağlayacaktı birazdan. Duyduğu şeyin ihtimali bile Gülse'yi fena yapıyordu, kasıklarına giren ağrıyla yerinde rahatsızca kıpırdandı. "Baban ne yapacağını bilir kızım, düşünmeyin siz bunları." Aklı kocasındaydı, karnını yavaş yavaş okşayarak toparlanmaya çalışsa da, şiddetli bir kramp girdiğinde dişlerini sıkarak dudaklarından ufak bir ses kaçırmıştı. "Anne iyi misin?" Gökalp endişelenerek ayaklandığında bir kaç adımla annesinin yanında bitmişti. Bebeğine bir şey mi oluyor korkusu içinde büyürken ağrının uzun sürmesiyle endişelenmeye başlamıştı, yerinde toparlanarak derin bir nefes aldı. "İyiyim oğlum, sakin ol." çocuklarının korkmasını istemiyordu, yalnızlardı. Bahçedeki askerlerden habersiz, felaketin sesi olan dışarıdaki fırtına daha da şiddetleniyordu. Üzerlerinde tören üniforması bulunan askerler arkalarında ambulansla beraber, asker ailelerinin dolu olduğu lojmana giriş yapmışlardı. Bir kısım bir eve, diğer kısım diğer eve. Sancının azalmasıyla gülümseyerek iyi olduğunu söyledi kadın, belli ki kızı bugün hareketliydi. Kocasının tembihlemeleri aklına gelince oğluna dönerek, "Oğlum, telefonum masanın üstünde. Babanneni arayıp haber verebilir misin? Gelmesi gerek." dedi. Doğum her an olabilirdi, çocuklar tekti. Gökalp hemen annesinin dediğini yaptı, babannesiyle konuşurken kapı çalmıştı. Gülce kapıya koşarken, Gülse de zorlukla ayaklanmıştı. Gökalp'de kar fırtınasından korktuğundan bir yandan konuşarak annesiyle kardeşinin peşinden gitmişti. Tabi bu hareketi aralarında makara olmasına sebep olsa da kendine engel olamıyordu. Küçük kız telefondan babannesine laf yetiştirirken kapıyı açtığında sustu. Bir sürü asker abi vardı, hatta bazılarını tanıyordu. "Anne bak! Babam geldi!" ellerini birbirine çırparak olduğu yerde zıpladı. Kocaman askerlerin arasında babasını arıyordu, telefondan babanneleri oğlum mu geldi diyerek sağ salim dönmesine şükür duaları okurken adamların gözü kadının karnındaydı. Yanında el kadar çocuklarıyla, hamile bir kadına şehit haberi vereceklerdi. Dağa çıkıp iki kör kurşunla toprağın altına girmeyi dilerlerdi. Gülse bunu biliyordu, ne deneceğini biliyordu. Elini kalbine atmış, derin nefesler alıyordu. Dudaklarındaki mırıtılar bir umutla kaybolmuş, yaralanmış olabileceği ihtimalini savunuyordu. Ama içten içe gerçeği hissediyordu. Bu ifadeler, bu kıyafetler. Nefesi kesiliyordu, biri boğazını hoyratça sıkıyordu. Yer ayağının altından kayıyordu, duvarlar üstüne gelerek onu arasında eziyordu, eli karnına gitti. Adamlardan biri, "Başınız sağ olsun." dedi. Tek cümle. Tek cümleyle yere düşen telefondan büyük bir feryat koptu. Gökalp şehit olmanın ne anlama geldiğini biliyordu, babası şanlı bir asker, gururlu bir adamdı. Ve artık Vatan uğruna canını veren unutulmaz biriydi. Bedeni titredi, başı döndü. Fakat gözyaşı akıtmadı, akıtamadı, içi yandı, ilk kez bu hisle tanıştı. Gülce dudaklarını araladı, "Babam nere.." cümlesi havada kaldı. Annesi karnına sıkıca sarılıp, bebeği sanki onu terk ediyormuşcasına büyük bir çığlık kopardı. Kocasından sonra yavrusu da gidemezdi, onu tutamamıştı. Evladını tutabilirdi. Gökalp kendi acısını bir kenara atarak kardeşine koşturdu, kulaklarını kapattı, yüzünü göğsüne bastırdı. Görüşü kapanan küçük abisine saklanırken bağırışlar artıyor, duvarlara vuruyordu. Bunlar sadece doğum yapan bir kadının çığlıkları değildi. Bunlar, kocasının şehit haberini alan