Ne Mete neden onu öptüğünü biliyordu, ne de Hilal neden ona karşılık verdiğini. Mete’nin ki bir anlık bir tepki ile başlamıştı. Belki de bir içgüdü ya da kader… Hilal çok defa onu itmeyi ve yüzüne şöyle okkalı bir tokat indirmeyi düşünmüştü ama eli gitmemişti hiç. Eli gitse bile dudakları vazgeçememişti. İlk kez öpülüyordu Hilal. Ama çok güzel öpülüyordu...
Mete’nin dudakları ona daha önce hiç yaşamadığı duyguları yaşatıyordu. Haz, arzu, heyecan… Mete’nin öpüşme konusunda ki tecrübesi hayli çoktu ama hiç böylesi gelmemişti başına. Sanki Hilal’in dudakları sonsuz yaşam pınarından akan suydu… İçtikçe hayat buluyordu. Tecrübesiz dudaklar ona acemice karşılık vermeye çalıştıkça o daha çok baştan çıkıyordu. Hilal kollarını Mete’nin boynuna doladığında yaşadıkları bu anın sonunu kestiremiyordu. Mete bu anın sona ermesini istediğinden bile emin değildi.
Boğazından sert bir inilti yükseldi Hilal’in. Eğer kendinde olsaydı, onu fazlasıyla utandırabilecek bir inilti... Ama elinde değildi ki, öyle büyük bir haz alıyordu ki şu andan neredeyse çığlık atacaktı. Hilal’in boğazından çıkan küçük iniltilerle kendinden geçti Mete. Yavaşça arkasında ki duvara doğru itti Hilal’i. Ellerini beline koyarak, küçük dokunuşlarla tanımaya çalıştı onu. Biraz olsun tanıyabilmek istedi kollarının arasında ki hırçın kadını.
Büyük otellerde ne zaman bir parti olsa, mutlaka sarhoş olup kusan birileri de olurdu. O parti de kusan müşterilere ev sahipliği yapıyordu elbette. Hızla temizlik görevlileri çağırıldı. O gece görevli olan kişi gerekli malzemeleri almak için malzeme dolabına gitmiş ancak kapının kilitli olduğunu fark etmişti. Belki sıkışmıştır diye düşünerek kapı kolunu defalarca aşağı yukarı indirmiş ama bu Hilal ve Mete’nin gerçek dünyaya dönmesinden başka hiçbir işe yaramamıştı.
Kapıdan gelen seslerle irkildi Hilal ve Mete. Kapının kilitli olduğunu bir an umutmuş olacaklar ki hızla geriye sıçradı ikisi de. Nefesleri kesilmişti. Derin derin nefes alıyor ve başlarını döndüren o anın etkisinden kurtulmaya çalışıyorlardı. Boş gözlerle kapıya baktı ikisi de. Az önce ne olmuştu?
Mete gerçekten o baş belasını öpmüş müydü? Az önce deli gibi arzuladığı kadın, o küçük cadı mıydı sahiden de?
Peki ya Hilal? O gerçekten ilk öpücüğünü bir şöhret budalasından mı almıştı? Nefret ettiği bu ukala süper starın kollarında mı kaybetmişti kendisini?
Yanaklarını hızla ateş bastı Hilal’in. Öyle bir hızla yayılmıştı ki ateş vücuduna, Hilal orada cayır cayır yanıp kül olacaktı neredeyse. Kendinden nefret ediyordu. Mete’den de nefret ediyordu ama onu hala öpmek istediği için kendinden daha çok nefret ediyordu. Buradan çıkmalı, ondan uzaklaşmalıydı ama ayakları hareket etmiyordu. Bir adım atsa düşecekti sanki. Kilitlenip kalmıştı.
Mete’nin durumu da ondan farksız değildi. Bedeninin böyle uyarıldığına inanamıyordu. Bir şeyler parçalamak geliyordu içinden ama hareket etse yine ona gideceğini ve yine onu çekip kollarının arasına alarak çılgınlarca öpeceğini biliyordu. Hiçbir kadın böyle hissettirmemişti ona. Hiçbir kadının dudakları böyle tatlı gelmemişti… Acımasızlıktı bu. Böyle zehirli bir kadının bu kadar tatlı, bu kadar baş döndüren dudaklara sahip olması acımasızlıktan başka bir şey değildi. Zaten yeteri kadar güzelken, bir de bu dudaklarla ayaklı bir felaketten başka bir şey değildi.
