Ne kadar sessiz kaldığımı hatırlamıyorum. Ya da ne zamana kadar bu kadar dalgın olduğumu.
Sessizliği bölen tek şey Boran'ın ara sıra aramasıydı.
Sadece önümde, daha önce hiç görmediğim ağaçların şekillerini ezberlemeye çalışıyordum.
Neden yaptğımı bende bilmiyordum. Ama benim için iyi bir uğraştı. Emir'de bu durumdan pek rahatsız da değildi zaten.
"Nereye gideceğimizi sormayacak mısın?"
"Söyledin ya."
"Sadece bir cinayet mahalli dedim ve sen hemen kabul ettin mi açılımını sormadan?"
"Evet." Dedim ilgisizce, ardından konuşmaya devam ettim.
"Benim sorularıma genelde cevap vermiyorsun. Biliyorum. O yüzden kendimi yormayı bıraktım."
Tehlikeli bir şekilde gülerken adem elmaları belli olmuştu.
"Sana sinir oluyorum. Biliyor musun?"
Bir anda dilimden nasıl dökülüvermişti bilmiyorum. Dilimi ısırırken Emir'in bu sefer kaşları alayla çatıldı.
"Bu kadar kısa sürede nasıl karar verdin bana sinir olduğuna?"
"Yaşadıklarım yeterince yetti."
"Bu kadar uzun bir dilin vardı madem, neden evlenmek istemediğini söylemedin?"
Düşünmeye başladım. Defalarca karşı çıkmıştım, evet ama içimden.
Eskiden çok sessiz ve içine kapanıktım ben. Buraya gelince her düşündüğümü dile getiren biri olmuştum.
Boran'ın şaşırması bu yüzdendi ya. Beni hep sessiz, pasif biri gibi görüyordu. Ben kendime büyük bir koza örüp, yeni bir benle çıkmıştım oradan. Ve bu onu şaşırtmıştı.
"Bu küçük dilin neredeydi eskiden?"
Düşüncelerimi Emir'in sorusu böldüğünde ona döndüm. "Sen Mardinli değilsin galiba, sence beni dinlerler miydi?"
Biraz daha düşündükten sonra önüne döndü.
Ağaçlık orman geride kalırken, sadece alt gövdesi bulunan, yapraksız ağaçların arasında buldum kendimi. Bu manzara beni derinden sarsarken, sarı bantlı bir bölgenin önünde buldum kendimi.
Ürperti her tarafımı yokluyordu. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Nasıl bir histi bu?
Sarı şeridin önü bir sürü insan kaynıyordu. Emir tüm ciddiyetiyle bana dönüp, "Hazal, her ne olursa olsun dışarıya çıkma!" Demişti.
Sanırım bunu söylerken ayağımın kırık olduğunu unutmuştu.
Arabadan çıktığında, tüm heybetiyle üniformalı adamlar arasından gidişini izledim Emir'in.
Oradaki çoğu insandan uzun olduğu için hâlâ kafasını ve omuzlarını görüyordum. Biriyle konuşuyordu. Kim olduğunu göremiyordum malesef ki.
Büyük bir sabırla işini bitirmesini beklemeye karar verdim. Etrafımı incelemeye başlamıştım.
Yüzümde ise belli belirsiz bir gülümseme vardı. Eğer üzerimde sarı mont ve çizme olsaydı, Emir ise gerçekten bir vampir olsaydı kendimi bir Alacakaranlık filminin bir karesinde gibi hissediyor olabilirdim.
Orman gerçekten o izlediğim Alacakaranlık efsanesinin bir karesinden fırlamış gibiydi. Ve gerçektende güzeldi.
Edward Cullen bence çoğu genç kız için büyük bir yaraydı. Büyüdüğünüzde vampirlerin var olmadığını, birilerinin hayal ürünü olduğunu anlıyordunuz. Ve bu sizi kandırılmış hissetmenize yol açıyordu. En azından kendi adıma söyleyeyim, ben çok üzülmüştüm.
Saçma gelebilirdi kimine göre ama kitap ya da filmlerin hayal ürünü karakterleriyle evlenememek canımı sıkıyordu.
Gözlerimi tekrar o kalabalığa diktiğimde orada olmadığını farkettim.
İçimde garip bir endişe tohumu serpildi. Emir'in nerede olduğunu anlamak için daha çok gezdirdim bakışlarımı. Ama görünmüyordu.
Ayaklarımın benden bağımsız hareket ettiğini gördüm.