ve aldığı an doğumu başlayan bir kadının acı dolu, yürek sızlatan feryatlarıydı. Dört çocuğuyla evi başına yıkılmıştı. O gece lojmanda aynı anda iki ev dağıldı, iki aile bitti. Ölümdü, üşütüyordu. _ Gülce bu sefer manzarasına hastanenin camından bakıyordu. Mutsuzdu, hüzünlüydü. Dışarıdaki kar fırtınası hız kesmeden devam ediyor, daha da artıyordu. Annelerini doğumdaydı, kardeşleri geliyordu. Henüz hiçbir şey anlamamış olsa da, annesinin o hâlini gördüğü için durgundu. Umuyordu ki babası hemen gelirdi, burada abisiyle tek kalmıştı. Aslında şehit olmanın ne demek olduğunu biliyordu fakat babası sonsuz olduklarını söylemişti. Sonsuzlarsa gelmeleri gerekiyordu. Bakışlarını camdan yerde oturan Gökalp'e çevirdi. Gözleri kıpkırmızı olmuştu ağlamaktan. Vücudu titriyor, boş bakışlarla camdan dışarıyı seyrediyordu o da. Babası şehit olmuştu, annesinin ise çığlıkları kulaklarındaydı. Korkuyordu, deli gibi hem de. Babasından sonra annesinin de öleceği ihtimaliyle kusmak istiyordu. Bedeni bu durumu kaldırabilecek kadar dayanıklı değildi. Psikolojisi de bir o kadar zayıftı. Hastane odasına giren askerle küçüklerin bakışları kapıya döndü. "Çocuklar, hadi biraz bir şey atıştırın. Kaç saattir böylesiniz abicim, gelin bakayım yanıma." Gülce'nin bakışları abisine çevrildi, burada onu abisinden başka koruyacak kimse yoktu. Gökalp onaylar bir şekilde başını aşağı yukarı sallayınca, camın önünden kalkıp adamın yanına oturdu. Gökalp'de sindiği yerden yavaşça ayaklanıp, koltuğa oturmuştu. Elindeki tostu önce küçük kıza uzattı, Gülce'nin bakışları bu sefer onay istemek için abisine dönerken, aldığı güven dolu bakışlarla sıcak ekmeği küçük elleri arasına aldı. Bu abiye de güvenebilirdi galiba, çekinerek tostu yemeye başladı. Askerin yüzünde zorla da olsa kocaman bir tebessüm oluşmuştu, bu çocuklar artık onlara emanetti. Diğer tostu oğlana uzattı. İstemediğini belirterek cama çevirmişti kafasını, babası yoksa artık korkmamalıydı. Kaşlarını çatmış, korkusunu ardına saklamıştı. Elindeki tostu tabağa koyan asker, "Çok kar yağıyor değil mi?" diye bir sohbet açmaya çalıştı. Kafalarını düşüncelerden uzaklaştırmak istiyordu küçüklerin, kız farkında değildi ama abisi anlayacak yaştaydı. Gülce başını sallayarak, "Abim çok korkar kardan." ağzı dolu dolu olduğundan sesi boğuk çıkmıştı. Gökalp sinirin aksine sakince, "Artık korkmuyorum." cevabını verdi. Artık korkmamak.. Anlamıştı yanındaki kocaman adam bunun ne anlam ifade ettiğini. Boğazı düğümlenmişti. On iki yaşında bir çocuğun omuzlarına düşen yükün ağırlığı, saatler olmasına rağmen küçük bedene acımıyordu. Babası kışa karışmıştı. Babasını, toprak değil kar karşılamıştı. Kanı karlara akmıştı. Beyazla, kırmızı birbirine karışmıştı. Yanındaki çocukların acılarını çekip çıkartmak istiyordu asker, yükünü sırtlanıp, onların gerçek bir çocuk gibi yaşamalarını istiyordu. Ama olmuyordu işte. "Gökalp, anneni mutlu edelim mi?" Oğlan düşünmeden onaylamıştı. Tabaktaki tostu alıp, tekrar çocuğa uzattı. Nasırlı ellere baktı, annesi yemek yemezse hep çok kızardı, eğer burada olsaydı babası da kızardı. Annesi için güçlü olmalıydı, iştahı yoktu fakat tostu alıp, teşekkür etti. Bir kaç dakika daha sessizlikle geçerken hemşire gelmişti. Hemen ardından annesi. Sedyede, baygın bir biçimde gözleri hafif aralıktı. Çocuk hemşirelerinden iki kadın içeriye girince daha fazla dayanamayarak elindeki