Bölüm
BÖLÜM 1
"... Bugünkü uçuşumuz bazı sebeplerden dolayı yaklaşık 90 dakika gecikmeli gerçekleştirilecektir. Tahmini kalkış saatimiz 03:00'dır. Gecikme sebebiyle siz sayın yolcularımızdan özür dileriz."
Zeynep anonsu duyduğunda kör talihine bilmem kaçıncı kez içten bir şekilde sövdü. Buraya hiç gelmemeliydim diye geçirdi içinden bir kez daha.
Kuzeni Selim ile birlikte iki gün önce Selim'in kuzeni olan Eda'nın düğünü için Malatya'ya gelmişti. Daha bu topraklara adımını attığı anda ne kadar yanlış bir karar verdiğini anlamıştı çünkü havaalanından bagajını alıp çıktığı an elinde taptaze kahve tutan bir adam ile çarpışmış göğsünden karnına kadar durduk yere üçüncü dereceden bir yanığa sahip olmuştu.
Çarpıştığı adamın gözleriyle buluştuğunda gözleri, içini bambaşka bir ateş sarmıştı. Zeynep bunu o an öfke olarak yorumlasa da, aslında içten içe kapkara gözlere sahip o adamdan etkilendiğini biliyordu. Tek sorun henüz bunu kabul etmek için hazır olmadığıydı.
Zaten kendisinden özür dilemeye bile gereksinim duymayan, neredeyse kahvesini ziyan ettiği için kendisine kızacak olan o adamı bir daha göreceğini de sanmıyordu. Bu yüzden çok fazla bu konu üstünde durmadan kendisini bekleyen ve sakinleştirmeye çalışan kuzeni Selim'in peşine takılıp Eda'nın evine gitmek için taksiye binmişti.
Hiçbiri yetmiyormuş gibi Eda ailesinden çekindiği için Zeynep'in geleceğini bildirmemişti ve bu da onu gören Selim'in dayısının ve yengesinin davetsiz geldiğini düşündükleri için çekinmeden sundukları nefret dolu bakışlarını sırtlamasına sebep olmuştu.
Zeynep ailesini henüz on yaşındayken kaybettiği için Selim'in babası olan amcasının evinde yaşamaya başlamıştı. Acısını unutmak adına ergenlik yıllarında biraz dağıtmış olabilirdi. Tamam. Buna belki biraz demek hafif kaçabilirdi. Baya dağıtmıştı, amcasına ve kendisinden hiç mi hiç hoşlanmayan yengesine inat bir dönem erkek gibi kestirdiği saçları, kulaklarındaki sayısız küpeleri ve yeşil gözlerini hapis alan simsiyah sürmeleri ile oldukça dikkat çekmişti. Yaşı tutmamasına rağmen girmeye çalıştığı barlar, zorla gittiği okulda sürekli ettiği kavgalar ve tabi bir de erkek arkadaşlar... hepsi ailede Zeynep'in mimlenmesi için yeterli olmuştu. Hoş, o erkek arkadaşların hiçbiri sevgilisi değildi. Ama bunu kimsenin bilmesine gerek duymamıştı. Aksine öyle düşünmeleri işine gelmişti.
Ama tüm bunlar seneler öncesinde kalmıştı. Üniversiteye başladığı yıl, saçlarını uzatmaya başlamış, kulağındaki deli saçması küpelerden kurtulmuş, siyah kıyafetlerin yerini yavaş yavaş renkli olanlar almaya başlamıştı. Çünkü bu çabaların boş olduğunu fark etmişti. Yaptığı hiçbir şey annesini ve babasını geri getirmeyecekti. Böyle giderse kendisini aslında hiç istemediği ortamlarda tehlikeye atmaktan başka bir şey yapmış olmayacaktı.
Annesi ve babası yaşasalardı, Zeynep'in o halinden utanırlardı. Doktor olan annesi ve avukat olan babası kızlarının büyüyüp okumasını ve bir meslek sahibi olmasını dilerlerdi. Zeynep anılarından hatırladığı kadarıyla böyle dileyeceklerini düşündüğü için kendisini düzeltmek için büyük uğraş veriyordu tam dört senedir. Ancak herkes onu o kötü haliyle anımsamak istiyordu.
Bekleme salonundaki koltukta başını Selim'in omzuna yaslarken içinden omuz silkti kendi kendine. Kim ne düşünürse düşünsün dedi içinden. Dış görünümü değişmiş, daha hanım hanımcık bir görünüme sahip olabilirdi ancak hala içinde o umursamaz genç kızı yaşatıyordu. Bir umursamaya başlarsa gerisinin geleceğini bildiğinden onu yollamaya cesaret edemiyordu.
"Nerelere daldın gittin, sarı?"
Zeynep yasladığı omzun sahibinin yüzüne bakma gereksinimi duymadığından başını yerinden kıpırdatmadı. "Hiç... Düşünüyordum sadece."