Bu canımın acımasına neden olmuştu. O an birkez daha ayaklarımı kullanamayacak olmama kızmıştım.
Kendimi sakinleştirmeye çabaladım. Sakin olmalıydım. Benim burada olduğumu unutmazdı değil mi?
Ne belliydi? Kendime işkence yaptığımı farketmiştim.
Benim için değilse bile arabası için gelirdi. Eve yalın ayak gidecek değildi ya.
Dudaklarımı ısırırken kulağıma cızırtılı bir melodi takıldı. Öyle dalmış olmalıydım ki kulaklarım duymamıştı sanırım.
Radyoya uzanıp müziğin kulağıma dolmasına izin verdim. Tahmin ettiğim gibi kürtçe bir şarkıydı.
Sözlerinin anlamını bilmesem de beni derin bir düşünceye daldım.
Sonra oradan oraya savruldu düşüncelerim.
Ve birden kalbimi burkan bir anının slow motion halinin içerisine çekilirken buldum kendimi. Gözlerimin buğulandığını hissettim.
Kaç gündür buradayım ve onun siületi birkez bile zihnime düşmemişti.
Şimdi düşmesi büyük bir ateş çemberinin içerisinde hissiyatı veriyor, yönünü arayan akrebe benzetiyordum kendimi tabiri caizse.
Onu zihnimin en ücra köşelerine atıp, üzerine milyonlarca kilit vurmuştum.
Çünkü artık benim için silik bir anından ibaretti.
Hayatım boyunca korkak insanlardan nefret etmiştim. Zaten kendimden nefret etme sabeplerimden biri de buydu ya.
Bir kadın yaşadığı insan topluluğu yüzünden korkak yetiştiriliyor olabilirdi ama bir erkek o kadar özgürlüğe rağmen hâlâ korkaksa bu benim için iğreltilik belirtisiydi.
Kendini yetiştirememe özelliğiydi.
Bir erkek güçlü olmalıydı, güçlüden kastım, fiziksel güç değildi tabi ki.
Her şeyde net olmalıydı. Bir fikri olmalıydı. Her şeyden önce duruşu olmalıydı.
Bir erkek ne istediğini bilmeli, ona göre hareket etmeliydi. Sürekli karar değistirmemeliydi.
Hayatım boyunca ne istediğimi bilmeyen biri olmuştum hep. Ama bu konuda nettim, eğer birgün gerçekten hayatıma biri girecekse, ne istediğini bilen bir adam girmeliydi.
Hayatıma onun dışında bir erkek girmemişti. Çünkü bağnaz bir ailenin içerisinde yaşamaya çalışan bir kızdım ben. Her adımımın sonunu düşünmek zorundaydım. Kan kusturuyorlardı düşünmezsem.
Her ne kadar amcam hep bana sahip çıksa da hep bir adım arkamda hata, kendilerince hata olan şeyleri yapmamı kısıtlamaya çalışıyordu.
En küçük amcamın oğluydu Cihan. Benden sadece iki yaş büyüktü.
Namuslarını kirletmeyeyim diye her sabah bir adım arkamda, benimle okula gelirdi. Ben girene kadar da peşimden ayrılmazdı.
Ne kadar acı ki hala doğu da bu tür şeyler oluyordu.
Zaten öyle tanışmıştık. Hayatımda gördüğüm en güzel mavi gözlere sahipti.
Çok korkardım eskiden ondan ama sonra, bir şekilde bana aşık olduğunu söylemişti. Ve ne yazık ki hiçbir yere ait olamayan kadınlar, seni seviyorum cümlelerine çabucak inanırlardı.
Ki en kötüsü de neydi biliyor musunuz? Bunun kuru bir cümle olduğunu bile bile inandıklarını sandırırlardı insanlara.
Ben bir yere ait olduğumu hissetmiştim bu cümleyle. Ama sözdeydi her şey.
Yani öyle olmuştu işte. Bana sürekli evleneceğimizi söyleyen çocuk Boran ile evlenmem kararlaştırıldığında sesini dahi çıkaramamıştı.
Hâlbuki sensiz ölürüm, diyordu sürekli. Hala hayattaydı ama.
Bir erkek dimdik durmalı diyişimin nedeni buydu aslında. Sözünün eri olmalıydı.
Aksi takdirde verdiği sözlerin altında ezilmeye mahkum olurdu.
Cihan un ufak olmuştu zihnimde. Geri dönüşümde bile bırakmayacak kadar acı bir tecrübeydi benim için.
Her düşündüğümde kangren oluyordu zihnimin kıvrımları.
