Hilal o sabah uyandığında hasta olmuş olmayı diledi. Öyle bir hastalık olmalıydı ki bu ateşler içinde yanmalı ve bu odadan asla çıkamamalıydı. Kendini okula gitmek istemeyen ilkokul çocukları gibi hissediyordu. Ancak Nazlı’ya karın ağrısından ölüyorum dese bile onu havuz başına sürükleyeceğine emindi. Zaten ya onunla havuz başına sürükleyecekti ya da onunla birlikte odada kalacaktı.
Hilal arkadaşının tatilini mahvetmek istemiyordu. Bu yüzden tek çaresi havuz başına inmekti. Kaçabilirdi ama çok uzun süre saklanamayacağını biliyordu. En azından deneyecekti. Kaçabildiği kadar kaçacak ve saklanabildiği kadar saklanacaktı. Bu yüzden Nazlı’ya gece kâbuslar yüzünden uyuyamadığını kahvaltıya onsuz inmesini söylemişti. Nazlı arkadaşının bir derdi olduğunu ve bunun Mete Karahan’la ilgili olduğunu biliyordu. Bu iş gittikçe tuhaf bir hal alıyordu. Üzerine gitmeyecek ve hazır olduğunda ona gelmesini bekleyecekti. Hilal’di bu. Duygularını uzun süre içinde tutamazdı. Biriyle konuşup içini boşalmazsa, güvendiği bir omuzda uzun uzun ağlamazsa rahatlamazdı. Ama öyle kolay kolay da sıkmazdı canını. Eğer canını sıkan bir şey varsa durum ciddi demekti. Nazlı arkadaşını yatağında bırakıp kahvaltıya indiğinde, Mete ile ne konuşmuş olabileceklerini düşünüyor ama bir türlü aradığı cevabı bulamıyordu. Cevap Hilal’di. Mete soruydu, sorundu… Çözülmesi imkânsız gibiydi. Nazlı ilk kez ona hayranı olduğu oyuncu olarak bakmıyordu. Şu anda arkadaşının kafasını karıştıran adamdı. Nazlı’nın tek dileği Hilal’in kısa zamanda Mete’yi çözebilmesiydi.
Yatakta ne kadar dönerse dönsün, kendi kendine ne kadar kıvranırsa kıvransın tekrar uykuya dalamamıştı, Hilal. Kalkmaktan başka çaresi yoktu. Yataktan çıktı ve hazırlanmaya başladı. Ne diye kaçacaktı ki? Onu Mete öpmemiş miydi? Esas onun kaçması gerekiyordu. Hilal’in yapması gereken onu bulduğu yerde paralamaktı. Bir yandan intikam planları kurarken, bir yandan da gördüğü rüyanın etkilerinden kurtulmaya çalıştı. Öyle yavaş hazırlandı ki sanki bunu yapmak onu düşüncelerden uzak tutuyordu. Hiç acele etmeden seçti giyeceği bikiniyi. Koyu pembe, straplez bikinisini giymeye karar verdi on beş dakika süren seçimin ardından. Bu sefer bir seçim de pareosu için yapması gerekiyordu. Bikini ile inemezdi ya aşağıya? Eleye eleye en son elinde ki beyaz, dantel işlemeli pareo ile lacivert, transparan pareo arasında kalmıştı. En sonunda beyaz olanı giymeye karar verdiğinde bu seçme işlemine de yaklaşık yirmi dakika ayırdığını fark etti.
Üzerini giyindikten sonra aynanın karşısına dikildi, Hilal ve bu sefer de saçlarıyla uğraşmaya başladı. Önce kulak hizasından bir tutam saçı ayırdı ve diğer kulağının hizasına doğru balıksırtı şeklinde örmeye başladı. Kulak hizasına geldiğinde balıksırtı örmeyi bıraktı ve bu sefer örgüsünü ince tutamlar halinde, mısır örgüsü olarak devam ettirdi. Kolay bir model değildi bu yaptığı. Zaman alıyordu. Almıştı da… Aynanın karşısında uzun uzun zaman geçirdi genç kız. Amaçta buydu zaten. Saçını ördükten sonra tarağın ucunu hafifçe ıslatarak asice havaya kalkan saç tutamlarını sakinleştirdi ve onları düzenli bir görünüme soktu.