"Ne düşünüyordun bakalım?" diye sordu Selim kendinden sadece beş ay küçük kuzenine. Zeynep ile aynı evde büyümüşlerdi Selim. Hiçbir zaman kardeş gibi olmamışlardı. Hatta çok uzun yıllar düşman olmuşlardı birbirlerine. Ancak aynı liseye gittikleri günden beri birbirlerinden ayrılmayan sıkı dostlar olmuşlardı. Hala arasıra kedi köpek gibi didişseler de birbirlerinin en yakın arkadaşı olmaktan hiç vazgeçmemişlerdi, yaklaşık yedi senedir bu böyleydi. Bunu değiştirmek için annesi Yelda oldukça uğraşmıştı. Nedense annesi kuzenini hiç sevmemişti. Selim bunu hiçbir zaman tam olarak anlayamasa da kendisini etkilemesine izin vermemişti. Kendinden üç yaş küçük olan kardeşi Selin uzun seneler annesinin etkisinde kalmış, Zeynep'e kök söktürmeye uğraşmıştı zaten. Ancak Selim kız kardeşine bile engel olmuş ve sonunda onu da kendi tarafına çekmeyi de Zeynep'i sevdirmeyi de başarmıştı.
"Çok şey... Belki de hiçbir şey..." Selim Zeynep'in verdiği yanıtı duyduğunda beklemenin kendisine yaramadığına kanaat getirmişti. Çünkü beklerken o da Zeynep gibi olmuş, kumkuman kuşları gibi düşüncelere dalar olmuştu.
"Biraz daha açık ol, sarı. Canım sıkıldı burada beklemekten zaten. Bir de oturup senin bilmece gibi sözlerinle uğraşamayacağım."
"Sana uyup buraya geldiğim için bin pişmanken bir de beni tersleme istersen." dedi Zeynep sonunda kafasını dakikalardır yasladığı omuzdan kaldırırken.
"Terslersem ne olur?" dediğinde Selim, tek kaşını kaldıran genç kızın bakışlarını görünce hemen geri adım attı ve iki elini birden teslim olurmuş gibi havaya kaldırarak konuşmasına kaldığı yerden devam etti. "Tamam. Tamam. Sadece bir şansımı denemek istemiştim. Sen bilmece gibi konuşmaya devam et, sarım benim. Ben seni dinlerim."
Zeynep yanağını sıkıştıran parmakları savarken bile gülümsüyordu. Kendisini en karamsar anlarında bile güldürebildiği için seviyordu Selim'i belki de. Ya da her daim yanında olduğu için. Özellikle de kendisini herkes kınarken sadece yanında o olduğu içindi. Yıllardır henüz bu konuda bir karara varamamıştı.
"Hala neden sana uyup buralara geldiğimi sorguluyordum." Dedi yüzündeki gülümseme silinirken. "İstenmediğini bile bile insan onca yolu gelir mi?"
"Yapma, sarı. Yengemi biliyorsun, o zaten değişik bir kadın. Ona aldırmamayı öğrenmelisin. Ayrıca düğününe gelmemiş olsaydın, Eda çok üzülürdü. Hem sana da bir değişiklik oldu, fena mı?"
"Evet. Final haftasından önce aksiliklerle dolu bir yolculuk iyi geldi, doğrusu." Diyerek sırtını tekrar oturduğu sandalyeye yasladı ve kollarını göğsünün altında bağladı.
"Sen karamsarsan ben ne yapayım? Belayı sen çağırıyorsun." Dedi Selim onun taklidini yapıp kollarını göğsünde bağlarken. "Yaklaşık yedi yüz elli bin adet insanın içinde gittin seni yakan insanı düğünde tekrar bulduysan benim suçum ne?"
"Lütfen, Selim. Sakın bana o günü hatırlatma." Dedi Zeynep sinirle. "Bahtsız olduğumu zaten biliyorum. Bir hatırlatmaya ihtiyacım yok."
Selim çoktan düğün günü olan kaza anını anımsamış kahkahalarla gülmeye başlamıştı bile. Yani Zeynep'in uyarısı oldukça geç kalmıştı. "Ya, nasıl unuturum ki ben o günü? Seni o pastanın üstünde gördüğümde gülmekten ölmediysem yakın bir zamanda öleceğimi hiç sanmıyorum."
"Selim." Dedi tekrar Zeynep uyarıcı bir tonda. Zeynep başına gelenlerin hiçbiri yetmiyormuş gibi düğünden bir saat önce düğün salonunda havaalanında çarpıştığı adamla karşılaşmıştı. Buna karşılaşmak denirse tabi.
Zeynep telaşla gelin odasından çıkmış çiçeğini evde unuttuğu için ağlayan gelinin çiçeğini alması için Selim'i bulmak için salonun kapısına doğru koşuyordu. Eda yüzünden öyle bir panik duruma geçmişti ki ne yan taraftan kendisine doğru yaklaşan pasta arabasını görebilmiş ne de karşıdan kendisine doğru gelen adamı fark etmişti. Ta ki pastayla birlikte kendisini yerde yatarken bulana kadar.
Saçı, elbisesi ve elleri krem şantiye bulanmışken öfkeyle ayağa kalkmaya çalıştığından kayıp tekrar düşmüş, ziyan olan pastayı sanki mümkünmüş gibi iyice ziyan etmişti. Dimyat'a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak bu olsa gerekti.
Sonunda başını kaldırıp kendisine çarpan şeye baktığında artık talihinin kesinlikle Altı Nokta Körler Derneğine üye olabilecek körlüğe sahip olduğundan emin oldu. Böyle bir kader, böyle bir şans olması mümkün değildi. Çünkü kendisine çarpıp düşüren havaalanında kendisini yakan adamdan başkası değildi.
