Gökyüzünden süzülen her yağmur damlası içimize çöreklenen acıyı yıkamak istercesine yüzümüze daha şiddetli çarpıyor. Bedenimiz değil, ruhumuz o kadar kirlenmiş ki, hiçbir şeyi temiz göremiyoruz. Üzerimize yapışıp kalan acıyı bile yorgunluk olarak nitelendirip kendimizi kandırmaktan öteye gidemiyoruz.
Kimimiz ise ruhundaki kirlerin ve acıların farkına vararak çıkar dışarı, izin verir yağmurun yıkamasına. Gözyaşlarının yetersiz kaldığının farkındadır çünkü. Elinde kalan tek umut kırıntısı acılarının yıkanıp gitmesidir. Yüreğinde pas tutan tüm acıların buzullar gibi eriyerek içini yaka yaka gitmesini istemekten başka bir çaresi kalmamıştır çünkü.
Ben ise ne yağmurun altına çıkabiliyorum içimdeki küçücük cesaret kırıntısına tutunarak, ne de acılarımın ne olduğunun farkına vararak kendimle yüzleşebiliyorum. Öylece izliyorum yağmuru. Gökten süzülen her yağmur damlasının toprakla buluşma sevincine ortak olmak isteyen bir tebessümle. Kendime inansam ben de ıslanırım belki de.
"Öyle uzaktan bakarak aşkını yaşayamazsın. Aşk önce seni yakmalı bir cehennem ateşinde, sonra da kara kışın zemheri soğuğunda buz tutarcasına soğutmalı. En önemlisi de geriye dönüp kendine baktığın zaman kendinden çok her zerrende onu bulmaktır. Sana aşkı anlatamam, baban benden daha iyi anlatır. Ben sana susmayı öğrettim. Kendi kararının arkasında dimdik durmayı öğrettim. Benim kızım yağmura camdan bakıyorsa kesin bir sorun vardır." Beni en iyi tanıyan kişilerden birisidir annem. Söylediğim cümlelerden çok söylemediklerimi duyar. Belki de bu yüzden şimdiye kadar hiçbir şey saklama gereği duymadım ondan.
"Sergiden önce bir rüya gördüm. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Gözümün önünde kalan sadece bir görüntü oldu. Uyanır uyanmaz o anı ölümsüzleştirmek istedim. Kaç defa hoşuma gitmediği için yeniden başladım. Sonunda aklımdaki görüntü önümde canlanmıştı. Hani senin şu çok sevdiğin ve sergiye koymam için ikna ettiğin tablo." Getirdiği sıcak çikolatadan bir yudum daha alıp konuşmaya devam ettim.
"İçimde hep bir huzursuzluk oluştu. Nedenini bir türlü anlamadım. Sanki elimden kayıp giden bir hatıra gibi. Bilmiyorum tarif edemiyorum. Satılık olmayan tek tablo olarak yer aldı sergide. Ama benim akıllı kardeşim kafasını nereye koymuşsa satmış onu. Kim aldı bilmiyorum. İsim soy isim ve iletişim adresini not etmemiş. İçimdeki his şimdi daha çok arttı. Ben ne yapacağı anne?"
"O zaman biraz başka bir noktadan bakalım. Bizim için bu kötü bir durum, ama ya o kişi için durum farklı ise? Satılık olmadığı halde satıldıysa bunun bir nedeni mutlaka vardır. Kendini boş yere üzme kuzum. Sen kendi üzerine düşeni yapıp tuvale nakş ettin. Asıl mesele alan kişide saklı." Beni hep nasıl sakinleştireceğini ve asıl üzen şeyin ne olduğunu iyi bilir. Bazen çok korkarım, olur da bir gün evlenip çocuğum olursa annem gibi olamazsam diye korkum çok fazla.
"Seni çok sevdiğimi söylemiş miydim?" Sıkıca sarılıp kokusunu içime çekerek boynundan öptüm.