Hilal ve Mete birbirleri için tehlikeliydi yani… Biri ateşse, diğeri baruttu. Yan yana oldukları her an patlamaya hazırlardı. Şimdi birbirlerini arzuladıklarını fark etmeleri ise felaketi daha da derin bir uçuruma sürüklemişti. İkisi de patlamadan nasıl kaçacağını bilmiyordu. Değil patlamadan, birazdan gelip kapıyı açacak olan görevlinin bakışlarından bile nasıl kaçacaklarını bilmiyorlardı.
Hilal oradan gerçekten gitmesi gerektiğini biliyordu. Kaçmalı, uzaklaşmalıydı. Bakışlarını önünde dikilen Mete’nin üzerine dikti. Açıkça korkuyordu Hilal. Hissettiklerinden ve bu hislerin nefretinin önüne geçmesinden korkuyordu.
Ondan nefret etmek istiyordu Hilal. O, Mete Karahan’ın gözü dönmüş hayranlarından olmayacaktı. Ondan nefret etmek güvenliydi ve Hilal güven istiyordu. Ancak güven beraberinden huzur getirmiyordu.
Hilal gibi Mete’de gözlerini onun üzerine, direk gözlerine dikti. Hilal’in korkusunu gördü bakışlarında. Mete de korkuyordu. Ama bu bakışların onu etkilemesine izin vermezdi. Ondan etkilenemezdi… Mete’nin kimseden böyle etkilenmeye izni yoktu. Bu tarz bir yakınlaşma herkes için bela demekti. Ayrıca Hilal onun tipi değildi ki! O uysal kadınları seviyordu. Hilal’in uysallıkla uzaktan yakından alakası yoktu.
Bu yüzden ondan uzak duracaktı. Ancak eğer Hilal şu anda gitmezse bunun pek mümkün olacağını sanmıyordu. Mete gidemeyeceğini biliyordu. Vücudu emirlerine itaat etmiyor, ona tam anlamıyla ihanet ediyordu.
Hilal bunu sezdi adeta ve harekete geçti. Mete’yi hızla itti ve kapının kilidini açarak koşar adım o lanet odadan kaçıp gitti.
Odaya gitmeye karar verdi Hilal. Ama anahtarı çantasında kalmıştı. Nasıl girecekti içeri? Önce resepsiyona uğramaya karar verdi. Ölü gibidir. Başı kanında dolaşan alkolün ve az önce yaşananların etkisiyle deli gibi dönüyordu. Ayakta kalmaya çalışarak adımlarını atıyor ancak her adımda başı daha çok dönüyordu. Üç bardakla sarhoş olmamıştı belki Hilal ama arzunun başını tarifsiz şekilde döndürdüğü kesindi.
Öne doğru bir adım attı ve bacakları birbirine dolandı. Bu sefer yere kapaklanacağından emindi Hilal. Bu gece bir rezil olmadığı kalmıştı…
Hilal, yere düşeceğini düşündüğü anda, iki güçlü kol belinden yakaladı onu. Beline dolanan kollarla Hilal ‘keşke’ dedi içinden ‘keşke düşseydim yere’.
Nasılda aklına kazınmıştı kokusu? Mete’yi dokunuşundan bile tanımıştı ama ya kokusu? Hasta olduğunu düşündü Hilal. Aklı tehlikeli bir virüs tarafından işgal edilmişti.
“Bu halde yürüyebileceğini sana düşündürten ne?” diye kulağına fısıldayarak sordu Mete. Nefesini teninde hissettiği andan diken diken oldu Hilal’in tüyleri. Neler oluyordu ona? Bu tehlikeli oyunun içinden bir an önce çıkmalıydı. Mete’yi iterek çıkar kollarının arasından. “Bana dokunabileceğini sana düşündürten ne?”
Mete kaşlarını havaya kaldırdı ve ona içinde hiç hoş imalar barındırmayan bakışlar attı. Hilal bunun gelmiş geçmiş en saçma soru olduğunu biliyordu ama bir kere sormuştu işte.
