Karahan’ın emrine ayak uyduran bedenimle mutfağa adımladım.
Daha önce görmemiştim yerini ama az önce akşam gözlü canavarı ararken gözüm takılmıştı.
Siyah renk gene başroldeydi evin geri kalanı gibi. Siyah buzdolabına ilerledim. Kapağını açıp ne yapabileceğim diye düşünmeye başladım. Buzdolabında enva çeşit ürün vardı.
Üst dolapta gördüğüm tavuk göğsünü çıkardım. Biraz daha bakındıktan sonra salata yapmak için malzemeleri de çıkardım. Her şeyi tezgah üzerine bıraktıktan sonra dolaplara bakınıp tava aramaya başladım. En nihayetinde alt dolaplardan sonda olanında aradığımı bulmuştum. Zorla tutulduğum bu evde sahibimmiş gibi davranan akşam gözlü canavara yemek yapıyordum. Belki de içine zehir katmalı ve onu ortadan kaldırmalıydım.
Abes düşüncelerime sessiz kıkırttım eşlik etti. Elimi dudaklarıma bastırdım. Bu evde gülmek sanki çok olağan dışı bir eylemmiş gibi geliyordu.
Tavayı alıp otomatik ocağın üstüne bıraktım. İşin kötü kısmı ben bunun nasıl çalıştığını bilmiyordum ve bozarım kaygısıyla dokunamadım bile tam arkamı dönecek, sanki etrafa baksam yardım edecek birini bulacağımı sanarken belime dolanan kol buna mani oldu. Kalbim göğüs kafesimde taklalar atarken ruhum alarm veriyordu. Seslice yutkundum. Sanki o an mutfakta benim kalp atışlarımdan başka her hangi bir şey yok gibiydi.
Çenesini her defasında yaptığı gibi omuzuma yasladı burnunu şakaklarıma yaslayıp derin nefes aldı. Belimde olan bir eli usulca belimi bıraktı. Ama diğer elinin hükmü hala belimde sürüyordu.
Eli ocağa gidip bir kaç düğmeye bastı ilk an bunu anlamasam da daha sonra çıkan bip sesi irkilmeme neden olmuştu. Biraz daha durdu ardından geri çekildi. Onun çekilmesiyle az önce daralan mutfak alanı şu an eski genişliğini kazanmış gibiydi.
Yanan yanaklarımla kafamı eğdim önüme deve kuşu misali.
“Neden hala dikiliyorsun? Boş tavayla mı yemek yapmayı planlıyorsun?” Alaylı cümlesi harekete geçmemi sağladı. Ocağa koyduğu tavaya tezgah üzerinde duran yağdan biraz ekledim ardından çıkardığım tavuk göğüslerini doğrayıp tavaya attım. Biberi doğrayıp suyunu salan tavukların yanına gönderdim. Tavuk saldığı suyu geri çekip hafif kızarmaya başladığında doğradığım mantarları içine attım. Kokularını sevmezdim ama tatları kokularına tezat bir harikaydı.
Karabiber, tuz gibi baharatlardan ilave ettim daha sonra dolapta gördüğüm sulu kremayı ekleyip karıştırdım.
Tavuk sote aslında hep yaptığım bir şey değil hatta hiç değildi ama en sevdiğim yemekti belki erişilmez olduğundandı. Bir çok kişiye deli saçması gelebilirdi ama bu ülkede yoksulluk sınırları altında olan bir çok kişi ve aile vardı yadsınmaz gerçek benim ailemde, aile kavramını uzun süre kaybeden, buna dahil idi.
Düşüncelerimi bir kenara itip salata için çıkardığım ve bulmak için biraz fazla uğraş verdiğim mutfak gereçleriyle salata yapmaya koyuldum. Kıvırcık, küçük domatesler, taze soğan ve salatalıkları çabucak doğradım.
En nihayetinde hazır olan sofrayla ardımı dönüp onları çağırmaya gittim. En son bıraktığım koltukta birbirlerine sarılıp uyumuşlardı.
Akşam gözlü canavar canavarlığı bırakmış sanki aile babası gibi üzerinde uyuyan candan öte canımı sarmıştı. Yanlarına sessiz adımlarla yaklaşık Karahan’ın omuzunu dürttüm. Kısık ve uyku mahmuru gözleri yavaşça benim kahve harelerimi bulup yaktı. Geri çekilip ellerimle oynamaya başladım. Kısık bir sesle,
“Şey yemek hazır.” Dedim çekingence.
Gözleri önce ellerimde daha sonra yerde daire çizen sol ayağıma deydi. Ardından bakışlarını kaldırıp tekrar gözlerini esir aldı.