Oysa Zeynep emindi; adını bile bilmediği bu adamla bir daha asla karşılaşmayacağından. Ama kadere bakın ki, şimdi tam karşısında duruyordu. Üstelik yine suçlayan bakışlarını Zeynep'e yöneltmişti. Sanki Zeynep'in dikkatsiz olmaktan başka bir suçu varmış gibi.
Yaşanan bu kazadan sonraki dakikalar Zeynep ve Eda'nın yakınında kalan tüm insanlar için zulüm olmuştu. Gelin çiçeğini evde unuttu diye kahrolan gelin, nikah şahidinin, yani Zeynep'in halini görünce deliye dönmüştü. Takdir edersiniz ki; ona pastanın da mahvolduğunu söylemek hiç kolay olmamıştı.
Neyse ki o her şeyi mahveden adam geniş bir çevreye ve hatırı sayılır bir variyete sahipti de, düğün başladıktan sadece yarım saat içinde düğün salonuna idare edilir bir pasta getirtmeyi başarmıştı. Zeynep içten içe hala adını öğrenmeye gereksinim duymadığı adama minnet duyduysa da bunu ona söylemek aklının ucundan bile geçmemişti. Zaten düşme olayından sonra yaptıkları küçük tartışmanın ardından Zeynep, Selim'in güç bela bulduğu elbiseyi giymekle ve temizlenmekle meşgul olmuş, düğün boyunca da o adamla karşılaşmamıştı.
Aslında Zeynep dikkatsizdi bu kez. Bütün düğün boyunca kendisinden gözlerini ayırmayan adamı fark edemeyecek kadar meşguldü Eda'ya kendisini affettirmek ve de bir hata daha yaparak dikkatleri kendi üzerine çekmemek için çaba sarf etmekle.
"Tamam, tamam." Dedi Selim ağzında bir fermuar varmış da onu kapatıyormuş gibi yaparken. "Sustum. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim; ömrüm boyunca senin o halini bir daha asla unutmayacağım."
Selim cep telefonuyla o anı ölümsüzleştirmediğine hayıflanacakken Zeynep'in uyarı dolu bakışlarını görünce artık gerçekten susması gerektiğini fark etti ve gerçekten fermuarı çekip uçağın bekleme süresini doldurmak için beklemeye koyuldu.
Tam ikili suskunluğa bürünmüşken bekleme salonuna birileri oldukça havalı bir giriş yaptı. Zeynep bile oynadığı telefondan gözlerini ayırıp kafasını kaldırmış içeri giren takım elbiseli adamlara bakmıştı.
Önde giden adamı Zeynep ancak yandan görebiliyordu. Ancak buna rağmen yürüyüşüne, duruşuna ve hatta adımlarına bile hayran kalmıştı. Takım elbisesiyle tezat oluşturan bir duruşu vardı adamın. Bir eli tüm kuralları çiğnercesine pantolonun cebindeyken diğeri takım elbisesiyle aynı renkte olan siyah telefonu tutuyordu.
Arkadakilerin koruma olduğunu fark etti birden Zeynep. Kimdi ki bu adam? Neden korumalar ile geziyordu? Zeynep'in tüm dikkati ve merakı adamdayken birden uçuş ekibinin de harekete geçtiğini fark etti. Ne hikmetse daha gecikmenin yarım saatten daha fazla süresi varken, ortalık birden hareketlenmişti. Yapılan anons Zeynep'in şüphelerini destekler nitelikteydi, çünkü uçağın uçuşa hazır olduğunu söylüyordu anons yapan kadın sesi.
Şaka gibi gözükse de gerçekti işte! İlk yapılan anonsta bahsedilen 'bazı aksaklıklar' bu adamın uçağa geç kalmış olmasıydı. Resmen kim olduğuna dair en ufak bir fikri olmadığı bu adam yüzünden bir uçak dolusu insan bir saat beklemişlerdi.
Tam öfkeyle ayağa kalktığı sırada gördü Zeynep; o adamın kendisine iki kez çarpan adam olduğunu. "Yok artık."
***
"Şart mı gelmem?"
"Abi, o nasıl soru öyle?" diye yakındı Bahadır abisine. Ertesi gün düğünü vardı ve abisi hala gelmesinin gerekli olup olmadığını soruyordu. "Elbette şart. Ömrümde sadece bir kez evlenmeyi planlıyorum ve sen de geleceksin. Yoksa bir daha asla yüzüne bakmam, haberin olsun."
"Tamam, tamam." Dedi Baran kardeşine. "Hemen Ceren gibi tavır yapma bana. ben de kardeşimin düğününe gelmeyi istiyorum elbette. Ama olayların kaçınılmaz olacağını da sen biliyorsun. Unutmamışsındır oradan buraya nasıl ve neden geldiğimi!"
Abisinin sertleşen ve gürleşen sesini duyduğunda kanı dondu Bahadır'ın. Abisini severdi, sayardı ancak onun o deli tarafından da korkardı. Zaten doğuda bu öğretilirdi çocuklara. Büyüklerini sev, say ama aynı zamanda kork derlerdi. Bahadır'a da öyle söylenmişti. Ancak Bahadır bir başka korkardı abisinden. Onun gözü dönmüş halini yıllar içinde birkaç kez görmüş ve bir daha abisinin o tarafını görmek istemediğine karar vermişti.
