Eve geldiğimde yemek masasını hazır buldum. Zeynep benim için masayı hazırlasın diye Seher’e haber vermiş olmalıydı. Sanki bir misafir gelecekmiş gibi masa özenle hazırlanmış, bir mum, bir şişe şarap, kadeh bile konmuştu.
Çocuk ve Seher ortalıkta görünmüyordu. Seher ya çocuğu uyutmuştu ya da odasında oyun oynuyorlardı. Üst kata çıktım. Odadan ses gelmiyordu. Ses çıkartmamaya çalışarak kapıyı araladım.
Alacakaranlıktı, balkon kapısından gelen ışık odayı biraz aydınlatıyordu. Çocukla Seher yan yana yatıyorlardı. Seher yüzükoyun yatmıştı. Saçlarından yüzü görünmüyordu. Üzerinde açık renk bir gömlek ve pembe bir külot vardı.
Kalçalarının kıvrımına takıldı gözlerim. Tam kıvamında olduğunu düşündüm. Ne çok büyük ne de küçük, vücuduna uygun. Bir bacağını dizinden kıvırdığı için kalçası hafifçe çıkık duruyordu. Külotu kıçının arasına girmiş çizgisinin bir bölümünü belirginleştirmişti. Doğrusu güzel bir kıçı vardı.
Yavaşça kapıyı kapayıp, yatak odasına doğru yürürken bugüne dek Seher’e hiç alıcı gözle bakmadığımı düşündüm. Evde varlığını belli etmez, zamanının çoğunu çocuğun odasında geçirirdi. Çok nadir ev işlerine yardım ederdi. Temizlik için başka bir kadın geliyordu. Mutfağa da karım kimseyi sokmazdı. Seher’in masa kurduğuna rastlamamıştım.
Üzerimdekileri çıkartmış hızlıca bir duş almak için banyoya yönelmiştim ki Seher’le burun buruna geldik. Tıkırtılarıma uyanmış olmalıydı. Gözlerini ovuşturarak odadan çıkarken beni görmüş, tam bir şey diyecekken donup kalmıştı.
Altına eşofmanımsı bol gri bir bermuda giymişti. Ayakları çıplaktı. “Ne diyordun?” diye soracaktım ki halimin garipliği kafama dank etti.
Çırılçıplaktım. “Nasılsa uyuyorlar” diyerek bornozumu giymemiştim. Telaşla oramı buramı örtmeye çalışacağıma sanki çok doğal bir haldeymişim gibi davranamaya karar verdim. “Evet!” dedim.
Seher bir an gülecek gibi olduysa da bozuntuya vermedi. “Masayı hazırladım. Yemekler de ocağın üstünde, isterseniz ısıtayım, soğumuşlardır ” dedi.
Güzel bir kız, diye aklımdan hızlıca geçirdim. Yüzü, gözleri, bakışları, duruşu… “Duş yapacağım. Sonra bakarız” diye cevap verdim. Tam banyodan içeri giriyordum ki Seher’in “İsterseniz seslenin, sırtınızı sabunlayayım” dediğini duydum.
Teklifini ciddiye almamıştım. Şaka yapıyor olmalıydı. Şimdiye dek benden yana dönüp bakmamıştı bile. O istese de evde karımla ilişkimi bozacak hiçbir hareket yapmazdım. Gerçi şimdiye dek böyle bir olay da olmamıştı. Ama şimdi Fulya vardı. Cemre’yle de bir şeyler yaşanabilirdi. Tabii Seher’in bu sözü de ilginçti. İyi niyetle, hatta usulen söylenmiş bir söze başka anlamlar katmanın gereği yok diye duşa girip yıkanmaya başladım.
Birkaç dakika geçmişti ki kapı çalındı, “gel-me” dememe kalmadan Seher içeri girdi. Duşun altında öylece kalmıştım. Gömleğini, sutyenini, şortunu, külotunu acele etmeden çıkartmış, dikkatlice katlayıp çamaşırlığın üzerine koyduktan sonra duş kabininin kapısını açıp girivermişti.
