Mesai bitimini zor etmiş, hızla eve gitmiştim. Evden içeri girer girmez de mutfakta iş yapmakta olan karımın beline arkadan sarılıvermiş, iki elimle tişörtünün üzerinden memelerini avuçlarken, boynunu, yanaklarını öpmeye başlamıştım. Nadiren de olsa mutfakta çalışırken böyle sarılmalarım olurdu. O da yardımcımız Seher’in evde olduğunu, uslu durmamı söyleyerek beni savuştururdu. Ama bu kez bir şey söylemesine izin vermeye niyetim yoktu. Daha o “Dur! Ne yapıyorsun?” diyemeden eşofmanının altını sıyırmış benimkini bacaklarının arasına daldırıvermiştim. Biraz doğrulup ellerini mutfak tezgâhına dayamıştı. Ben bir yandan dışarıdan onunkine sürttürmeye devam ederken diğer yandan bir elimi tişörtünü içine kaydırmış memesini mıncıklıyor, öbür elimle de orasını parmaklayarak ıslanmasını sağlamaya çalışıyordum.
İyice azdığımı anlamış olmalı ki “Sevgilim, bari mutfağın kapısını kapatalım çocukla Seher’e ses gitmesin” diye kulağıma fısıldadı. Pozisyonu bozmak istemiyordum ama haklıydı. Kapıyı kilitleyip döndüğümde üzerindekileri tamamen çıkartmış, çırılçıplak kalmıştı. Mutfak tezgâhına kıçının kenarıyla oturmasını işaret ettim. Tabureyi alıp önüne oturdum, bacaklarını omzuma yerleştirdim. Bir yandan dilimle derinliklerine dalarken diğer yandan meme uçlarını parmak uçlarımda eziyordum. Neyse ki çok hızlı havaya girerdi. Birkaç dil darbesinden sonra iyice ıslanmıştı. Ayağa kalkıp benimkini ıslak oyuğa yerleştirdim. O da bacaklarıyla belimden sarmıştı. Fulya’yla geçen gün yaptığımızın neredeyse aynısını tekrar ediyorduk. Gözlerimi kapayıp Fulya’yı hayal ederek pompalamayı sürdürdüm. Hayalimde gün boyu orasını burasını göstererek, memelerini sürterek bana çile çektiren Fulya’yı büro masasının üzerinde çatır çatır düzüyordum. Karımla Fulya’nın vücut yapıları hiç benzemiyordu. Karım uzun boylu, yapılı, dolgun ve biçimli vücudu olan bir kadındı. Gözleri, dudakları Türkan Şoray’ınkileri aratmazdı. Neredeyse beline kadar uzattığı kömür karası saçları vardı. Ceylan gibi boynunu, yuvarlak omuzlarını öpmelere doyamazdım. Fulya’nın minik memelerine karşılık Zeynep’inkiler olgun ve dolgundu. Vücuduna göre dar sayılabilecek kalçalarına rağmen orası enine boyuna genişti. Dibine kadar soksam hep bir yerler boş kaldı hissine kapılırdım. Üstelik sevişmeye aktif olarak katılmayı sever, her hareketime karşılık vermek isterdi. Benim pompalamalarıma kalçası ile karşılık vermeye başlayınca daha fazla kendimi tutamayacağımı anlamıştım. Gelmesini beklemeden fışkırtıverdim.
Seher’e ve çocuğa yakalanmayalım diye hızla giyinirken “Söyle bakalım, seni kim azdırdı böyle!” diye şaka yollu soruverdi. Kızarıp bozarmamayı becererek “Sabahtan beri yabancı ortaklara sunum yapıyoruz. Sanırım işin stresinden” diye cevapladım. Cevabım onu da beni de tatmin etmişti. Yanağıma bir öpücük kondurup “Kendini çok yoruyorsun” deyip banyoya yöneldi.
Zeynep’le eski günler
Karımla hep uyumlu bir cinsel hayatımız olmuştu. Üniversitedeyken tanışmış, kısa sürede birbirimize âşık olmuş, cinsellik olmadan aşkın yürümeyeceğini de yine kısa sürede anlamış, öpüşüp koklaşma faslını hızlıca geçip sevişmeye başlamıştık. Evlenene kadar da beş yıl boyunca her fırsatta sevişmiştik. Sevişmeye, öpüşmeye, koklaşmaya hiç itiraz etmezdi. Yeter ki yer ve zaman uygun olsun. Üniversite yıllarında uygun yer ve zaman bulmak pek mümkün olmadığı için iki - üç haftada bir ancak sevişme fırsatı buluyorduk. Her fırsatı da sonuna kadar değerlendiriyor, saatlerce sevişmeden ayrılmıyorduk. Üniversite bitip işe girince bir ev tutacak para kazanmaya başlamıştım. Eskisine göre daha sık buluşuyorduk ama ikimiz de çalıştığımız için ve onun hep vaktinde eve dönmesi gerektiğinden doya doya sevişmelerimizi hafta sonlarına ertelememiz gerekiyordu. O da ailecek yapacak bir işleri yoksa mümkün oluyordu. İş günlerinde sevişmeye on - on beş dakikamız vardı sadece. Bu kısa zaman dilimi Zeynep’i mutlu etmese de itiraz etmiyor, hızlıca havaya girmeyi başarıyordu. Mutfakta makarna suyunun kaynamasını beklerken, salonda çay içerken, banyoda ellerini yıkarken ya da gitmek için holde ayakkabısını, paltosunu giyerken birden şehvete gelir hızlıca sevişirdik. O nedenle bugünkü tavrımı çok garipsememiş olmalıydı.