"Beni çok sevdiğini söylemiştin." O harfini uzatarak kafasını aralık kapıdan içeri sokan bir Umut beklemiyordu açıkçası. Bir haftadır gözüme görünmüyordu. Sergi zamanı yaptığı hata ona aşırı sinirli bir abla olarak geri dönmüştü. Sinirim ondan çok kendimeydi aslında.
"O senden nefret ediyor olmasın? Ben seni sevdiğimi ne zaman söyledim?" Bizim anlaşma şeklimiz de buydu aslında. Kalıplaşmış cümleler kullanarak sevgimizi göstermek yerine kendimize özgü olmayı tercih ettik hep.
"Aşk olsun ama ya ben sana sürpriz yapayım o kadar, sen beni sevme. Bana ne küstüm."
"En son küsen bendim. Sen ne ara üste çıktın ya?" Ne ara küsen taraf oldu hiç anlamadım. Berk amcama çekti bu huyu kesin.
"Sus kız, kardeşler hep haklıdır. Karıştırma orasını." Yüzündeki gülümseme içeri geçip yanıma oturduğu zaman soldu. "Biliyorum çok büyük bir eşeklik yaptım. Nasıl aklımdan çıktı bilmiyorum. Belki de adamı o halde görünce unuttum. Basamaklarda oturmuş kimseyi umursamadan ağlıyordu. Nasıl olduğunu sorunca bana tablo için kiminle iletişime geçmem gerektiğini sorunca bir an unuttum. Özür dilerim." Önümde küçük bir çocuk gibi durunca nasıl affetmem ki.
"Bu son olsun Umut. O benim için değerli bir tabloydu. Siz varsınız diye kabul ettim sergiye koymayı. Ben size güvenemedikten sonra kime güvenirim başka. Sizden başka dayanacak bir dağım yok. Tamam diğerleri ile yakın olabiliriz, kardeş gibi büyüyebiliriz, ama benim kardeşim sensin. Gözü kapalı canımı emanet edeceğim de sensin. En çok kırıldığım da sen olacağın gibi." Bazen bağırıp çağırmak değil sessiz söyleyeceğin iki kelime daha ağır basar.
"Haklısın. Ben çok özür dilerim. Hiçbir özür geri getirmez ama, bir daha olmayacağının sözünü veriyorum." Benim kızgın kalmam da buraya kadardı. Sıkıca sarılıp koklayarak öptüm saçlarını. Kıymetlime daha fazla kırgın kalamazdım da.
"Bu kadar duygusallık yeter. İkiniz de düşün önüme akşama yemek yapılacak." Evin en sevdiğim kuralı da bu. Kim olursan ol, erkek kadın fark etmeden o mutfağa girilecektir. Tabi benim akıllı kardeşim yaparken tırtıklayarak yemeyi de unutmaz. Obur deyince de kızıyor.
Hep birlikte babam gelinceye kadar pilav, tavuk sote yapmış, yanına da çikolata soslu ıslak kek yapmıştım. Çikolatanın büyük bir kısmını yemiş, yeniden yapmak zorunda kalmış olabilirim. Bizim için mutfak işkence değil terapi olmuştur hep. Dağılması, her kafadan ayrı ses çıkması umrumuzda olmadı hiç. Babam gelene kadar bir kahve içmiş, kalan çikolata sosunu da yemiş olduk.
Çalan kapı zili ile annem masadan kalkıp kapıyı açmaya gitti. yıllardır değişmeyen kurallardan birisi de babamın her akşam kapıyı çalması. "Gül yüzünü görmeden eve girince nefes alamıyorum" der hep anneme. Bu yüzden onların sevgisine hep imrendim. Boş sevgili safsatası yerine gerçek aşkı beklemem de bu yüzden. Babam ve annem bizi öyle yetiştirmedi çünkü.
"Hayırdır çocuklar büyüdünüz de babaya bir hoş geldin demek yok mu?" Kendime dalmış, babamın mutfağa geldiğini görmemiştim. Yerimden kalkıp sıkıca sarıldım. Onun sevmediği gibi yanaklarından tutarak sesli öpmüş de olabilirim emin değilim.