Onu düşünmek istemiyordum artık. Zaten eskiler çok uzaktaydı. O da uzakta olmak zorundaydı.
Gözlerimi usulca kaldırdığımda, kalabalıktan kopmuş birinin arabaya doğru yaklaştığını farkettim.
Üzerinde polis üniforması vardı fakat rütbesizdi sanırım. Tam olarak anlayamamıştım.
Kapıyı açtığında gri renkli gözleriyle karşılaştım.
"Şey amirim gönderdi de, yalnız kalma diye. O gelene kadar buradayım. Sana göz kulak olacağım."
Utangaç bir şekilde kafamı salladım. Beni rahatsız etmeyecek bir biçimde süzdü. Ardından hem ayağıma hem dirseğime takıldı gözleri.
Muhtemelen nasıl ikisini aynı anda kırdığımı merak ediyordu.
"Ev kazası." Dedim daha fazla hayal gücünü zorlamasın diye.
Kafasını anladım dercesine sallayıp telefonuna gömüldü.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama baya uzun bir saat dilimini ardımızda bırakmıştık.
"Emir'in işi çok uzun mu?"
Kafasını, adının Umut olduğunu öğrendiğim adam kaldırdı.
"Cinayet bürosundan geldiler, cesedin geri kalan parçalarını ormanın içerisinde arıyorlar."
Dehşetle baktım Umut'un soğuk kanlı tavrına. Sanki pazardan meyve al bize der gibi normal söylemişti bunu.
Umut ne yaptığını anlamış gibi irkildi.
"Şey kusura bakma. Korkutmak istemezdim seni. Mesleki deformasyon da diyebiliriz buna. Böyle çok ruhsuz gibi oldu ama."
Gülmeye zorladım kendimi ama yüzümde eğrelti gibi durmuştu o gülümseme.
"Önemli değil." Dedim bir çırpıda ve bedenimi koltuğa yaslayarak gözlerimi kapatmaya zorladım.
Akşama vuruyordu saat ve hala Emir gelmemişti. Lavaboya gitmem gerektiğini söylediğimde Umut bir bayan polisle beni çevredeki evlerden birine götürmüştü.
İşkence gibi olsa işimi kendim görmüştüm. Başkalarına muhtaç olmak çok kötü bir şeydi.
Arabada bu sefer Sevinç'le oturuyordum. Beni lavaboya götüren bayan polisle. İyi biriydi.
Kolay kolay kimseyle samimi olmazdım ama iyi birine benziyordu.
Bu sene ikinci senesiydi merkezde. Ve mesleğini çok sevdiğini söylemişti.
Saat dokuzu vurduğunda bedenimin dermansız olduğunu hissediyordum. Sadece ikindiye yakın Umut'un getirdiği dönerden birkaç lokma almıştım. Gerisini de ona vermiştim. Yemeyeceksen bana verir misin demişti.
Başıma giren acıyla ağzımdan acı bir inleme kaçarken Sevinç farketmiş gibi kafasını bana çevirdi.
"İyi misin?" Kafamı evet anlınmda saklarken bakışlarımı yola çevirdim. Sabah giydiği gömleği dirseklerine kadar sıyırmış, saçları oradan oraya savrulmuş Emir'i gördüm.
Sevinç hemen kendini toparlarken Emir tam önümde durdu.
"Sağol Sevinç. Teşekkür ederim yardımın için."
Sevinç hafifçe gülümseyerek "Ne demek amirim. İyi geceler diliyorum size." Diyip yanımızdan ayrıldı.
Birkaç dakika Emir'in gözleriyle kesiştik.
"İyi misin?" Kafamı evet anlınmda salladım fakat karnımın aç olduğunu söylememiştim.
"Aç mısın?" Sanki zihnimi okumuştu. Kafamı hafifçe salladım. Heveslisi gibi görünmek istemiyordum.
"Uslu bir kız olduğunda daha sevilebilir biri oluyorsun. Böyle kal küçüğüm."
Dilimi yormak istemedim. Zaten açtım. Mantıksız bir cümle kurma olasılığım yüksekti.
Emir arabaya bindiğinde tüylerim diken diken oldu. Polislik gerçekten zor bir meslekti.
"Yemek söyleyeceğim. Biz gidene kadar yemek gelir."
Hafif bir gülümsemeyle karşılık verdim.
Bu konuşmadan sonra kimse konuşmamıştı. Sessiz bir yolculuk geçmişti.
Bir ara sadece yemek sipariş etmek için telefonunu kullanmıştı.