ekmekle hızla dışarı çıktı Gökalp. Kendini bahçeye atmıştı, kar yağışı hâlâ devam ediyordu. Bir süre kapının önünde dikilmiş, derin nefes alıp vermiş, gökyüzünü izlemişti. Dolan gözleri görüşünü bulanıklaştırırken, duyduğu sesle kafasını ağaçların oraya çevirdi. Fakat bir şey görememişti, bu yüzden karların üstünden ilerleyerek sese doğru yürüdü. En kenardaki, hastanenin ışıklarının ulaşamadığı ağacın yanına doğruydu yönü. Işık da yoktu. Küçük bir kız ilişti gözüne, karanlığa rağmen bal rengi saçları gökyüzündeki yıldızları yere indirmiş gibi parıldıyordu. Küçüğün bakışları ona dönünce yüzünü daha iyi inceleme fırsatı bulabilmişti. Kızarmış küçük burnu ve tombul yanakları üşüdüğünü belli ederken, uzun bal rengi saçıyla yarışır derecede parıldayan bal rengi gözleriyse ağlamaktan kızarmıştı. Zayıf bedeni soğuktan titriyordu, dizlerini kendine çekmiş, küçük ellerini ise üzerine koymuştu. "Ne bakıyorsun? Sanki hiç ağlayan insan görmedin mi?" dedi karşısındaki kız titreyen sesiyle. Dudaklarını büzerek söylemişti, daha çok mızmızlanıyor gibiydi. "Neden ağlıyorsun?" kızın yanına oturdu. Cevap bekleyen oğlanın gözlerinde yansımasını görebiliyordu. Bir süre ne diyeceğini düşündü Bal. Nasıl açıklayacağını bilmiyordu. Az önce kapının önünde aralarında konuşan askerlerden babasının öldüğünü, annesinin de durumunun ağır olduğunu duymuştu. Koca gözleri dolmuş, herkesten saklanmak isteyerek koşarak buraya gelmişti. Hatırladıklarıyla ağlaması artınca Gökalp ne yapacağını bilemeyerek tedirgince elini uzattı, "Ben Gökalp, senin adın ne?" burnunu çeken kız bunun ne kadar salakça olduğunu düşünüyordu. Ağlayan insana adı sorulur muydu? Ters bakışlarını karşısındaki yeşillere kitlemişti. Tanıdık simayı inceliyordu. Çok da koyu olmayan kahve saçları, orman gözleri, uzun kirpikleri, çatık kaşları ve kendinden çok daha uzun bu kişiyi daha önce gördüğüne emindi. O da elini uzatıp, "Ben de Bal." dedi. Sonra hemen elini çekip, bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Gökalp elindeki tostun yarısını bölüp, yanındaki kıza uzattı. "Hadi, al." çatık kaşlı oğlana uyarak tostu alıp sessize tekrardan önüne döndü. Uzun süre, ki bu süre bir dakika bile olsa, sessiz kalamayan kız, "Neden buradasın?" diye sordu. "Annem.." diye başladı, ne denirdi ki? Babam şehit düştü, annemde haberi alınca kardeşimin doğumu başladı mı diyecekti? Bal gözlerini ona çeviren kızla cümlesine devam etti, "Doğum yaptı." Küçüğün suratında saatler sonra ilk defa bir gülümseme olmuştu. Hatta yüzünü de buruşturdu, kardeş başa belaydı. "Baban peki, o nerede?" diye sordu bu sefer. Dolan gözlerini saklamaya çalışarak, dudaklarını dişledi. Ağlamamalıydı, güçlü olmalıydı. İkisi de bulanık görüşle birbirlerine bakıyorlardı. Derin bir nefes verip, "Bal, şehit olmak ne demek bilir misin?" diye mırıldandı. Küçük kız bunu saatler önce sadece bilmekle kalmamış, yaşamıştı. "Öğrendim." gözyaşları kızarmış yanağına süzülürken, ıslaklığı elinin tersiyle sildi. "Babam şehit oldu." dedi oğlan. Sonrasında ise konuyu kendindrn uzaklaştırmak istediğinden, "Senin baban nerede?" sorusunu yöneltti. Hayatı boyunca bu soruyu her duyduğunda, hep böyle acıyacak mıydı canı? Kalbi hep hüzünle sızlayacak mıydı? Ona anlatmak istiyordu her şeyi, elindeki buz gibi olmuş tosttan bir ıssırık aldı, "Benimde babam şehit oldu." Gökalp şaşırmıştı, yanındaki kız onu anlayabiliyordu. Hem