"Elbette unutmadım. Ama yaşanan husumetleri en azından düğün günümde unutmak, bir kenara bırakmak istiyorum."
"İnan bunu ben de istiyorum. Ancak onlar..." dedi Baran ve sustu. Yıllardır düşmanı olduğu aile hakkında konuşmak bile onu rahatsız ediyordu. Onları ve yaşananları yok saymak daha iyi geliyordu, daha iyi hissettiriyordu.
"Düğünden hemen önce gelir, düğünden hemen sonra da dönersin. Olmaz mı?"
"Olur, kardeşim. Olur. Sen istersin de ben oldurmam mı?"
"Oldurursun abilerin hası!" dedi Bahadır abisini ikna etmenin verdiği keyif ve neşeyle. "Sen bizim için canını bile verirsin. Bilirim. Aynı bizim de senin için canımızı vereceğimiz gibi."
"Hadi artık ben kapatayım da sen de bekarlığa veda partine geri dön ve bekarlığının son gecesinin tadını çıkar. Ama dikkat et. Kendini son dakikada tehlikeye atma sakın!"
"Tamam. Merak etme sen beni." Dedi ve abisini geçmişin hayaletleri ile tek başına bırakarak telefonu kapattı.
Bahadır telefonu kapatıp eğlenceye geri dönünce daha az önce aklına üşüşen anılardan sıyrılmıştı sıyrılmasına ancak Baran için durum o kadar basit değildi. Aksine çok zordu. Bahadır'a kızmıyordu bile olanları kendisine anımsattığı için. Kendisi zaten sürekli o hayaletlerle o cehennemde yaşıyordu.
Tıklatılan kapı sesini duyduğunda Baran hayaletleri kafasındaki odaya kilitleyip kendini toparladı ve sert çıkan sesiyle "Girin." Diye seslendi.
"Abi, beklediğin adamlar geldi." Dedi içeri giren Kurtuluş. Kurtuluş, Baran'ın sağ koluydu. Daha Malatya'dan İstanbul'a adımını atmadan yanına almıştı Baran, Kurtuluş'u. Her anında yanında olmuş, destekçisi olmuştu ve tabi sırdaşı da olmuştu.
"Gelsinler, bakalım." Dedi Baran koltuğuna iyice kurulurken. "He, aklımdayken söyleyeyim. Yarın sabah Malatya'ya gidiyoruz. Gerekli ayarlamaları yap."
Baran önündeki kağıtlara dikkatini vermeden hemen önce görmüştü Kurtuluş'un gerilen yüzünü. O da biliyordu hayaletleri, cehennemi, kanı...
"Tamam abi. O iş bende. Sen merak etme."
"Etmiyorum zaten." Dediğinde çoktan beklediği adamlar içeriye girmişlerdi. "Buyurun, beyler." Diyerek önündeki koltukları gösterdi, ancak ayağa kalkmamıştı Baran. Bu onun en büyük taktiğiydi, bu onun güç gösterisiydi.
Kocaman çalışma odasında sayılacak kadar az eşya ve kocaman bir çalışma masası vardı. Tabi bir de kocaman bir makam koltuğu. Baran bu koltuğa kurur, misafirlerini çok nadir ayağa kalkarak karşılardı. Patronun kim olduğunu daha odadan içeri girdikleri anda gösterirdi Baran misafirlerine. Bu hareketi çoğu zaman karşısındaki adamları hayal kırıklığına uğratır, ne yapacaklarını şaşırtırdı. Ve tüm bunlar Baran'a tarifi mümkün olmayan bir haz verirdi.
Baran tekrar aynı hazla dolarken iş toplantısını yapmaya koyuldu. İşinin ona getirdiği güçten ve paradan dolayı mutlu olsa da artık yorgun olduğunu hissediyordu. Senelerdir soluksuz sahip olduğu güç için çalışıyordu. Para bile umurunda değildi aslında. Parayı sadece gücü var ettiği için seviyordu. Şu ihtiyacı olan güçten bir vazgeçebilse, işten güçten hepsinden geçip gidecekti. Canına tak ettirecek kadar sıkılmış ve yorulmuştu; bu pis işlerle ve kendisinin zekasının yarısına bile sahip olmayan aşağılık heriflerle çalışmaktan.
Ama çaresizdi. Bu onun kaderiydi. Kader ona dur diyene kadar, lütfedip kendisine özgürlüğünü sunana kadar yıllardır yaptığı gibi katlanacaktı durumuna, işine... Kardeşleri olmasa kendi canının en ufak bir kıymeti yoktu gözünde. Ancak kardeş kaybetmenin ne demek olduğunu, insanın canından can almak olduğunu bildiğinden her şeye katlanmaya razıydı Baran. Bir kardeş vermişti. Bir tane daha vermeye niyeti yoktu.
Zeynep, Malatya'dan İstanbul'a yaptıkları yolculuk boyunca söylenip durmuştu. Selim'in konfor sevdası sebebiyle ikili uçağın üst sınıf bölümünde yer almıştı. Aslında Zeynep için bu problem değildi, ta ki o uyuz olduğu adam ile yan yana oturana kadar. Aslında tam yan yana düşmüş de değillerdi, aralarında geniş bir koridor bulunuyordu. Ancak bu bile Zeynep'in biran evvel bu yolculuğun sona ermesini istemesine engel olmuyordu.