Gerçi evlendikten sonra böyle acele sevişmelerimiz azalmıştı. İlk yıllar fırsat aramadan istediğimiz zaman, evin istediğimiz yerinde uzun uzun ya da hızlıca, yani nasıl gönlümüz çekerse sevişiyorduk. Bir ara haftanın yedi günü durmadan sevişir olmuştuk. Bu kadar sevişmenin sonuncunda tüm aldığımız önlemlere rağmen karım hamile kalmıştı. Hamileliğin ilk aylarında eski tempoda olmasa da sevişmelerimiz sürmüşse de sonraki aylar bir kâbus gibiydi. Yine de Zeynep’e ihanet etmemiş, çok sıkışınca elle ya da ağızla yardımını talep etmiştim. Çocuk doğup eve bir de yardımcı almak gerekince yatak odasının dışında sevişmeye olanak kalmamıştı. Sanırım ilk kez böyle bir şey yapıyorduk ve yakalanabilirdik diye biraz dert etmesine rağmen karımın bu durumdan keyif aldığını hissetmiştim.
Evlilik, yoğun iş hayatı her şeyi monotonlaştırıyordu. Hele herkes yattıktan sonra sadece yatak odasında sevişme zorunluluğu iyice işin tadını kaçırmıştı. Zeki bir kadın olan Zeynep durumun farkındaydı. İç gıcıklayan iç çamaşırları, gecelikler alarak, çeşitli fanteziler yaratarak bu monotonluğu aşmaya, eski heyecanı yakalamaya çalışıyordu. Fulya ile sevişmesem eskisi kadar olmasa da iyi bir cinsel hayatımız var diyebilirdim. Ama Fulya tek hamlede her şeyi yerle bir edivermişti.
O gece sabaha kadar Fulya’nın bugün yaptığı garip hareketlerin anlamını, ilişkimizin nasıl gelişebileceğini düşündüm. En iyisi yolun başında vazgeçmekti. Sabah bir kenara çekip konuşmaya karar verdim. Hatta “kahvaltıda buluşalım” diye bir mesaj da attım. O da saniye sektirmeden “Olur?” diye cevap verdi. Ama içimdeki şeytan devamlı dürtüyor, “fırsatı yakalamışken değerlendir” diyordu. Birkaç kez daha kimseye çaktırmadan buluşsak, doya doya sevişsek ne zararı olurdu ki… İyi olurdu ama böyle sürmezdi, mutlaka karım ya da onun kocası hissederdi. Benim cingöz sekreterim Ayten ise Fulya’nın hallerinden çoktan aramızda bir şeyler dönmüş olduğunu fark etmiş olmalıydı. Ama şeytanım “fark etse ne olur," diyordu. Hem onun da sırası gelmedi mi? Onun sırası geldi de geçti, diye geçirdim içimden. O da birçok sekreter gibi bir zamanlar patronuna yani bana âşık olmuş, bin bir türlü cilve ile aklımı çelmeye çalışmıştı. Neyse ki benden karşılık bulamayacağını anlayıp bu sevdasını içine gömmeyi başarmıştı da bir kazaya uğramadan badireyi atlatmıştım. O zaman da şeytanım “Fırsat ayağına gelmiş, tepiyorsun” diye az başımın etini yememişti.
Güç bela sabahı etmiştim. Banyodaydım. Hazırlandıktan sonra ararım, kahvaltı için nerede buluşacağımızı kararlaştırırız diye düşünüyordum. Daha banyodan çıkmadan “Fulya’dan mesaj var” diyerek karım kapıdan telefonu uzattı. Ekranda “kahvaltıya eve bekliyorum” mesajı ışıldıyordu. Neyse, karım “iş günü ne kahvaltısı?” diye sormamıştı.
Eve çağırması ilginçti. Yoksa o da sabaha kadar kıvranıp durmuş muydu? Şeytanımın herhangi bir şey söylemesine gerek kalmadan havaya girmiştim. Evet, birkaç kaçamaktan bir şey olmazdı. Ayağıma gelen fırsatı tepmeyecektim.