Plaj çantasını da yavaş yavaş hazırladı Hilal, dağınıklığını da yavaşça topladı. Dişlerini bile normalden daha uzun zamanda fırçaladı. Hepsi biraz olsun dikkatini dağıtmak ve tabi ki aşağıya inip Mete ile yüzleşmekten kaçınmak içindi. İnkârları bir işe yaramıyordu işte. Mete’nin kaçması gerektiğini değil, Mete’nin de kaçması gerektiğini düşünüyordu. Tek dileği bu tatil boyunca bir daha onunla karşılaşmamaktı. Ancak içten içe bu dileğinin asla gerçekleşemeyeceğini biliyordu.
Kader’in öyle bir yolu vardı ki, karanlık bir ormanda kaybolsa, dönüp dolaşıp yine Mete’ye çıkardı yolu. Yine onunla kesişirdi hayatı.
Sonunda odadan çıkma zamanı gelmişti. Nazlı’nın çoktan kahvaltısını bitirip havuz başına geçtiğini tahmin ediyordu. Nazlı hep havuza en yakın ve aynı zamanda en çok göz onunda yerleri seçiyordu güneşlenmek için. Ancak Hilal bugün o yerlerden kaçacaktı. Bir bahane bulup başka bir yere oturması gerekecekti. Havuz başına indiğinde durumun tam da tahmin ettiği gibi olduğunu gördü genç kız. Nazlı tam da havuzun kenarında, güneşin altında bir yer bulmuş ve uzanmış keyifle güneşleniyordu. Orada oturamazdı Hilal. Bugün değil en azından… Biraz daha kendine geldiğinde tekrar eski rutinine dönüp hayatı Mete Karahan’a zindan edeceğine emindi. Ancak şu an pek de o havada değildi.
“Sonunda gelebildin” dedi Nazlı gölgesini üzerinde hissettiğinde. “Hiç uyanmayacaksın sandım”
“Şey…” bu iyi bir bahane olabilirdi belki de? “Aslında uyanmayacaktım ama oda çok sıcak oldu.” Eliyle arka köşe bir noktayı işaret etti. “Orada gölge bir yer var. Sen keyfine bak. Ben orada yatıp uyuyacağım”
Nazlı ona şaşkınlıkla bakıyordu. Sanki şaka yapıyorum demesini bekliyordu. Ne yani? Tatile uyumak için mi gelmişti? Onda kesinlikle tuhaf bir şeyler vardı ve eğer bu şeyler eğlencelerini bozarsa, Nazlı onun canına okuyacaktı. Yine de Hilal arka tarafta ki uyuma noktasına doğru giderken sesini çıkarmadı. Şezlonguna uzandı ve güneşlenmeye devam etti.
Hilal ise güvenli noktasına geçmişti. Havlusunu güzelce serdi ve şezlongun üzerine yerleşirken etrafını yavaşça kolaçan etti. Mete Karahan sensörleri alarmdaydı. Onun varlığını sezdikleri anda olağan üstü hal ilan edecek ve kendini mümkünse bir kaşık suda boğacaktı. Hayır, önce Mete’yi boğacaktı o suda, sonra kendini.
Hilal, gözlüklerini takıp, şapkasını başına geçirdi ve kitabının arkasına saklanarak şezlongunda geriye doğru kaydı. Kamuflaj tamamdı. Şimdi tek yapması gereken bir günlüğüne dünya üzerinden silinip gitmeyi ummaktı.