Nefes bile almadan haktan hukuktan gem vururken Zeynep gitgide hırçınlaşıyordu, aralarındaki koridora rağmen genzini yakan erkeksi koku yüzünden. Tertemiz kokuyordu adam, hayatında ilk kez bir erkek kokusunu doya doya içine çekmek istiyordu. Bu bile sinirlenmesi için yeterli sebepmiş gibi gözükmüştü Zeynep'e. Kim olduğunu, neden bu kadar hürmet gördüğünü bile bilmediği bu adamdan etkilenmesi Zeynep'in sinirlerini bozuyordu.
Belirsizliklerden en az haksızlıklardan nefret ettiği kadar nefret ederdi Zeynep. Ya siyahtı ya beyaz. Gri yoktu Zeynep için. Hatta siyah bile olamazdı. Tehlikeler tehlikeliydi Zeynep gibi iyi olmak konusunda çabalayan insanlar için. Kendisini çağırıp duran belalara çoktan hayır demişti Zeynep. Şimdi bu adamın karanlığına ve belirsizliğine çekilemezdi. Yapamazdı.
"Bir sus artık, be kadın!" diye gürleyen erkek sesini duyduğunda mecburen dırdırına ara vermek zorunda kaldı. Kendisine sus diye emir verildiği için değil, böylesine kaba bir çıkışı beklemediği için. "Yuh!" dedi içinden Zeynep "Kaba olunur da bu kadar da olunmaz ki!"
"Bana mı diyorsunuz?" diye sordu adamın kara gözleri ile kendilerininkini buluşturduğunda şaşkınlığını gizlemeye gerek bile duymamıştı.
"Sana diyorum tabi ki. Uçağa bindiğimizden beri susmayan başka bir kadın görebiliyor musun?"
Adamın açık sözlülüğü karşısında Zeynep daha da şaşırdıysa da bu geri adım atması için yeterli değildi. Zeynep avukattı. Bu mesleği seçmesindeki en büyük etken çenesinin düşüklüğüydü. Selim'in dediği gibi "Laf ebesi"ydi Zeynep. Şimdi karşısındaki adama pabuç bırakacak değildi, tabi o kara gözlerden kendisine doğru ılık ılık akan şeyi göz ardı etmeyi başarabilirse.
"Siz kim oluyorsunuz da bana susmamı söylüyorsunuz? Hem benimle nasıl böyle kaba konuşursunuz?"
"Sana kim olduğumu söyleyeyim, küçük hanım. Ben bu yolculuğun biran evvel bitmesini dileyen bir adamım. Hem de senin yüzünden. Kafamı şişirdin dırdırınla."
Zeynep ağzı açık bir halde adamı dinledi. Biran için ne diyeceğini bilemediyse de altta kalmaya niyeti olmadığından hemen cevabını yapıştırdı.
"Söylediklerimden rahatsız oluyorsanız dinlemeyin."
"O kadar yüksek sesle konuşuyorsun ki dinlemek zorunda kalıyorum. Daha önce birçok kadın gördüm ancak senin gibi; makineli tüfek gibi konuşanını hiç görmemiştim." Zeynep nedense bu koskoca cümlede tek bir kısma takılı kalmıştı; 'birçok kadın'. Zeynep, 'Tabi ya...' diye geçirdi içinden. Emindi bu adamın birçok kadın tanıdığından, hem de onları yakınen tanıdığından. Ama emin olamadığı ve anlamadığı bunun neden canını böylesine sıktığıydı. Neden midesinin böyle kasıldığını anlayamıyordu. Ne olmuştu adam birçok kadın tanıyorsa? Zeynep'e neydi?
"Üzüldüm sizin adınıza; tanıdığınız her kadın boş bir kafatasıyla gezdiği için."
"Bunu senin gibi sarışın bir kadın söylemeseydi, zeki olduğunu düşünüyor derdim." Dediğinde adam Zeynep'in mermerleri anımsatan bembeyaz teni yanaklarından göğsüne kadar kıpkırmızı oldu sinirinden. Adamın yakasına yapışmamak için kendini zor tutuyordu. Bir dakika dedi yine kendi kendine. Laf ebesi olan benim, o değil.
"Beyefendi." Dedi biraz yüksek sesle. Oturdukları özel bölmedeki her insanın kendisini duymasını istiyordu. "Beni, bütün bir uçak dolusu insanı sırf keyfinden ve sahip olduğu güç yüzünden bekleten insanı eleştirdiğim için mi aşağılamaya çalışıyorsunuz?"
Zeynep bulundukları yerden yükselen uğultulu konuşmaları duyduğunda tatmin olmuş bir şekilde gülümsedi. Mağduru oynuyorduysa da asıl mağdurun kim olduğu belliydi şu dakikadan sonra. "Hayır yani yarası olan gocunurmuş da o yüzden soruyorum." diyerek omuz silkip önüne döndü ve bu konuşmanın son cümlesini söyledi.
Selim'in ikazları gelince sustu Zeynep. Daha fazla konuşmaya niyeti de yoktu zaten. Son sözü söyleyen olmanın verdiği haklı gururla dikleştirdi duruşunu ve uçağın tekerleklerinin yerle buluşacağı anı beklemeye koyuldu. Çünkü o da en az yanındaki adam kadar istiyordu; bu yolculuğun biran evvel sonlanmasını.
