Fulyalar tamamı müstakil evlerden oluşan bir sitede bahçeli, güzel bir evde oturuyorlardı. İki katlı evin arka bahçesi oldukça genişti. Yemekleri genellikle bahçede yiyorlardı. Yol boyu nasıl sevişeceğimizi hayal ettim. Bahçede çimenlerin üzerinde ya da iki kişilik salıncaklı koltukta sevişebilir miyiz, diye aklımdan geçirerek arabayı park edip kapıyı çaldım.
Fulya yeni banyodan çıkmış olmalıydı. Saçları ıslaktı. Üzerinde belini, göbeğini açıkta bırakan bir beden bol kısa bir tişört vardı. İçine bir şey giymediği incecik penyenin altından hemen göze çarpan meme uçlarından anlaşılıyordu. Hareket ettikçe tişört da hareket ediyor, geniş dekoltesi omuzları arasında gidip gelerek hoş bir görünüm oluşturuyordu. Altında çok dar ve kısa bir şort vardı. Açık renk şortu o kadar kısaydı ki büyük poposunun yanakları iki yandan dışa taşmış hoş birer oval oluşturmuşlardı.
Bacaklarının oldukça kalın olduğunu ama geniş kalçalarının bu durumu fark ettirmediğini geçirdim içimden. Vücudunun üst kısmı ile alt kısmı birbiriyle uyumsuzdu. Dar omuzlar, incecik sopa gibi kollar, küçük memeler kalın sayılabilecek beli, geniş kalçaları ve demin dikkatimi çeken kalın etli bacakları ile tezat oluşturuyordu. Hafta sonu plaja gitmeye gerek kalmamıştı, her şeyi ortada önümde salınıyordu.
Uzun, loş koridordan sonra salon bembeyazlığı ile bir an insanın gözünü alıyordu. Hemen her şey beyazın çeşitli tonlarındaydı. Salona girince bana bahçeyi işaret edip “Sen git, ben çayları getiriyorum,” dedi. Bahçeye adım attığım anda da kahvaltı masasında kızarmış ekmeğine tereyağı süren kocası ile göz göze geldik. Ben mosmor olmuş olmalıydım. Keyifle yerinden fırladı, sarılıp yanaklarımdan öptükten sonra yanındaki sandalyeye buyur etti.
“Kahvaltıda buluşalım” mesajımı gece yatakta birlikte görmüşler. O da Fulya’ya beni eve çağırmasını teklif etmiş. İşi şakaya vurup geçiştirmeye çalışsam da iş günü birlikte kahvaltı etme teklifimin nedenini merak ettiği sorusunu ikincisinde es geçememiştim.
Ben “işle ilgili önemli gelişmeler var, herkesin ortasında konuşamazdık” diye gevelerken Fulya sürekli mutfağa gidip gelerek kendini bol bol sergiliyor, ben de kocasına çaktırmamaya çalışarak onu izliyordum. Neyse ki adam hiperaktifti. Kahvaltı ederken bir yandan sürekli telefonundan mesajları kontrol ediyor, arada masadaki gazeteye göz atıyor ve tüm bunların yanında bana da laf yetiştiriyordu.
Fulya hafif paytak, daha doğrusu mankenlerin kedi yürüyüşü dedikleri tarzda, kıçını arkaya doğru çıkartarak yürüyordu böylece armutsu bedeninde geniş kalçaları ilginç bir devinim de sağlamış oluyordu. Bu sırada ben Fulya’nın kıçıyla beli arasında pek hoş venüs gamzeleri olduğunu bile keşfetmiştim. Önden görünüm de hiç fena değildi. Arkadan poposunun arasına giren mikro şort önden de orasının dudaklarının arasına yerleşmişti. Şortun altına hiçbir şey giymediğini anlamakla kalmıyor, dışarı bir şey sarkmasa da orasının genel hatlarıyla şeklini de görebiliyordunuz.
Kahvaltı boyunca Fulya tek bir laf bile etmemiş, bakışlarımız bir an için bile karşılaşmamıştı. Sanki her gün birlikte kahvaltı ediyorduk da lafları tüketmiş, bir an önce yiyip kalkmak için hiç konuşmadan tıkınıyorduk. Doğrusu kahvaltı masasında da yok yoktu. Fulya arada omlet, yağda kızarmış sucuk, kızarmış ekmekler, hatta baklava ile masayı takviye etmişti.