Mete havuzun başında belirdiğinde, Hilal kendine uzun uzun hakaret etmeyi henüz bitirmişti. Hilal gözlerini onun üzerine dikti istemsizce. Beyni ne kadar komut verirse versin kalbi bir türlü izin vermedi bakışlarını ondan çekmesine. Öylece izledi Mete’yi. Hayran hayran… Aptal bir âşık gibi… Aptal olduğunu kabul ediyordur Hilal ama âşık… Eğer tepki verebilseydi buna kesin gülerdi. Ama tepki verme yetisini çok uzun süre önce kaybetmişti.
Muhteşem kasları ve harika vücuduyla, Mete karşısında duruyor ve elleri bellerinde, etrafını inceliyordu. Hilal’de kitabının ardından onu… Daha iyi görebilmek için gözlerini çıkardı ve sanki bir film, nefes kesici bir doğa manzarası izler gibi izledi onu. Nefes almadan, göz kırpmadan… Ona ne olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama hissettiği bu şeylerden nefret ediyordu. Bu hisleri söküp almak istiyordu içinden. O Mete Karahan’dan ölümüne nefret eden Hilal olmak istiyordu. Onu gözleriyle soyan kızın kim olduğunu bile bilmiyordu.
Hilal kendini kaybetmiş bir şekilde onu izlemeye devam ederken, Mete başını yukarı kaldırdı ve bakışları, çarpışarak etraflarında elektrik etkisi yarattı. İkisi de beyinlerinden vurulmuş gibiydi ve bu etki, her bakışmalarında onları takip etmeye devam edecekti.
Hızla kitabın arkasına saklandı Hilal. Ancak Mete onu çoktan görmüştü. Önce dudakları hafif bir tebessüm ile kıvrıldı fakat daha sonra tekrar yüzü asıldı. Neden bu kızın yaptığı her şey hoşuna gidiyordu ki?
Dün bütün gece onu düşünmüştü. Öyle ki onu öptüğü an rüyalarında bile onu rahat bırakmamış ve bedeli uyanır uyanmaz alınan soğuk bir duş olmuştu. Tüm bu hislere bir anlam veremiyordu Mete. Bu hisler onu sadece kızdırıyordu ve kızdığında ne yaptığının o bile farkında olmuyordu. Başını sağa sola sallayarak düşünceleri kovmak istedi Mete. Hilal’i şurada kaç gün daha görecekti ki? Tatiline odaklanmalı ve onun için yazılan bir hayatı oynamadan, bunun keyfini çıkarmalıydı. Kendini havuzun ılık suyuna bıraktığında, düşünceleri bir nebze olsun dağıldı genç adamın. Havuzun bir ucundan bir ucuna defalarca yüzdü ve kulaçları arasında, Hilal’e kaçamak bakışlar atarak farkında olmadığı bir dürtüyle süzdü. Refleks gibiydi bu onun için. Hilal karşısında olduğu müddetçe ona bakmaması neredeyse imkânsızdı.
Neden kendini ona çekilirken buluyordu ki? Ona gitmek için içinde inanılmaz bir ihtiyaç duyuyordu. Bu lanet his bir türlü yok olmuyordu işte!
Ve en sonunda bu hislere yenik düşüp Hilal’in yanına doğru yüzdüğünde, bu işin sonunun nereye varacağını o bile bilmiyordu. Kendini havuzdan dışarı iterek sular bedeninden aşağıya süzülmeye devam ederken Hilal’in yanına gitti Mete. Şeytanın ayak seslerini metrelerce öteden duymuştu Hilal. Mete ona yaklaştıkça, o daha hızlı bir şekilde aramıştı saklanacak deliğini. Onu görmezden gelmeli ve onu fark etmemiş gibi davranmalıydı. Belki de ölü taklidi yaparsa, Mete en sonunda pes ederdi, değil mi? Sonuçta ayılarda işe yarıyorsa, onda da işe yaraması gerekiyordu...