“Kendi işine bak”
“Sen önüne baktıktan sonra”
Az önce onu deli gibi arzulayan Hilal, şimdi onu deli gibi pataklamak istiyordu. Bir anda ona kendini dünyanın en harika kadını gibi hissettirirken, diğer an nasıl bu kadar şuursuz olabiliyordu.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Mete. Hilal sorusunu cevapsız bıraktı. Onu ne ilgilendiriyordur ki?
Arkasını dönüp gitmek istemişti sadece ama tam o anda tekrar kaybetmişti dengesini.
Mete onun olduğu yerde zemine doğru savrulduğunu görür görmez, hızla ileri doğru atıldı e onu kolundan yakaladı. “Nereye gidiyorsun?”
“Re-re-resepsiyona”
Ona böyle dokunmaktan vazgeçmesi gerekiyordu Mete’nin. Hilal’in düşüncelerinin yolundan sapmasına sebep oluyordu.
“Hey!” diye seslendi Mete.
Kime sesleniyordur? Bir saniye sonra koşarak yanlarına gelen otel görevlisini görünce, onu resepsiyona Mete’nin götürmeyeceğini anlamıştı Hilal. Buna sevinmişti elbette ama içinde bir yerlerde aynı zamanda buna üzüldüğünü itiraf etmeyi reddediyordu!
“Buyurun Mete Bey!”
“Hanımefendiye resepsiyona kadar eşlik et. Sonra da odasına sağ salim ulaştığına emin ol”
Otel görevlisi başını sallayarak Mete’yi onayladıktan sonra son kez bakışlarını onun üzerine dikti Mete.
Neden peşinden geldiğini bilmiyordu. En iyisi gitmesine izin vermekti, bunu biliyordu. Ama bir kere peşinden geldikten sonra, neden şimdi onu tekrar kendinden uzaklaştırıyordu? İçinde bulunduğu çelişkiden nefret etti Mete ve Hilal’i otel görevlisine teslim edip gitti.
Bu gece sarhoş olmaktan başka şansı yoktu.
Hilal odaya çıkar çıkmaz kendini duşun altına atmıştı. Suyun üzerinde ki bu hisleri alıp götürmesini umuyordu. Bu karışıklık, bu sarsılmışlık… Tüm bunların suyla akıp gitmesini diliyordu. Ancak suyun altında ne kadar kalırsa kalsın, bir türlü gitmiyordu kalbinde ki ağırlık. Bir türlü o anı aklından atamıyordu. Mete’nin onu öpüşü, ona dokunuşu hala gözlerinin önündeydi. Dudaklarının tadını hala alabiliyordu.
Aklı almıyordu olanları Hilal’in. Mete’den nefret ediyordu o. Nasıl izin vermişti bunu yapmasına? Daha onu ilk öptüğü anda itmesi gerektiğini biliyordu onu. Ancak yapmamış ve ilk öpücüğünü, ona biraz bile değer vermeyen bir serseme kaptırmıştı. Belki de canını en çok yakan şey de buydu. Bunca zaman bekledikten sonra böyle değerli bir anı öyle değersiz biriyle paylaşmak… Şimdi ise bu anı nasıl unutacağını bilmiyordur. İşin tuhafı neden unutması gerektiğini de bilmiyordu.
Hilal’in o anda bilmediği çok şey vardı. Mesela aşk… Hilal o anda aşkın ne olduğunu bilmiyordu. Aşk, hiç beklediğimiz anlarda gelip çalıyordu kapımızı. Bize hiç ummadığımız insanlarla geliyor ve kalbimizi işgal ediyordu. Hilal ona âşık olduğunu bilmiyordu. Çünkü Mete’nin kalbini işgal etmesinden korkmuyordu. Dünya bir oyun sahnesiydi. Herkes gibi aşk da bu sahnede bir role sahipti. Oyununu oynuyor ve hayatlarımızdan çıkarken geriye sadece gözyaşı ve keder bırakıyordu.
Gözyaşı ve keder, Hilal için geliyordu. Şimdi akamayan tüm o yaşların etkisiyle titriyor ve içinde ki ağlama hissinin nedenini çözmeyerek daha çok batıyordu. Banyodan çıkar çıkmaz bornozuna sarıldı ve öylece yatağa gitti. Örtülerin altına saklandı ve başını yumuşacık yastığa bırakırken bir nebze olsun rahatlamayı diledi.