"Bir kere de söz dinlesen olmaz zaten, anası kılıklı ne olacak diyemiyorum da. Gittin çeke çeke Berk efendiye çektin. Kızım başka birisini bulamadın mı? Cengiz dayına çekseydin bari. Bak o zaman bir şey demezdim." Kesin amcam bir şey yaptı. Ne zaman ona kızsa bana da çatar. Bana bakınca amcamı görüyor olabilir.
"Tamam baba gözüne gözükmeden masayı kuruyorum. Amcam yerine beni dövme potansiyelin var." Benim kalktığım yere oturup tavada kalan çikolatayı da o kaşıklamaya başladı. Sakinleşinceye kadar hiçbirimiz tek kelime etmedik. Öfkesi bize değil. Bu kadar öfkeli ise kesin kapı önünde bir şey oldu. Amcam çocuk gibi babama sataşmayı asla bırakmaz. Tabi biz de eğlenmeyi.
Tam sofraya oturacağımız zaman kapı çaldı. Mert dayımlar burada olmadığı için amcamlar geldi diye düşündüm. Dayımlar Almanya'ya taşındığı zaman ben liseye yeni başlamıştım. Yazın tatile gelseler de Deniz halamın işi nedeni ile oraya taşındılar. "Aha geldi yine zibidi. Boyu kadar çocuğu var ama hala büyümedi. Bir de dünür olalım diyor. Ben kardeşliği zor kaldırıyorum yok dünür olamam." Neyy, ne dünürü ya.
"Af buyur, ne dedin sen? Ne dünürü? Nerede o bıyıklarını tek tek yolacağım." An itibari ile annemi de kaybetmiş bulunuyoruz. Ailecek bir delirmenin daha başlangıcındayız efenim. Şimdiden yayında ve yapımda emeği geçen rahmetli amcam Berk'e sonsuz fatihalar.
"Kapıyı açın yahu ağaç oldum ağaç. Bir de bana çok özledik diyorlar. Daha kapıyı açmıyorlar."
"Ben yanlış duymaya da başladım. Yarın bir kulak doktoruna görünsem iyi olacak. Amcam ile dayımın sesini karıştırmaya başladım." Sanırım ben de görünsem iyi olacak. "Abla yarın hatırlat göz doktorundan da randevu alayım. Şu an karşımda amcam yerine dayımı, teyzem yerine de halamı görüyorum. Ama en garibi de ekstra olarak Ali Taha'yı da görüyorum. Eylem ve Eymen yerine Ahmet Musab ve Elif Mısra'yı görüyorum dememe gerek yok sanırım." Bu kadar da olmaz değil mi? Kapıya yakınlaştığımda hayal değil gerçek olduğunu anlamam uzun sürmedi. Benim kardeşim hala bakıyor. Ensesine bir şaplak atarak dayıma sarıldım.
"Avanak kardeşim ekstra fazla bir kişiden de mi anlamadın gerçek olduklarını. Çekil bari içeri girsinler sen kendine gelene kadar." Normalde zeki olan çocuk şimdi algılarını kapadı. Tuhaf.
"Biliyorum beni çok özledin Ensar. Ben de özledim merak etme." Ensar ve özlemek. Bunlar ne ara ikinci isme ve özlemeye geçtiler. Ben de Zümra isem bu işin peşini bırakmam.
"Kaynanamın beni sevdiğini biliyorum Vallahi sizin böyle göstermenize gerek yoktu. Yeğenim sana zahmet bir serviste bana açsana açım." Dayıcım sen ne zaman tok oldun ki, demek vardı şimdi ama ilk dakikadan ayıp olur diye ses etmedim.
"Ben senin tok olduğun bir zamanı görmedim. Sen, Berk bir de Cengiz aynı yolun yolcususunuz. Benim baklava ve Burçak aşkım sizin yemek aşkınızın yanında hiç kalıyor." Bak annemin hakkını yiyemem. Onlar ne kadar yemeğe açsalar, annem de baklavaya öyle. Daha şerbetini dökmeden tırtıklar. Evimizden eksik olmayan tek tatlı türü baklava. Annemin kalbine giden yol baklavadan geçiyor.