Bu yolculuk sonlanacak ve kafasını karıştıran bu adamı bir daha asla görmeyecekti Zeynep. Yani kendisi öyle sanıyor, öyle umut ediyordu. Ama kaderin neler getireceği bilinmezdi.
©
Baran apar topar hazırlanmış soluğu Malatya'da almıştı. Yıllar vardı ki kendi topraklarına adım atmayalı. Az hasretlik çekmemişti. Yok yere sürüldüğü topraklarına, yine endişeyle dönmüş olmayı hazmedemiyordu kendisini bekleyen arabaya binerken.
Genç yaşında çıkıp gitmişti buralardan, daha güçlü olabilmek için ve de herkesin korktuğu adam olabilmek için. Tüm bunları istemişti çünkü bir can kaybeden, o acıyı bir kez tadan başkasına tahammül edemeyeceğini bilirdi, Baran da onlardandı ve daha fazla can kaybetmemek için güçlü olmak istemişti, yenilmez olmak istemişti.
Baran yol kenarındaki sanayi bölgesindeki fabrikaların çoğaldığını gördüğünde acıyla gülümsedi gelişmekte olan memleketine. Kendisi de o fabrikalardan birinin sahibiydi bir zamanlar. Tek hayaliydi o fabrikayı ve babasının sahip olduğu şirketi büyütmek. Üniversite bile okumuştu sırf bunun için. Oysa şimdi bulunduğu yerin ne okuduğu bölüm ile ilgisi vardı ne de hayallerindeki gelişen ve büyüyen şirketlerle. Ne garipti şu kader; sizin ne planladığınız önemli değildi hiçbir zaman. Önemli olan, onun sizin için neler planladığıydı.
Sonunda araba daha önce hiç gelmediği büyük bahçenin içine girdiğinde araba, Baran geçmişin gölgesinden silkinerek kurtuldu ve kısa zamandır görüşmemesine rağmen özlediği kardeşlerini göreceği için heyecanlanmasına izin verdi yaşlı kalbinin. Kalbine ve ruhuna yaşlı diyordu genç adam, çünkü yaşadıkları ömründen yaşadığından daha fazla seneler alıp götürmüştü. Yine karamsarlığa bürünmek istemedi Baran, dikkatini arabanın yanaştığı büyük eve verdi.
Bolluk içinde büyümemişti Baran, babası fabrikatör olmasına rağmen. Ancak annesinin ve kardeşlerinin bolluk içerisinde yaşamalarını sağlıyordu şimdilerde. Aslında Baran'ın hayallerini gerçekleştiren kardeşi Bahadır, babasının işlerini devralmış ve çok ilerlere taşımıştı. Fabrikayı büyütmekle yetinmemiş, birkaç tane daha fabrika açmıştı. Abisinin destekleri olmasa tüm bunları başaramayacağını söylese de Bahadır'ın keskin ticari zekası yadsınamayacak boyuttaydı. Bahadır elde ettiği gelir ailesine yeter de artardı aslında. Baran bunu bilse de manen yanında olamadığı ailesinin madden yanında olmak için elinden geleni ardına koymuyordu.
Arabadan iner inmez cıvıldayarak kendine doğru koşan kara kızı görünce yüzünü gerçek bir gülümseme kapladı Baran'ın. Ne çok özlemişti küçük kardeşi Ceren'i. Ailede en çok sevdiği oydu; çünkü enerjisine hayrandı kardeşinin.
"Prensesim." Diyerek boynuna atılan kardeşini sımsıkı sardı güçlü kollarıyla. Onlara bir şey olmasın diye katlandığı her şeyi evin dışarısında bıraktı kardeşiyle birlikte içeri girerken.
Sonrası çok hızlı geçmişti her biri için. Ceren abisinin kafasını şişirmişti Bahadır'ın düğün heyecanından bahsederken. Bahadır ise, abisinin gözlerinin içinde gördüğü hüznü sadece şimdilik görmezden gelmek istemişti. Onun bekarlığının son sabahıydı bu sabah, ertesi sabah sevdasıyla birlikteyken doğacaktı güneş. Hüzünler, acılar arkalarında kalacaktı. Bahadır annesinin ve babasının da bu gece yanlarında olmalarını dilerdi elbet ama biricik abisinin yanında olması ile bile yetiniyordu. Abisinin yıllar sonra bu topraklara onun için adım attığını biliyor ve minnet duyuyordu bunun için ona.
Nihayet düğün vakti geldiğinde Baran düğüne geç kalıyordu. Çünkü düğün salonuna önden gönderdiği kardeşlerinin ardından gideceği sırada düşmanlarından biri çıkmıştı karşısına. Baran elbette uyanık adamdı ve bunun başına geleceğini biliyordu.
"Ne istiyorsun? Çabuk söyle!" dedi buz gibi sesiyle zamanında yoluna taş koyduğu adamın oğluna.