Mete’de böyle öfkeli midiydi? Böyle karışık? O da böyle hissediyor muydu? ‘Yok canım’ dedi kendi kendine Hilal. ‘Kim bilir kaç kızı öpmüştür bugüne kadar? Sen neden umurunda olacaksın ki?’
Peki, o zaman niye öpmüştü Hilal’i? Bu Hilal’in ona neden karşılık verdiğinden daha önce sorulması gereken bir soruydu. Neden? Elbette ki Hilal çığlık atıyor diye! Hayvan! Sırf onu susturmak için öpmüştü işte. Bir insan bu kadar düşüncesiz, bu kadar aptal olamazdı ki! Bir erkek, bir kadını öpmeden önce iki kere düşünmeliydi. Kadını incitmeden önce… Eğer bir kadın asiyse, geçimsizse, bilin ki sebebi bir erkekti.
Hilal havlusuna sarılıp banyodan çıkarken kendi kendine bu durumu biraz fazla abarttığını söyledi. Ucuz bir dram filminde değildi sonuçta. Olayları abartmaya gerek yoktu. Evet, biraz sarsılmıştı ama bunun sebebi aldığı alkol ve ilk kez öpülmesiydi. Biraz dinlenip, kafasını boşaltırsa iyi olacağına emindi. Gece giydiği şortunu ve atletini üzerine geçirip, yatağa uzanırken kendini daha iyi hissediyordu bile. Kanında ki alkol yavaş yavaş tüm enerjisini tüketiyor ve uyku üzerine hızla çöküyordu. Hilal’in gözleri ağırlaştıkça, etrafında ki görüntüler de aynı hızla silindi. Görüntüler silindikçe, Hilal rüyalar âlemine doğru daha çok sürüklendi.
Yine aynı dolaptaydı Hilal. Yine Mete yanındaydı. Üzerinde uyurken giydikleri vardı ve Hilal kısa şortu ve ince atletiyle Mete’nin karşısında dikilirken kendi neredeyse çıplak hissediyordu. Mete çok yakındı ona. Bedenleri hafifçe birbirlerine değiyor ve her nefes alışverişlerinde birbirlerine sürtünüyorlardı. Hilal nefes alamıyordu. Küçücük odada ki tüm oksijenin tamamını çekip almıştı sanki Mete. Gözlerini ondan ayırmıyordu. Öyle bir bakıyordu ki Hilal’e tüm bedeni alev aldı. Konuşmuyordu. Sadece bakıyor ve onu âdete gözleriyle soyuyordu. Parmakları yavaşça kollarında ve boynunda geziniyordu. Yüzleri… Yüzleri çok yakındı. Bir adım daha atsa onu öpebilirdi Mete. Hilal öpülmek istiyordu. Hem de herhangi biri tarafından değil, Mete Karahan tarafından. Bu bir rüya olsa gerek bu hisleri yüzünden kendine kızamamıştı bile. Hilal’in tüm bedeni titriyor ve adeta onu öpmesi için ona yalvarıyordu. Mete onu öpmüyordu. Sadece parmaklarını hassas teninde yavaşça gezdiriyor ve Hilal’i delirtiyordu. Yavaşça öne doğru eğildi. Nefesi Hilal’in boynuna değene kadar eğildi ve burnunu boynunun kıvrımında gezdirmeye başladı. Dayanılır gibi değildi bu. Sanki Hilal’in ona yaşattığı her şeyin intikamını alıyor gibiydi. Hilal neredeyse ayaklarına kapanıp af dilenecekti. Tek istediği bu işkencenin sona ermeseydi. Mete’nin dudakları Hilal’in boynunun en hassas noktasına dokunduğunda dudaklarından bir inilti kaçtı. Hilal bu olanlara inanamıyordu. Nefret ettiği bir adamın dokunuşuyla inlemişti. Onun kollarının arasında inliyordu ve biraz daha onu öpmezse kasıklarına tekmeyi geçirecekti.
“Lütfen,” diye yalvardı Hilal küçük bir inilti şeklinde “Lütfen kes şunu. Dayanamıyorum”
Mete hala sessizliğini koruyordu ama dudaklarının, Hilal’in sinirlerini hoplatan o ukala gülümseme ile kıvrıldığına emindi. Eğleniyordu onunla. Dalga geçiyordu. Hilal onu durdurmak istedi ama sanki etrafında kalın halatlar dolanmıştı. Sımsıkı bağlanmıştı.