Eve geldiğimizde çok bitkin ve kurt gibi aç hissediyorum kendimi.
Araba durduğunda arabadan çıktı. Beni kucağına almasını beklerken bir adam geldi yanına. Siyah takım elbiseli, iri yarı bir adam.
Elinde ise tekerlekli sandalye vardı.
Gözlerim büyüdü. Beni ona bindirmeyi mi planlıyordu? Emir'in kucağından daha iyiydi ama yine de utanç vericiydi? Adamın kucağında içeriye girmek çok mu normal Hazal?
Emir kapıyı açtığında adam çoktan uzaklaşmıştı. Yüzümdeki somurtmayı farkedip sırıttı.
"Seni kucağıma almadığım için üzüldün mü sen?"
Gözlerimi kısıp "Ne olur beni kucağına al, yoksa ölürüm." Dedim alayla karışık.
Emir'in kaşları alayla yukarı kalktı.
"Üzgünüm güzelim bel fıtığı olmak istemiyorum."
O bana kilolu mu demişti? Bana mı? Ben 48 kiloydum.
Kilo mu almıştım acaba? İstemsizce gözlerim vücuduma kaydı.
Emir kısık bir sesle güldü.
"Her şeyi bu kadar kafaya takma. Şaka yapıyorum."
Bedenimin gevşediğini hissederken tekerlekli sandalyenin arkasına geçti. Ve sürümeye başlamıştı.
Asansöre bindiğimizde ikimizin de aklında ne vardı bilmiyorum. Çünkü ikimiz de dalgındık.
Emir'in kapısının önünde elinde poşetle bekleyen bir adam vardı.
Beklemekten bıkmış gibi bir hali vardı. Emir sabit bir yüz hattı ile adamın elindeki poşeti alıp adamı gönderdi.
Ağzında bir şey gevelemişti ama anlamamıştım.
Kapıyı açtı ve tekrar arkama geçti.
İçeriye geçtik. Derin bir tenhalık karşıladı beni. Cidden ben olmadan önce nasıl yaşadığını merak ettim Emir'in.
Çiçek olmasa hayatı fazla sessizdi.
Koltuklardan birine oturttu beni Emir. Her yeri bas bas yorgunum diye bağırıyordu.
"Emir..." Sesim sormakla sormamak arasında kararsız kalmıştı.
Cebinden bir sigara çıkarırken onu ilk kez zararlı bir alışkanlıkla gördüm. Oysa ki sigara kullanmayacak kadar dişleri beyazdı. Adamın dişlerine mi bakmıştım cidden?
Şakağını sağ eliyle tutup bana döndü,
"Ne var küçük?"
Bana böyle seslenmesi sinirimi bozuyordu. Ama sustum. Elindeki yemek poşetini açıp bir tane döneri sağlam elime tutuşturdu. Ben de kemirmeye başlamıştım.
"Hiç evlenmek istemedin mi?"
Dudakları sorduğum soruyla tepkisizleşti.
"Senin yine dilin uzadı kızım. Uyku vaktin geldi. Yatağa götüreyim seni."
Hep kaçıyordu sorduğum her soru için. Oysa kaçacak hiçbir şey yoktu ki. Neden böyle davranıyordu bana?
Emir beni sandalyeyi es geçerek kucağına aldı. Yemeğimi de sonra getireceğini söylemişti. İştah bırakmıştı sanki böyle yaparak.
Kendimi onun kollarında bulmuştum tekrar.
Sigaraya karışmış tarçın kokusu burnumu arşınladı.
Çok güzeldi. Fazlasıyla hem de. Emir'in yüzü gerilirken odaya girdik.
Beni yatağa dik bir pozisyonda oturttu. Kalktığında nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle elini tuttum.
Bakışları bana döndü.
"Sen korkak bir adamsın. İstemediğin her soruya böyle cevap vermeden gidemezsin. İnsanoğlu diyalektik kurabilen bir varlıktır.
Ama sen öyle yapmıyorsun. Gidiyorsun sert bakarak ya da kaçarak insanları susturabileceğini düşünüyorsun?"
Gözlerinin an itibariyle karardığını gördüm. Bana bakarken gördüğü ben değil de bir baskasıymış gibiydi.
Yumruklarını sıktı. Kendini sakin kalabilmeye zorluyordu sanki.
Gözlerini usulca açtı.
"Ben sakin bir adam değilim Hazal. Benimle korkaksın türünden konuşmayı bırak. Yoksa sana kimin korkak olduğunu göstermekten büyük keyif alırım."