"Biri tavuk ve pilav mı dedi?" Berk amcamın ise tutkusu tavuk pilav. Hele bunu annem yapıyorsa 3 tabak yer. Ne zaman pilav yapsa 4 kişilik değil de 10 kişilik yapar annem. Amcamın geleceği malum çünkü.
"Öyle olmadı ya, biz sana bir anahtar yaptıralım. Sürekli arka bahçeyi dolaşmak zorunda kalıyorsun. Bir de cam kapının açık olmama ihtimali var. Boşuna dolanma o kadar. Bizim evden çıktığın yok ki." Bu konuda annem haklı. Boş yere arka bahçeyi turlamamış olur. Bir başkası olsa bu laflara çoktan alınırdı. Ama bizimkiler alışık olduğu için çok nadiren aralarında kırgınlık yaşanır. Ben servisleri açana kadar amcam da masadaki yerini aldı.
"Aha gökte ararken yerde buldum. Benim Solmaz anneden aldığım silahım nerede?" Rahmetli amcam daha öldüğünden haberi yok tavuk pilav derdine düştü.
"Evimde kan istemiyorum. Kansız olsun lütfen."
"Tamam canım sen nasıl istersen. Mert azıcık geri çekil ya da tamamen eğil." Nedenini henüz anlamayan dayım sandalyeye geri yaslandığı an havada uçan terlik tam on ikiden hedefi vurarak amcamı gazi etmiş bulunuyor. Hepimiz kahkaha atarken kafasını tutan amcam bize ters ters bakıp babama döndü.
"Ne oluyor be, yine tavuk pilav ile aşk yaşarken ne yaptım ben?"
"Bir de ne yaptım diyor. Seni şuraya gömerim. Bu gün bana ne dedin sen?" Maç izler gibi kafalar bir babama bir amcama dönüyor.
"Ne dedim?"
"Dünürcülük dedin."
"Ben de bir şey oldu sandım. Bu işler uzatılmaya gelmez. Hem çocuklar kaç yıldır seviyorlar birbirlerini. İsteyelim ismi konulsun dedim. Kötü bir şey demedim ki." Neyyy! Kim kimi istiyor? Benim niye haberim yok?
"Höst! Ne demek birbirlerini istiyorlar? Ecrin Zümra!" Bu defa da top bende patlamış herkes şaşkın şaşkın bana bakıyor. Bakmayın ya ben bir şey bilmiyorum ki.
"Kız Zümo sen ne ara birisine aşık oldun da bizim haberimiz yok?" Vallahi amca benim de haberim yok.
"Enes amca sen yanlış anlamışsın, ya da Berk amca yanlış anlatmış bilemem. Zümra ile bir ilgisi yok meselenin. Eymen yıllardır Nehir'e aşık. Karşılıklı sevdalılar. Nehir meseleyi bana anlattı, benden destek istedi. Ben de iki kardeşim için mutlu oldum. Sevmek kolay değil, hele karşılıklı olmasa hiç. Sizin de onlara destek olacağınızı bildiğim için de Kıvanç dayım ile konuştum. Kızına düşkün olsa da bugüne kadar ne Eymen hakkında kötü bir laf duydu, ne de yanlış bir hareketini gördü. Ailesini de yakından tanıdığı için onay verdi. Ben kardeşime sürpriz yapacaktım, Kıvanç dayımın onay vermediğini sanıyor. Siz benden önce davrandınız." Niyazi gibi pisi pisine gidecektim durduk yere.
"Ben boşuna buna kıt kafalı demiyorum işte. Bir şeyi de doğru düzgün anlatsa şaşarım. Durduk yere kardeş katili olacaktım."
"Sana Zümo doğduğundan beri alış diyorum. Bir gün birisi kapını çalacak, kızını isteyecek, o zaman ne yapacaksın?" Ah be amca daha yeni ölümden döndün. Durduk yere niye ortalığı ateşe veriyorsun ki.