Kafasını sallayıp üzerinde masumca uyuyan Ashaf’ın sırtına elini koyup doğruldu. Yavaşça kulağına ismini seslendi gözleri yavaşça açılan kardeşim onunla göz göze gelince gülümsedi. Kardeşimde olan gülümsemenin şefkatli versiyonu onun katı suratında yer edinmişti.
İçimi ele geçiren şaşkınlık hala yerini koruyordu. Sanki ikisi arasında gizli bir bağ oluşmuştu. İçimdeki şaşkınlığa ek olarak hafif bir kıskançlık, sahiplenmede eklenmişti.
Tüm duygularıma inat salonu dolduran bariton ses kulaklarımda yankı buldu.
“Hadi ne bekliyoruz acıkmadın mı?”
Ashaf heyecanla kafasını salladı. Akşam gözlü canavar nasıl da onu etkisi altına almıştı. Mutfağa ilerleyip masaya oturdular. Bende yemeği iki tabağa doldurdum ve önlerine bıraktım.
“Sen?”
Kaşlarını tehditkarca yukarı kaldırmıştı. Bana seslenirken. Kafamı iki yana salladım daha sonra konuşma gereksinimi duydum.
“Aç değilim.”
Halbuki açtım ve de en sevdiğim yemek o kadar güzel kokuyordu ki birazdan midemin guruldamasından korkuyordum.
“Tabağını doldur ve masaya otur. Bir daha tekrar etmem.”
Tehtidine karşın bir tabak daha çıkardım. İlk defa bir tehtidine bu kadar samimiydim. Tabağıma yemeği doldurup pasif hareketlerle masaya yaklaşıp oturdum.
Açlığıma tezat yavaş hareketlerle beraber küçük lokmalar eşliğinde yiyordum. Oysa ki yemeği yavaş yavaş değil hem hızlı hem de çok yemek istiyordum. Biraz sonra Ashaf masadan kalktı onunla beraber kalkacakken, “ Sen otur Ashaf kocaman adam elini kendi yıkar.”
“Ama..” diye itiraz edecekken Ashaf konuştu bu defa.
“Evet abla ben büsbüyük adam oldum. Sen otur.”
İtirazlarımın önü kesilirken susup oturdum. Kafamı kaldırıp karşımdaki adama baktım. Tabakta ki yemeği bitirmiş ve tekrar dolduruyordu. Beğenmiş miydi yoksa acıktığı için mi böyle iştahla yemişti.
Tekrar masaya oturunca bana bakıp önümdeki tabağı kaşlarıyla işaret etti. Gözlerimi tabağa dikmiştim. Az evvelki kadar aç hissetmiyordum.
Pis akşam gözlü dev olan iştahımıda korkutup kaçırmıştı. Biri böyle bakarken nasıl yiyebilirdim ben yemeği allah aşkına. Ben zorla tabağımı yarılarken o üçüncüyü de yemişti. Ona şaşkın gözlerle bakınca işaret parmağıyla önümde ki tabağı işaret ederek,
“O tabak bitsin. Bitirmeden burdan kalkmayacaksın.” Sıkıntılı nefes verip konuştum.
“Sen böyle tepemde akbaba gibi dikilirken nasıl yiyeyim. Bari gözlerini çek.”
Bir cesaret söylediğim sözlerden korkmuyor değildim. Dengesiz adamdı. Ne zaman nasıl bir tepki vereceği tam bir muammaydı.
“Çok konuşma da yemeğini ye küçük çocuk bile senden akıllı.”
Şaşkınlıkla ona baktım. O ise alaylı surat ifadesini koruyordu. Beni bir çocuk gibi kışkırtmaya mı çalışıyordu şuan yoksa bana mı öyle geliyordu?
Sessiz kalıp onu umursamamaya çalışarak güzel yemeği yedim.
Ben masayı toplarken o sandalyeye oturmuştu. Önünde ki tabağı alırken imayla,
“Afiyet olsun(!)” dedim. Oralı bile olmadı. Öküz üç tabak ye bir eline sağlık deme.
O içeri salona geçerken bende mutfağı toplayıp içeri geçtim. Koltukta uyuklayan Ashaf’ı kucaklayıp merdivenlere doğru ilerledi bende peşi sıra onu takip ettim. Ashaf’ı misafir odası olarak tahmin ettiğim odada tek kişilik yatağa yatırdı. Ardından üzerini örtüp saçlarını okşadı.
Dolan gözlerimi kırpıştırdım. Bir tek ben ilgi aramıyordum bu kocaman akşam gözlü canavardan. Odadan çıkıp kapıyı kapattı. Bana doğru gelip karşıma oturdu.
“Ne bekliyorsun? Uykum geldi.”
Dediklerinden bir şey anlamayıp ona kaşlarımı çatarak baktım.
“Git yat. Beni ne….”
Fazla cesaretin bedeli. Yarım kalan cümlem ve her zaman ki gibi dokunuşuyla sürüklenen bedenim.