Mete’nin dudaklarını bir kez daha teninde hisseden Hilal bu sefer daha gürültülü bir şekilde inledi. Kendini tamamen kaybetmişti. Ona ne yaparsa razıydı şu noktadan sonra. Nasıl bu kadar kolay teslim olmuştu? Böyle bir kadın değildi o. Kadın bile değildi. Tecrübesiz, saf, soğuk bir kızdı. Kolay bir kız ise hiç değildi… Ama Mete onu yalvartacak bir konuma getirmişti işte. Yalvarmak istemiyordu ama bedeni ona ihanet ediyordu.
Önce dudaklarını boynunda ki baskısını kaybetti Mete’nin. Sonra aralarına öyle bir boşluk girdi ki Hilal ruhu ondan sökülüp alınıyormuş gibi hissetti. Gidiyordu Mete. Hilal gitmesini istemiyordu.
“Gitme,” diyerek yalvardı “Kal lütfen gitme. Lütfen…”
Mete kalmadı. Geriye doğru adımlar atarak uzaklaştı ve yavaşça bir sis perdesinin arkasında kayboldu. Hilal’se öylece çaresiz kalakalmıştı. Bütün bedeni arzuyla yanıyordu ve onun bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu. Hala arkasından geri dönmesi için haykırıyordu ama gelen giden yoktu.
“Hilal…” yeni bir ses karıştı rüyalarına “Hilal…” Olanların aksine daha gerçekti bu ses. Daha elle tutulabilir ve daha ulaşılabilir. “Hilal…” Ses onu sıkıca yakaladı ve hızla rüyalar âleminden çekip aldı.
“Hilal kendine gel. Rüya görüyorsun.”
Gözlerini yavaşça aralayan Hilal etrafına bakındı ilk iş. O küçük odada olmadığını anlamak rahatlamasına sebep olmuştu. Ancak hala huzursuzdu bedeni ve bunun başına geldiğine inanamıyordu.
“Kâbus mu gördün?” diye sordu Nazlı. ‘Hem de ne kâbus!’ diye düşündü Hilal. Karabasanı bu kâbusa tercih ederdi. “Rüyanda inliyordun”
Hilal daha fazla utanamayacağını düşündü. Yüzü bir anda kıpkırmızı olmuştu. Deve kuşu gibi başını toprağa gömmek istiyordu. Rüyasında inlemiş miydi gerçekten? Bütün o sesleri… “Şey… Ben… Evet, kâbus gördüm. Sanırım ondan. Neyse ama iyiyim şimdi hadi yat sen de”
“Tamam,” dedi Nazlı ilk önce. Kâbus olayının üzerine gitmeyecekti. Ancak bu başka şeylerin üzerine gitmeyeceği anlamına gelmezdi. “Sen neden erkenden buraya geldin? Beni parti de yalnız bıraktın resmen. Ne oldu Mete ile? Ne konuştunuz?”
Sanki herkes, her şey ona karşıydı. Ne mi olmuştu? Hilal’in ağzına onlarca küfür sıralandı ama kendi zorlayarak hepsini içinde tuttu. Olanları acilen unutması ve kendine gelmesi gerekiyordu. Böyle biri değildi o. Mete’de zaten çekici filan değildi. Onu arzuladığı yoktu. Her şey korkunç bir kâbustan ibaretti işte. “Ne konuşacağız canım? Saçmaladı bir şeyler. Ben de sinirlenip çekip gittim. Sonra da başım döndü biraz. İçki çarptı herhalde. Duşa girip yattım.”
Nazlı bundan daha fazlasını olduğunu anlayabiliyordu ancak Hilal’in ona anlatmayacağının da farkındaydı. İlk kez ondan bir şey saklıyordu ve nedeni her neyse gerçekten önemli olduğuna olan güveni sonsuzdu.
Nazlı onu bir başına bırakıp yatağına döndüğünde, Hilal’de tekrar yastığına başını gömdü ve gözlerini kapattı. Eğer o görüntülerin gözünün önünden tekrar tekrar canlanmasına engel olabilirse,uyuyabilecekti.