"Benim olanları geri istiyorum, bunu sana daha önce de söylemiştim." Doğru. Söylemişti. Baran, kıvrak ve genç zekasıyla patronu Metin'in işlerini düzelttiğinde birçok insanın işine engel olmuştu zamanında. Şimdi karşısında duran adam onlardan sadece birinin oğlu Halil'di. Halil, aklı sıra hakkı olanı istiyordu. Oysa ki Baran'ın gözünde herhangi bir hakkı yoktu. Kurtlar sofrasıydı bulundukları yer, uyanık ve zeki olan kuzuyu kazanırdı. Metin Abisiyle Baran kazanmışlardı zamanında o kuzuyu. Kimsenin o kuzuda hakkı yoktu. Halil'in yaptığı hazıra konmak ve dilenmekten başka bir şey değildi.
"Şimdi sana senin hakkını vermek isterdim. Ama inan bana, şuan hiç vaktim yok."
"Ne yani?" diye sordu Halil şaşkınlıkla. Gerçekten de verecek misin hakkımı?"
Baran yüzünde yer eden acımasız gülüşüyle başını salladı ve hemen ardından omuz silkti. "İlla istiyorum diyorsan..." dedi umursamaz gibi görünerek. "Tabi ki vereceğim."
"Tamam." Diye yanıtladı Halil gizleme gereksinimi duymadığı hevesiyle. "Ne zaman geleyim yanına? Yarın sabah?"
"Uygun!" dedi Baran ve bu konuşmaya son noktayı koydu. "Kurtuluş seninle ilgilenir." Dedikten sonra yaverine başıyla sadece bir işaret vermesi yetmişti Kurtuluş'un ne yapması gerektiğini anlaması için. Zira Baran'ın acımasızlığının en yakın şahidi olmuştu yıllardır, Kurtuluş. Ondan iyi kimseler bilemezdi Baran'ın ne kadar acımasız olabileceğini.
Baran arkasına bakmadan düğün salonuna gitmek için arabaya bindiğinde yaşananları arkasında bırakmak istediyse de başarılı olamadı. Fevri davranmaktan vazgeçmesi gerektiğini tembihledi kendi kendine, bilmem kaçıncı kez. Bu topraklarda huzursuzluk çıksın, tekrar tekrar kan dökülsün istemiyordu. Normalde umurunda olmazdı belki ama düşünmesi gereken kardeşleri vardı.
Genç adam düğün salonun kapısından girerken derin bir nefes aldı içine. Şükürler olsundu ki henüz düğün başlamamış ve kendisi de geç kalmamıştı. Kapıdan girdiğinde derin bir oh çekmiş olsa da hala sinirliydi Halil denen o pisliğe; kendisine geçmişinden asla kurtulamayacağını bir kez daha hatırlattığı için.
Gözü önünde, aklı başka yerlerde adımlarını sürdürürken hiç fark etmeden birine çarptı. Nereden tanıdığını çıkaramadığı koku burnuna dolarken ani şeylerden hoşlanmadığı için kaşları çatılmıştı Baran'ın.
Aklını başına toplayıp önüne baktığında gördü; çarpışmalarından çıkan hengameyi. İnanamıyordu, Bahadır'ın düğün pastası heder olmuştu. Hem de dikkatsiz bir kadın yüzünden.
O an fark etti Baran bir kadına çarptığını. Ancak o kadar gergindi ki düşen kadını kaldırmak için herhangi bir girişimde bulunmak aklına gelmemişti. Düşen kadının yanına kahkahalar atarak giden sarışın adamın, yerdeki kadını kaldırmasını izledi. Kadın ayağa kalkıp da gözgöze geldiklerinde Baran farkında olmadan nefesini tuttu.
Genç adam gözlerine inanamıyordu. Bu kadın, havaalanında çarpıştığı, o çok ihtiyacı olan kahveyi döken kadından başkası değildi. Tamam. Malatya küçük yerdi, dünya için de öyle denmez miydi zaten? Ancak bu kadar da küçük olamazdı değil mi? Hem söylendiği kadar küçük olsa bile onca insanın içinde tekrar çarpışarak karşılaşmaları nasıl bir tesadüftü böyle?
Baran, şaşkınlığını üzerinden henüz atamamıştı ki sapsarı saçları bile pastanın kremasına bulanmış kadın karşısında öfkeyle çemkirmeye başlamıştı. Baran, bir türlü ona cevap veremiyordu, çünkü hedefe kilitlenmiş gibi kızın yeşil gözlerine bakakalmıştı. Nasıl gözlerdi onlar öyle? Hele o saçlar? Baran karşısında güneş duruyor gibi aydınlığa boğulmuştu... Hiç alışkın olmadığı bu aydınlık gözlerini acıtmış gibi kısmak zorunda kalan Baran, biran evvel bu kızın etkisinden kurtulmak istemiş ve bulundukları yeri kızın bağırışlarını karşılıksız bırakarak terk etmişti.
v
Baran, zar zor kardeşleriyle vedalaştıktan sonra bu toprakları huzursuzluk çıkmadan terk edebilmek için kendisini beklemesi için ayarladığı gece uçağına giderken kaçtığı huzursuzluk çıktı karşısına.
Bu kez gelen Halil gibi kolayca başından savabileceği bir düşman değildi. Zamanının en güçlü, en kudretli adamlarından biriydi Mehmet Ağa. Hem aşiretin ağasıydı, hem de oturdukları kurtlar sofrasının. Tabi Baran o zamanlar henüz o sofrada oturmuyordu. Ama yine de herkesin gözünün üstünde olduğu bir adamdı. Herkes ondan geleceklerden korkar olmuştu, genç yaşına rağmen.