Hilal kitabının sayfalarında kaybolmuş gibi davranırken, Mete tam tepesinde dikildi ve kollarını hafifçe hareket ederek Hilal’in ıslanmasına sebep oldu.
“Dikkat etsene biraz!” diye bağırdı Hilal. Bunu özellikle yaptığını adı gibi biliyordu. “Ne dikiliyorsun tepemde?”
Mete, Hilal’in isteğini geri çeviremedi ve şezlongunun ayakucuna oturarak ona en kibirli ifadesi ile gülümsedi. “Burada mı saklanıyorsun prenses?”
Eyvah! Yakalanmıştı işte Hilal. Acilen inkâr etmesi ve bu aşırı kibirli şöhret budalasından kurtulması gerekiyordu. “Ben saklanmıyorum, aptal”
Bal gibide saklanıyordu. Ne Mete bunu yüzüne vurmaktan vazgeçecekti, ne de Hilal inatla bunu inkar etmekten.
“Öyle mi? Oysa sen dün gece öyle kaçıp gidince, kalenden asla çıkmazsın sanmıştım”
Mete’nin dün geceden bahsetmesi Hilal’in tekrar alev alev yanmasına sebep olmuştu. İçinden Allah’a kızarmamak için dua ediyor ve dışından karşısında ki ukala adama küfür ediyordu. “Fazla peri masalı okumuşsun sen”
“Ve masallara inanmam. O yüzden bana masal anlatma! Bal gibi de saklanıyorsun.”
“Ne ukala şeysin sen ya!” Sadece gitse ne olurdu ki sanki? Hilal gitmek istiyordu çünkü… “Git egonu başka yerde tatmin et, şöhret budalası”
“Ben de sana bayılmıyorum zaten.” Yüzünde ki kibirli gülümseme gittikçe genişledi. Hilal bu adamı arzuladığını düşündükçe ondan değil, kendinden tiksiniyordu.
“Sadece bir konuyu netleştirmek istiyorum” Evet, Mete ona açık bir dille her şeyi anlatacak ve aralarında hiçbir şeyin olamayacağını söyleyecekti. Küçük bir çocuğu umutlandırarak başına dert alacak konumda değildi. “Dün gece olanlar hiç yaşanmadı. Yani sakın umutlanıp, romantik hayallerin peşine düşme”
Hilal içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Sanki… Sanki canı yanmıştı. Bu çok tuhaftı. Ve onu kızdırıyordu. Mete Karahan’ın nefes alıyor olmasından bile daha çok kızdırıyordu.
“Ne sanıyorsun kendini? Beni bir kere öptün diye sana âşık mı olacağım yani? Eğer beni her öpene âşık olsaydım ooo...”
Hilal bunu bilemezdi tabi. Çünkü ilk kez öpülmüştü. Ama bunu itiraf edecek hali yoktu.
Mete yüzlerinin arasında bir nefeslik mesafe kalana kadar yaklaştı ona. Aynı rüyasında ki gibiydi ve Hilal sonunun ne olacağını çok iyi biliyordu.
“Olayda bu prenses,” diye fısıldadı yavaşça Mete. Nefesi yüzüne çarparken Hilal gözlerini kapamak ve ona rüyasında ki gibi yalvarmak istedi. Bu kadar çabuk pes ettiğine inanamıyordu. “Senin ilk öpücüğün olduğuma eminim. Umarım zevk almışsındır. Çünkü bu ilk ve sondu.”
Hilal şaşkınlıkla onu izliyordu. Resmen bu süper star bozuntusunun karşısında nutku tutulmuş ve tüm o lafların altında kalmıştı. İçini büyük bir öfke kapladı ve Mete yanağından bir makas alıp giderken Hilal artık intikam almayacağına karar verdi. Bu sefer kaçacaktı. Uzak duracaktı. Mete Karahan ondan ne kadar uzak olursa o kadar iyiydi.
Ve unutmayacaktı... Az önce yaşadığı aşağılamayı hiçbir zaman unutmayacaktı.