Tahmin ettiğim gibi güzel bir vücudu vardı. Her şeyi orantılıydı. Göğüsleri, beli, kalçası, bacakları… Kum saati diye tarif edilen vücutlardan… Armutsu memelerini, ince beli, dik ve kalkık kıçı tamamlıyordu. Bacakları pek uzun olmasa da oldukça orantılıydı. Orta boylu, her şeyi yerinde güzel bir kız…
Gözleri gözlerimdeydi. Büyülenmiş ya da düşteymiş gibi bakıyordu. Ensemden tutup başımı kendine çekti, ayakuçlarında biraz yükselip dudaklarımı öpmeye başladı. Öpüşü hem duygu yüklü hem de ustacaydı. Aşkla öpüyordu. Tadını çıkartmamak, karşılık vermemek elde değildi.
Dudaklarımız, dillerimiz birbirine karışıvermişti. Bir elimle diri memesini avuçluyor, diğeriyle sırtını, belini, kıçını okşuyordum. O da çoktan kaskatı kesilmiş olan benimkini sıvazlıyordu.
Yanaklarını, çenesini, boynunu, omzunu öperek aşağıya doğru inmeye başladım. Vücuduna uygun büyüklükteki memelerini emdim, dilimle uçlarını sertleştirdim, küçük ısırıklar attım. Bir yandan da güzel bir üçgen şeklinde tıraş edilmiş kısa kıllarla kaplı kadınlığını okşuyor, parmaklıyordum.
Parmağım ilk dokunduğunda biraz irkilmiş ama biraz okşayınca ıslanmış, çok zorlanmadan içeri almıştı. Başımı aşağı doğru bastırınca göbeğinden öperek aşağı doğru indim. Bir yandan parmaklarken diğer yandan dilimle orasına dokunuyordum. Boşta kalan elimle de kıçını okşuyor, sıkıyordum.
Havasını bulmuş olmalıydı. Dilim her dokunduğunda elektrik almış gibi kıvranıyordu. “Haydi! Haydi!” diye yalvarmaya başlamış, ben yerimde doğrulur doğrulmaz benimkini içeri alıvermişti. Ama o pozisyonda devam etmemiz mümkün değildi.
Sırtını duvara dayayıp bacaklarını belime sarmasını sağladım. Yine de pek ideal bir pozisyonda değildik. Kucağımdan indirmeden duştan çıktım, klozet kapağının üstüne oturdum. Kıçından iki elimle kavradım, Seher de ayaklarının üzerinde inip kalkmaya başladı.
Ritmimizi sonunda bulmuştuk. Başımı iki eliyle kavramış, dudaklarımı emerken işine devam ediyordu. Bir süre sonra “Hemen gelmek istemiyorum” diyerek kalktı, lavabonun kenarına iki eliyle tutunup poposunu bana sundu. Eliyle tutup benimkini orasına yerleştirdi. Pompalarken sert sulu birer armut gibi ele gelen memelerini avuçluyor, ensesini, yanağını, dudaklarını öpüyordum.
Gözleri kapalıydı, gittikçe hızlanıyordu. Kaslarını sıkarak kalçasını kıvırmaya başladığında artık kendimi tutamayacağımı anlamıştım. Nerdeyse aynı anda geldik.
Tekrar duşa girip temizlenmeye başladığımda Seher banyodan çıkmıştı. Eşofmanlarımı giyip yemek masasına oturduğumda saat 10’u geçmişti ve hâlâ karım gelmemişti.
Her zamankinin aksine yemek servisini Seher yapıyordu. Üzerine askılı bir tişört ve mini bir etek giymişti. Saçları ıslak, minik ayakları, güzel bacakları çıplaktı. İçine bir şey giymemiş olmalıydı. Tişörtün altında memeleri bıngıldıyordu.