"Ben de sana o zaman da dedim. Edebi ile gelene kapım açık. Kızımı tüm kalbi ile sevdiğini göreyim, bir tartayım, kızımın yüzündeki mutluluğu göreyim. Ben kız babası olabilirim, kızımı gözümden sakınırım da. Ama bu mutluluğuna engel olacağım anlamına gelmiyor. Ha evlendi diye de kapım kapanmadı ona.
Bir kitapta okumuştum. Kitabın sonunda yazar diyor ki: Ben kızıma bir tam altın, bir de evin anahtarını vereceğim evden çıktığı zaman. Olur da kızım evine geri dönmek ister, parası olmaz altını bozdursun. Evden çıktım geri dönersem beni kabul etmezler diye de düşünmesin, evin anahtarı elinde. Değişen bir şey yok. Burası onun evi.
Daha üniversitede okurken okuduğum bir kitap. Ogün dua ettim, bir kızım olursa aynısını yapacağım diye. Mesele mutlu olduğu zaman kol kanat açmak değil, canı yandığında acısını almak ister gibi sarılmak. Ben kapına gelip dünür olalım desem ne hissederdin?" Senin o güzel kalbine kurban olurum babam. Daha fazla yerimde duramayıp sımsıkı sarıldım boynuna. En büyük iyi ki dediğim duam.
"Terlik için kızmıyorum. Haklısın, doğru düzgün anlatmadım. Anladın sandım."
"Ben bir şey itiraf edeyim. Kız babasıyım, kızım bir yana bu sıpalar bir yana. Ona olan aşkım da hepinizce malum. Ama olur da Enes kapımı çalıp dünür olalım derse, hiç düşünmeden kapıyı sonuna kadar açarım. Çünkü benim oğlumu yetiştiren adamın oğlundan zerre şüphe duymam. Ben önce Şefika ile tanıştım. Benim için yaptıklarını da unutmam. Bu evde bu kadar rahatsam bu Şefika sayesinde.
Oğlumu da gözü kapalı teslim ettiğim Enes değil yine Şefika oldu. Ben onun kalbini bilirim. Zamanla kendi çocukları gibi sevip kol kanat gerdiklerini ve bunu yakın bildikleri tüm çocuklara yaptıklarını görünce de huzurla gülümsedim. Almanya'ya giderken burada oğlumu bıraktıysam da bu da Şefika sayesinde. "Henüz ham, izin ver aşkla pişsin" dedi. Senin gibi olacaksa kabulüm dedim.
Aylar sonra döndüğüm zaman gurur duydum. Ben böyle bir terbiye veremezdim muhtemelen. Enes için bir şey diyemem. Eloğlu. Ben kardeşimi bilirim. Kapımı da onun için koşulsuz şartsız açarım. Kızım kızı, oğlum oğlu. Bu sadece benim çocuklarım için geçerli değil. Aynı şey Eylem, Eymen, Ada ve Nehir için de geçerli.
Enes kabul etmediyse bu Berk ile ilgili değil, kardeş gibi büyüyen çocuklardan alacağı güven darbesi için. Ne kadar birlikte büyüseler de ben onlar kardeş değil diye kendime fısıldadım. Geleceğin ne getireceği belli değil çünkü. Ama Enes nasıl Berk'e kardeşim dediyse, çocukları da öyle gördü. Kızgınlığı bu yüzden. İki tarafta neyin ne olduğunu ve birbirlerine karşı olan güvenlerini bildikleri için bir terliğin lafını da etmeyeceklerine göre yemeği ısıtalım soğudu, ben hala açım."
Ama şimdi olmadı dayı ya. O kadar güzel laf ettin, Elif ve Umut'u, aman Ensar'ı da evlendirdin. Konunun yemeğe gelmesi hiç olmadı. El üstü nikah tarihi ve düğün tarihini de ayarlasaydık iyiydi. Ne güzel bir ilke imza atıp kız evi oğlan evine istemeye gelmişti. Geri dönüşü sevmedim. Sevmediğim bir diğer nokta da Umut ve buz kesmesi. Senin ifadeni de almak şart oldu kardeşim. Çocukluk hisleri orada kalmıyor demek ki. Şu geceyi kazasız belasız atlattığımıza göre hadi hayırlısı diyelim.