"Selamünaleyküm, delikanlı. Bakıyorum da yaşlanmışsın." Dedi Mehmet Ağa.
"Bunu sen mi söylüyorsun?" dedi Baran, cesur ve alaycı tavrıyla.
"Seni en son bıraktığımda toy bir delikanlıydın. Ama yürüyüp giden namını duymadım sanma." Sözleri iltifat gibi gözükse de Baran, bunlara aldırmaması gerektiğini biliyordu. Herkesin görmek istediği onun çöküşüydü.
"Mehmet Ağa, benim böbürlenmeye ihtiyacım yok. Ne istiyorsun? Sadede gelelim." Dedi Baran, kaynar suları donduracak soğukluğuyla.
"Kendinden daha büyük nama sahipsin ve bunu Metin olmadan taşıyıp taşıyamadığını kendi gözlerimle görmek istedim doğrusu." İki eli birden cebinde olan Mehmet Ağa sözünü tamamladığında oldukça keyifli gözüküyordu. Baran ise tam tahmin ettiğim gibi diye geçirdi içinden.
"Bunlar için yaşlı kalbini yorma, Mehmet Ağa. Madem namımı duydun, nasıl idare ettiğimi de duymuşsundur, illa ki." Dedi Baran düşmanın gözlerinden gözlerini ayırmadan. "Şimdi müsaadenle, bizi bekleyen bir uçak var."
"Müsaade senin, evlat." Baran, bu samimi gözüken nidanın da gerçek olmadığını çok iyi biliyordu. O yüzden bir kez daha aldırış etmeden yoluna devam etti ve kendisini bekleyen uçağa doğru yol aldı.
Uçağa bindiğinde Malatya'ya geldiğinden beri ilk kez gerçekten nefes aldığını hissetti, genç adam. Gözü arkasında da kalmamıştı, çünkü hem vukuatsız geçen bir gün olmuştu, hem de her ihtimale karşı kardeşlerinin korumalarını bir kademe daha arttırmıştı.
Tam başını koltuğa yaslayıp uçuş süresi boyunca dinleneceğini umut ederken duydu o tanıdık gelen kadın sesini. Başını kaldırıp aralarında sadece bir koridorun bulunduğu kadına baktığında, son zamanlarda yaptığı gibi bir kez daha şaşırdı, kaderin cilvesine. Çünkü yanındaki genç kız kardeşinin düğün pastasını mahveden kadından başkası değildi.
Baran, Bahadır'dan o kızın yengesinin kuzeninin kuzeni olduğunu öğrenmişti. Bilerek ve isteyerek öğreneceklerini sadece bununla kısıtlı kalmasını sağlamıştı. Kızın ismini bile öğrenmek istememişti, çünkü o küçük kaza anında girdiği etki altına tekrar girmeye niyeti yoktu, Baran'ın.
Genç adam gözlerine inanamazken, kulakları da onlara eşlik etmeye başlamışlardı; çünkü kadın neredeyse nefes bile almadan konuşuyordu oturdukları andan beri. Baran şaşkınlığını bir kenara bırakmayı başardığında, genç kızın yan profilden gözüken güzelliğinden gözlerini aldı ve söylediklerine kulak verdi.
Baran, saniyeler içerisinde genç kızın hakkında konuştuğu kişi kendisi olduğunu anladı. Uçağı beklettiği için öfkeliydi kendisine karşı. Nedense kızın bu öfkeli hali Baran'ın oldukça hoşuna gitmişti. Belki de kendisine öfkesini gösterebilen çok insanla karşılaşmadığındandı. Hoş, bu güneş gibi parlayan kız da kendisinin kim olduğunu bilseydi - belli ki bilmiyordu - kesin öfkesini kusmaya cesaret edemezdi diye düşündü, Baran. Hatta bundan emindi.
Genç adam, birden anın büyüsünün etkisine kapıldı ve kendini genç kızla atışırken buldu. Gençliğinden beri hiç bu kadar gerçek ve basit bir atışmanın içerisine girmediğinden yaşlı kalbinin heyecanlanmasına izin verdi bir kez daha. Zaten kendisini hem böyle sinir edip hem de heyecanlandırabilen bir başkası olmamıştı Baran'ın hayatında.
Baran, genç kızın gözlerini kamaştırmasının süresini uzatabilmek adına yaptığı konuşmada yenildi bilerek. O yağmur ormanlarını andıran yeşil gözlerin kendisine öfkeyle bakıyor olması bile iyi hissettirmişti kendini. Yıllardan beri ilk kez, Baran göğüs kafesinin içinde bir kalp taşıdığını ilk kez fark etmişti o gözler kendisininkilere odaklandığında.
Kızın kendine has pembe dudaklarından çıkan kelimeleri zar zor seçip beyni algılarken, yine zar zor cevap verebilmişti Baran, Zeynep'e. Zeynep bilmeden Baran'a bir ilk daha yaşatmıştı o kısacık anda. Keşke dedirmişti Baran'a ilk kez. Keşke her şey başka olsaydı, keşke ben bu kadar karanlık olmasaydım da senin o aydınlığını kendime saklayabilseydim dedirtmişti bilmeden, etmeden.