Yemek servisi yapmak için yanıma geldiğinde elimi eteğinin altına sokup kontrol ettim, külot da yoktu. Ben kıçını okşarken “Yaramazlık yok!” diye kulağıma fısıldayıp gülerek yanımdan kaçtı.
Gerçekten de bu saatten sonra yaramazlık yapacak halim yoktu. Karım birazdan gelirdi. Yine de gözlerim, hatta belki ellerim biraz bayram edebilirdi. Masanın başında oturuyordum. Sağımdaki sandalyeye oturmasını işaret ettim. Bacak bacak üstüne atıp ne diyeceğimi beklercesine gözlerini dikti.
Kalçasına doğru sıyrılmış bacaklarına bir göz atıp ona da bir kadeh kırmızı şarap koydum. Sandalyemi biraz yakınlaştırdım. Kadehlerimizi tokuştururken elimi dizine yerleştirdim. Şarabımı yudumlarken bacağını okşayarak elimi kasığına doğru yavaşça kaydırdım. Beyaz bacaklarının ayva tüylerinde dolaştı parmaklarım. Tam orasına geliyordum ki; eteğinin üzerinden elimi eliyle bastırıp “Yakalanacağız” diye fısıldadı.
Başımla haklısın diye onayladım, karıma “Nerede kaldın?” diye bir mesaj attım. “Bir saatten önce gelemem” diyen cevabını Seher’e doğru eğilip gösterirken elimi eteğinin altına sokmuştum. Boşta kalan elimle de tişörtünün üstünden memesini mıncıklıyordum. Yeni yıkanmış teninden mis gibi sabun kokusu geliyordu.
Bacaklarını gevşetmiş elimin orasına yerleşmesini kolaylaştırmıştı. Avuçladım. Islanmıştı. Parmaklamaya başlayınca oturduğu yerde biraz daha kaykıldı, bacaklarını daha da açtı. İki parmağımı da sonunu kadar almıştı. Gözleri kapalıydı. Başı sandalyeden geriye doğru kaymıştı.
Bir eliyle orasını okşayan elimi diğeriyle memesini sıkan elimi bastırıyordu. Yerimden kalktım, bacaklarının arasında diz çöküp eteğini beline kadar kıvırdım bugün ikinci kez bir kadının önünde diz çöktüğüm geçti aklımdan. Dizimin üzerinde doğrulup eşofmanımı indirdim. Kıçından iki elimle kavrayıp biraz daha çektim.
Hemen benimkini yerleştirdi, iki bacağıyla sardı. İki elimle belinin iki tarafından tuttum. Sadece iki dirseğiyle koltuğun oturma yerinden destek alıyordu. Bütün vücudu havadaydı. Pompalamaya devam ederken belini iyice kavrayıp havalandırıp, halının üzerine yatırdım.
Başı, omuzları yerde, beli havada bir pozisyondaydı, bacaklarını omzuma alıp pompalamaya devam ettim, o da kalçasını kıvırmaya başlamıştı. Benimkini çekmeden, belini tutan ellerimi yavaşça gevşetip halının üzerine iyice yatmasını sağladım. Bacakları, kolları iki yana düşmüş, gözleri kapalı kendini tamamen bana bırakmıştı. Sadece kalçaları ve orasının kasları çalışıyordu. Önce ben, arkadan da o boşaldı. Ama beni bırakmaya niyeti yoktu.
Kollarını boynuma dolamış, bacaklarıyla belimi sarmış, dudaklarıma yumulmuş çalkalamaya devam ediyordu. Benimki de tekrar sertleşmeye başlamıştı. “ah, ahh, ah, ah, ah, a, a, a, a, aaaaa…” diye tekrar ve sesli bir biçimde geldiğinde kapı çalmıştı. Karım gelmiş olmalıydı. Eşofmanımı çekip üst kata banyoya koştuğumda benimki hâlâ kaskatıydı.