Fulya kocasını yolcu ettikten sonra da bana yokmuşum gibi davranmaya devam etti. Sessizce masadakileri mutfağa taşıyordu. Sinirim tepeme çıkmak üzereydi. Ya “Sen ne yapıyorsun?” diye haykıracaktım ya da dudaklarına yumulacaktım.
Önümdeki tabağı almak için uzandığında zorlanmadan kırabileceğim incelikteki bileğini kavradım. O buz gibi bir suratla bakıp, kolunu kurtarmaya çalışırken öbür elimle diğer bileğini de tutmuştum. Bileklerinden kendime doğru çekerken dişlerini sıkmış direnmeye çalışıyordu. Bir anlığına çekmeyi bırakınca dengesini kaybedip yere, çimlerin üzerine yuvarlandı.
Kalkmasına fırsat vermeden üzerine atladım. Karşı koymaya çalışan iki kolunu ellerimle iki yandan bastırıp dudaklarına daldım. Başını bir sağa bir sola çevirip benden kurtulmaya çalıştıysa da vücudumla abanınca direnci kırıldı.
Önce yüzünün her tarafına aralıksız kondurduğum öpücüklerime karşı koymamaya başladı, nihayet sımsıkı kapalı ince dudaklarının mührü çözüldü ve kısa bir süre sonra da karşılık vermeye başladı.
Bu arada altımdaki vücudu da, kolları da rahatlamıştı. Diliyle ağzımın içinde araştırmalar başladığında bacakları gevşedi, iki yana doğru açıldı. Çenesini, boynunu öperken “Komşular görecek!” diye fısıldadı. “Görsün” diye tıslayıp dudaklarına yumuldum.
Serbest kalan elleriyle başımı kavramış o da aynı hırsla öpüşüme cevap vermeye başlamıştı ki telefon çalmaya başladı. Zil sesinden anlaşıldığına göre karım arıyordu. Cevap vermezsem başım belaya girerdi. Cevap vermeye kalkarsam da bu güzel pozisyon bozulur ve belki de sevişme tamamen sona ererdi.
Hafifçe yana kaydım, telefona “alo” derken boşta kalan elimi Fulya’nın şortunun içine daldırdım, şort o kadar dardı ki elim bir yana parmağımın ucu bile girecek gibi görünmüyordu. Şortunun fermuarını açıp işimi kolaylaştırdı. Ben orasını avuçlarken başını geriye atıp gözlerini yummuş, kalçasını kaydırıp parmağımın daha derinlere girebilmesini sağlayacak bir ortam hazırlamıştı.
Zeynep her zamanki gibi uygun olup olmadığımı sormak gereği duymadan işiyle ilgili bir sorunu anlatmaya başlamıştı. Artık en az on dakika anlatırdı. Bu arada orta parmağım Fulya’nın iyice ıslanmış ve kayganlaşmış derinliklerinde epeyce yol almıştı.
Fulya pozisyonu bozmadan şortunu çıkarttı bacaklarını kendine doğru çekerek orasını iyice açtı. Bir parmağımı kıçına doğru kaydırırken ikinci bir parmağı daha içeri alabilir mi, diye içimden geçiriyordum ki karım “sen beni dinlemiyorsun” galiba dedi. Fulya’yı parmaklamaya öylesine dalmıştım ki her zamanki dinlediğimi belirten “hıı.. evet… eee…” gibi sesleri çıkartamamıştım.
“Yoo… dinliyorum!” demem tatmin etmemiş olmalı ki Zeynep sinirli bir sesle “Sen neredesin?” diye sordu. “İşe doğru gidiyorum, trafik çok yoğun” diye cevap verdim. Bu sözlerim Fulya’yı daldığı zevk uykusundan uyandırmış olmalı ki parmaklarımın bulundukları yerden çıkmasını önlemek için bacaklarının arasında kolumu sıkarak yattığı yerde hafifçe döndü, fermuarımı indirip benimkini çıkarttı, avuçladı, emmeye başladı.
O küçücük ağzıyla ve avuçlarıyla öyle mükemmel şeyler yapıyordu ki artık karıma cevap vermem mümkün değildi. “Polis” dedim ve telefonu kapadım. Bu hareket bana en az yarım saat kazandırırdı. Sonrasında “Nihayet işe geldim, ne diyordun?” diye aramam yeterliydi.