de laflarla değil, gerçekten hissederek. "Vatan sağolsun." babasının öğrettiği iki kelime. "Ne zaman peki? Ne zaman öğrendin?" "Yeni, saatler önce." Bal tıpkı karşısındaki oğlana benzeyerek kaşlarını çattı, "Ben de, bir kaç saat önce." Değişik bir histi bu, tarif edilemezdi. Ayna gibilerdi. Gecenin geri kalanında ikisi de birbirlerine daha fazla soru sormamışlardı, soracak bir şey de kalmamıştı zaten. Sessiz sessiz gökyüzünden akan karı izlerlerken, Bal'ın aklına yanındaki oğlanın doğan kardeşi geldi, "Kardeşini gördün mü?" "Görmedim." ekledi, "Ama kız olduğunu biliyorum." Bal gülümseyerek, "İsmi ne olacak peki?" diye mırıldandı. Oğlanın teninden yükselen deniz kokusu esen rüzgârla burnuna ilişince gülümsemesi genişledi. Abisi de böyle kokuyordu. "Bilmem, konuşmadık hiç." "Gerçekten mi?" Peri doğmadan önce herkes ona isim düşünmüştü. En son Deniz abisinin fikri olan, "Peri" ismi konulmuştu kardeşine. Gökalp sadece başını aşağı yukarı salladı. Bal hızla bedenini yanındaki çocuğa çevirerek, "O zaman ben koyayım mi isim? Olur mu? Lütfen, lütfen." demişti heyecanla. Kendi kardeşi Peri'nin ismini o koyamamıştı, bunu kesinlikle o seçmeliydi. Oğlan hafif tebessüm etmişti kızın bu tatlı hâline. "Olur, koy bakalım." Bal, gözlerini gökyüzüne çevirdi, yıldızlar parlıyordu sanki. "Parla." dedi. "Parla olsun, her zaman yıldızlar gibi parlasın. Güneş gibi olsun." diye devam etti heyecanla. Sonra ise gözlerini tekrar ona bakan çocuğa çevirdi. Gökalp ne yıldızlara, ne de güneşe benzetmişti bu ismi. Yanındaki kızın geceye rağmen parlayan bal gözlerine benziyordu bu isim. "Olur." dedi. Aldığı cevap karşısında sevineceği anda akan burnunu çekmişti, hasta olacaktı galiba. Burnunu montunun koluna sürerken, gür bir ses onların ismini bağırmıştı. "Bal! Gökalp!" askerler, çocukları arıyorlardı. Küçük telaşla, "Gökalp, büyüyünce tekrar karşılaşırsak birbirimizi tanımak için bunu sana vermem lazım." dedi parmağındaki yüzüğü çıkartırken, bu yüzükten başka kimsede yoktu. İçinde "Bal Güneş Altuntaş." yazıyordu. Ortasında küçük taşların süslediği koca bir güneş sembolü vardı. İçi beyaz çiçeklere süslenmişti. Altından bir yüzüktü bu. Babasıyla annesi yaptırmıştı. ama ismini bağıran askerlerden telaşa kapıldığı için aklına gelen ilk şeyi karşısındaki çocuğa vermişti. "Sakın kaybetme bunu, hadi sen de bana künyeni ver." Gökalp avucuna konulan yüzüğe bakakalırken telaşa kapılmış, bileğindeki altın, üzerinde G.R.Y yazan künyeyi çıkarttı. Abisi almıştı bunu ona. Bal hemen künyeyi elinden alarak ayaklandı. Arkadan gelen adam, "Buradalar komutanım!" diye bağırdı kapının ordaki kadına. Soğuktan yüzü kızarmış çocukları gören askerler, kocaman bir gülümseme ile ikisini de annelerinin yanına götürmüşlerdi. Gökalp ise hastane koridorunda ayrıldığı bal gözlü kızın verdiği elindeki yüzüğe bakıyordu. Kalbi sıcacıktı. Kaderleri birbirine bir yüzük çevirdi bir künyeyle bağlanırken yıllar sonra yaşayacaklarından habersizlerdi. . . . . Seviliyorsunuuuuzzzz, boooollll sarılmalaaaarrrr. 💛

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

KIRMIZI DOSYA : AŞK +18

read
26.6K
bc

İNFAZ

read
4.8K
bc

Sessiz Çığlık

read
10.2K
bc

Askerin Yaralı Gelini

read
28.0K
bc

Askerin Gelincik Çiçeği

read
34.0K
bc

KIZIL ŞEYTAN (BERDEL) TAMAMLANDI

read
14.5K
bc

KARŞI KOMŞUM Bİ ROMEO

read
7.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook