8.Bölüm

2154 Words
          Hilal ve Nazlı kahvaltıya inmek üzere saat sekizde uyandı. Tatillerinin ikinci günü, güneşli bir sabahla başlamıştı. İki arkadaş gözlerini yeni güne oldukça keyifli bir şekilde açtılar. Özellikle de Hilal… O sabah Hilal’in neşesi neredeyse elle tutulur derecedeydi. Artık Mete Karahan takıntısından bir nebzede olsun kurtulmuştu ve bu onda tarif edemediği bir rahatlama hissi yaratmıştı. Mete denen o şöhret budalası Hilal’le uğraşmaması gerektiğini anlamıştı.           Nazlı banyoya girdiği sırada, Hilal’de balkona çıktı ve odalarının deniz manzarasında kitabını okumaya başladı. Güneş ışıl ışıl parıldıyor ve Hilal’in teninde adeta dans ediyordu. Güneşte oturmak iyiydi iyi olmasına ama güneşti bu işte ve yaktı mı tam yakıyordu. Kahvaltıdan sonra havuza gireceğini ve sırf bu yüzden Nazlı’nın yaptığını saçma bulduğunu biliyordu ama bir anda soğuk bir duş o kadar da kötü bir fikir gibi görünmemeye başlamıştı.           “Duş çok iyi geldi valla,” diyerek başına ve vücudunun etrafına sardığı havluyla birlikte banyodan çıktı Nazlı “Klima filan kesmedi gece. Sıcaktan öldüm resmen.”           Çeşme’nin nemli havasına hala alışamamışlardı. Ankara’nın kuru havasından sonra zordu alışmaları da… Nemden boğulacak gibi oldukları anlar oluyordu. Çeşme’nin sıcağı Ankara’nın sıcağı gibi değildi. Bursa’da sıcak olurdu yazları ama Çeşme kadar nemli olmazdı. Bursa’nın sıcağı yapışır, Ankara’nın ki yorardı ama Çeşme’de sıcak sizi nefessiz bırakacak cinsten bir sıcaktı…           “Ben de düşündüm bir duş alsam mı diye ama zaten havuza gireceğiz. O yüzden vazgeçtim”           Nazlı saçında ki havluyu eline aldı ve yatağın üzerine oturup, saçlarını kurulamaya başladı. “Havuz demişken,” diyerek söze başladı. Şimdi hesap sorma zamanıydı. Hilal’in dün havuz başında Mete Karahan’a attığı bakışlar hala aklındaydı. Bir türlü fırsat bulup onu köşeye sıkıştıramamıştı. Kaçışı yoktu. Arkasından atıp tuttuğu bir adama, yiyecek gibi bakmadan önce düşünecekti onu.           “Dün gözlerini Mete Karahan’dan alamadın. Hayırdır?”           Hilal yanakları müthiş bir hızla kırmızıya döndü. Yanakları alev alev yanıyordu. Kahretsin! Görmüştü işte. Nasıl çıkacaktı bu işin içinden?           “Evet, gözlerimle onu öldürebilir miyim diye deniyordum. Öldüremiyormuşum” Ne biçim bir bahaneydi bu? Hilal o an yerin dibine girmek ve beraberinde Mete’yi de peşinden cehenneme götürmek istiyordu. Ne diye sürekli başına bela olup duruyordu bu adam?           “Bana daha çok onu gözlerinde soymaya çalışıyormuşsun gibi geldi. Gerçi havuz başında yeterince çıplaktı ama yetmedi herhalde sana”           “Ne alakası var ya!” Hilal bile şaşırmıştı çıkışına. Elleri panikten titremeye başlamıştı.           Ve kızgındı... Nereden çıkarmıştı Nazlı bunu? O Mete’yi soymaya filan çalışmıyordu. Yani gözleriyle. Hiçbir şeyiyle soymayacaktı onu. Çıplak Mete… Off! Ne biçim düşüncelerdi bunlar? Hilal ellerini savurup, sinek kovar gibi kovmak istedi onları. Ama yapamadı. Bunun yerine öfkeli bir nefes alıp Nazlı’ya çemkirmeye başladı. “Saçma sapan konuşup sabah sabah sinirimi bozma, Nazlı!”           “Ne alakası olduğunu bilemem ben. Ne gördüysem o! Ayran budalası gibi bakıyordun kaslarına adamın. Neyse ki salyalarını saklamayı başardın”           Hilal’in güzel sabahı böylece bitmişti. Nazlı saçmalıklarıyla tüm hayat enerjisini söküp almıştı resmen.           “Kas mas görmedim ben! Abartma Nazlı. Ne var? Öyle bir gözüm kaydı ayağa kalktığında, olamaz mı? Ne yapıyor diye baktım ama kaslarına bakmadım.”           “Ha yani başka yerlerine baktın”           Nazlı, Hilal’in bu öfkeli halinden müthiş bir keyif alıyordu. Hilal biraz daha sinirlenirse zamanından önce kapağı açılmış düdüklü tencere gibi patlayacaktı. Nazlı belki duvarlara saçılan kalıntıları temizlemek için kalmayacaktı ama patlama anına şahit olmayı kesinlikle istiyordu.           “Ne diyorsun Nazlı ya? Hiçbir yerine bakmadım ben Mete’nin!”           “Oooo şimdiden Mete olmuş. Sen iki güne kalmaz âşık da olursun bu adama”           Hilal’in bu sözlere gülemedi bile. Âşık olmak mı? Kime? Mete’ye mi?           Mete değil! Mete Karahan!           Nazlı haklıydı. Bu ne samimiyetti canım? Mete Karahan’dı o. Şöhret budalası, kendini bir şey sanan ama basit bir insan müsveddesinden başka hiçbir şey olmayan adamın tekiydi. Hilal’in ona âşık olması için iki günden fazlası gerekti. Reenkarne olup tekrar doğsa, o ikinci hayat bile ona âşık olması için yeterli bir zaman dilimi olmazdı. Yani kısacası imkânsızdı.           Ama bazen bizi en kötü çarpan şeyler, asla olmaz, imkânsız dediğimiz şeylerdi. İmkânsızlıklar bazen bizi biz yapan, kaderimizi belirleyenlerdi. Hilal bunu o gün bilmiyordu. Ama öğrenecekti. Yaşayarak, imkânsızın yolunda yürüyerek, severek, gülerek, acı çekerek… Bazen bazı şeylerin öğrenilmemesi daha iyiydi. Hilal bunu da öğrenecekti.           Ama bugün değil. Bugün o, tercihini arkadaşının dediklerine sadece gülmekten yana kullandı.           Keyifli, gürültülü bir kahkaha attı. “Aman Nazlı! Nerden bulursun böyle esprileri bilmem ki. Ben? Mete Karahan’a? Âşık olacağım? Öyle mi? Duyda inanma! Üzgünüm tatlım ama o benim tipim değil. Ben karakterli erkeklerden hoşlanıyorum”           Nazlı kaşlarını çatarak baktı arkadaşına. Hilal’in içten içe Nazlı ve onun gibi Mete Karahan hayranlarını ona karşı ön yargılı davranmakla suçluyordu. Nazlı bunu biliyordu. Hilal’e göre onlar sadece dış görünüşüne bakarak Mete’yi değerlendiriyor ve onun harika olduğunu düşünüyorlardı. Peki, Hilal yaptığı ön yargı değil de neydi? Üstelik bu daha fenaydı. Sadece ünlü olduğu için mi kötü bir insandı? “Karaktersiz olduğunu nereden biliyorsun ki?”           Hilal için ise bu su götürmez bir gerçekti. Tüm o ukala laflar, kibirli bakışlar ve ‘küçük dağları ben yarattım’ tavırlar, Mete Karahan’ın kişiliğini oluşturan parçalardı. Devamını ise egosu kaplıyordu ki Hilal’in aradığı kişilik özelliklerine maalesef pek de fazla yer kalmıyordu.           “Çünkü ben senin gibi kör değilim. Konu o olduğunda her şeye at gözlüğüyle bakıyorsun, Nazlı. Sadece onu görüyor ve onun harika olduğunu düşünüyorsun”           Nazlı üzerinde ki havluyu düşmemesi için tutarak ayağa kalktı ve arkadaşının karşısına dikildi. “Konu o olduğunda her şeye at gözlüğüyle bakıyorsun, Hilal. Sadece onu görüyor ve onun kötü biri olduğunu düşünüyorsun”           Ardından Hilal’e, kafasının karışmasına sebep olan bir gülümseme ile baktı ve dolaptan kıyafetlerini alarak banyoya doğru ilerledi.           Gerçekten öyle miydi? Gerçekten de Hilal ona karşı biraz fazla mı sertti? Hayır! Bunu birkaç gün önce düşünseydi, belki cevabı evet olabilirdi ama lobide olanlardan sonra asla ama asla, hiçbir şey onun hakkında ki düşüncelerini değiştiremezdi. O parası ve konumuyla her şeye sahip olabileceğini, kadınların kalbini kırabileceğini ve hayatını dilediğince yaşayabileceğini düşünüyordu. Ona karşı aşırı sert ilan değildi. Tutumu tam kıvamındaydı. Ama artık onu takmayacaktı. İntikamını almış ve rahatlamıştı.           Mete’nin dün akşam ki halini düşünmek, tekrar Hilal’in keyiflenmesine yol açtı. Yüzünde zafer dolu bir gülümseme ile balkona doğru yürüdü gözlerini denize doğru dikti. Bu onun tatiliydi ve Mete Karahan’ı daha fazla düşünerek bu tatili mahvetmeyecekti.           Hilal balkonda durmuş deniz kokusunu içine çektiği sırada, Mete hazırlanıp odasından çıkmış ve kuzeni Doğa’yı karşılamak üzere lobiye inmişti. Doğa, Mete’nin teyzesinin oğluydu. Ondan dört yaş büyük olan Doğa, daha Mete dört yaşında küçük bir çocukken annesiyle birlikte yaşadıkları eve taşınmışlardı. Doğa’nın babası bir trafik kazasında ölünce teyzesi Meral oğlunu da alıp evlerine gelmişti. Annesi de babası da sevgi ve anlayışla kucak açmıştı onlara. Yıllar boyunca büyük bir aile olmuşlardı. Doğa liseye başladığı ilk yıldan itibaren iş hayatının içinde olmuştu. Başarılı bir inşaat mühendisiydi ve daha 22 yaşındayken kendi inşaat şirketini kurmuştu. Şimdi 28 yaşında ve Türkiye’nin en başarılı iş adamlarından biriydi. Mete hayallerinin peşinden koşmayı ondan öğrenmişti. Hep kaybetmiş ama yine de ayağa kalkmayı başarmıştı, Doğa. Kaybettiği her şeyin yükü hala omuzlarında olsa da, yürümeye devam ediyordu. Hep hırslı biri olmuştu. Asla vazgeçmemişti. Mete’de vazgeçmiyordu o yüzden. Her türlü zorluğuna rağmen hayallerinin işini yapıyordu. Vazgeçmeyecekti. Çünkü onun ilham kaynağı Doğa’ydı ve onun sözlüğünde ‘vazgeçmek’ diye bir kelime yoktu.           Doğa otele giriş yaptığında, Mete resepsiyonda odasıyla ilgili son ayrıntıları kontrol ediyordu. Uzun boylu kumral bir delikanlıydı Doğa. Yoğun ve stresli iş hayatına rağmen hala çok genç, hala çok dinç gözüküyordu. Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunurdu. Bu bir numaralı ilkesiydi. Bu yüzden yediğine, içtiğine, sporuna dikkat eder ve düzenli bir hayatı olmasına özen gösterirdi. Asla uykusuz kalmaz, hayatında ki tüm negatif unsurları en acil şekilde bertaraf ederdi. Çalışacağım diye de hayatın zevkli yanlarını da kaçırmazdı. Bunu bir kez yapmış ve sonuçlarına en ağır şekilde katlanmıştı… Bu nedenle kuzeni Mete arayıp onu Çeşme’ye çağırdığında, itiraz etmeden gelmişti. Bir tatile onunda ihtiyacı vardı aslında.           “Kapılarda karşılanıyorum bakıyorum,” diyerek selamladı kuzenini Doğa “Alıştırma bak sonra şımarırım”           Mete gülümseyerek baktı Doğa’ya ve yanına gidip ona sarıldı.           “Hoş geldin. Yollar nasıldı? Rahat geldin mi?”           “Biraz kalabalıktı. Malum tatil sezonu başladı. Okullar kapandı. İnsanlar bir an önce tatillerini yapıp işlerine bakmak istiyor ama rahat geldim. Afyon’da yarım saat mola verdim. O yüzden akşam trafiğine takıldım. Neyse ama çok engel olmadı bana”           Mete dikkatle kuzenin anlattıklarını dinliyordu. Onun burada olmasına gerçekten seviniyordu. Kendi olarak geçirebileceği bu kısa zamanı onunla paylaşmayı gerçekten de çok istiyordu. Biraz erkek erkeğe zaman geçirmek ikisine de çok iyi gelecekti.           “Hadi gel de girişini yaptıralım. Sonra odana çıkar dinlenirsin”           Tam resepsiyona doğru yürümeye başlamışlardı ki Doğa kuzeninde ki tuhaflığı o anda fark etti. Bir şeyler yanlıştı Mete’de. En son gördüğünde o bu kadar… Kırmızı değildi. Gülmeden edemedi. Ne yapmıştı kendinde? “Ne bu halin oğlum senin? Istakoza dönmüşsün. Ne diye yattın güneşe?”           Hay aksi! Tam da unutmuştu Mete olanları. Tekrar sinirleri bozulmuştu işte. Ah ah! Hep o lanet kadın yüzündendi. Bunu onun yanına bırakmayacaktı. Dün yemekte onunla konuştuğundan beri burnundan soluyordu.           “Güneşte yatmamam gerektiğini ben de biliyorum Doğa. Aptal muamelesi yapma bana”           Şimdi neden Doğa’ya bağırdığını bilmiyordu. Doğa’da bu sebepsiz çıkışa bir anlam verebilmiş değildi hani. Ama işte Mete’nin elinde değildi. O küçük aptal fena yakmıştı Mete’yi…           “Ne oluyor ya? Daha bir gündür buradasın şu haline bak. Kim bastı senin kuyruğuna?”           Esas kuyruğu olan kişi o kadındı. Hilal… Ne baş belasıydı o! “Ne sen sor ne de ben söyleyeyim”           Doğa ellerini cebine koydu ve omuzlarını silkti. “Sordum bir kere. Öt bakalım”           Kaçışı yoktu Mete’nin. Aslına anlatmak istemiyor gibi gözükse de birilerine içini dökmeye de ihtiyacı yok değildi hani. Bu yüzden derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.           “Ya hani şu canlı yayında bana saçma sapan sorular soran kızı hatırlıyor musun?”           Onu onaylayarak başını salladı Doğa. Elbette hatırlıyordu. Belki Mete kimsenin fark etmediğini sanmıştı ama Doğa, Mete’nin nedenini bilmediği bir şekilde uzun süre o kızı aradığını biliyordu. Ne olmuştu o kıza?           “Dün ben gelince resepsiyona deniz manzaralı iki odanız var mı diye sordum. Senin odan boştu zaten onu aldım. Diğer odada rezerve edilmiş ama rezervasyonu yaptıranlar geç kalmış. Aslında otelin arayıp sorması gerekiyordu ama yapmadılar. Neyse zaten orası beni ilgilendirmez. Adamlarda verdiler odayı bana. Sonra odayı ayırtan kişi geldi.”           Hikâye burada ilginçleşiyordu işte. Ama Doğa hala canlı yayında ki kızın hikâyeyle bağlantısını anlayamamıştı.           “İşte o kişi canlı yayında ki kızmış”           Mete kuzenin şaşkın bakışlarını gördüğüne hiç de şaşırmamıştı. O da küçük çaplı bir şok geçirmişti çünkü. Bu hissi biliyordu. “Hadi canım!” diyerek hayret dolu bir ses tonuyla karşılık verdi Doğa.           “Öyle. Sonra kız kopardı kıyameti. Vay efendim siz benim odamı nasıl verirsiniz bu adama? Ne çirkef, ne baş belası, ne inatçı bir kız o öyle! Sonra da tutturdu boşalt odamı. Geç kalmasaydın dedim bende ama yok laf anlamıyor. Neyse sonra otel görevlileri durumu tatlıya bağladı ama taktı kafayı bir kere bana.”           Öyle güzel bir kadının içinden böylesine bir cadı çıkmasını asla beklemiyordu Mete. Eğer daha uysal biri olsaydı, Mete ondan hoşlanabilirdi bile. Ancak Hilal, tüm o inatçı tavırlarıyla şansını çoktan kaybetmişti.           “Ee?” Doğa hikâyenin Mete’nin güneş yanığıyla bağlandığı kısmı deli gibi merak ediyordu. Nasıl olmuştu da yanmıştı bu kadar? “Sen nasıl yandın peki? Yoksa o baş belası dediğin kadına ilk görüşte vurulup, aşkından mı yandın?”           Mete kuzenin esprisine yüzünü ekşitti. Kötü bir espri olmasının yanı sıra, düşüncesi bile ürkütücü olan bir şeydi bu. O kadına âşık filan olmazdı Mete. Ona âşık olmak, ateşe atlamakla aynı şeydi. Ateşe atlamayı tercih ederdi.           “Ne aşkı ya! Onca zaman bekleyip, gidip de o kadına âşık olacak kadar aptal değilim. O gün havuz başına indiğimde şemsiyenin altına uzandım. Uyuya kalmışım. O da fırsattan istifade şemsiyemi üzerimden çekip kaçmış. Uyandığımda her tarafım yanmıştı.”           Hikâyenin tamamlanmasıyla Doğa’nın lobinin ortasında kahkahalarla gülmeye başlaması bir olmuştu. Demek yakışıklı oyuncu Mete Karahan bir kadın tarafından alt edilmişti. Bu yüce insanla tanışmak için sabırsızlanıyordu. Kırılan onca kalbin bir bedeli olmalıydı değil mi?           “Gülme Doğa gülme! Zaten sinirlerim tepemde. Dünden beri domates gibi geziyorum ortalarda. İnşallah akşama kadar geçer”           Doğa gülmekten konuşamıyordu bile. Yılın olayıydı resmen bu. Bir an için bu hikâyeyi gazetelere satmayı düşünmemiş değildi hani. “Geçer geçer. Geçer de şimdi ki zamanı ne yapacaksın? Şu haline baksana…” Tekrar kahkahalara boğulur Doğa. Bu şekilde günlerce gülebilirdir.           “Bak hala gülüyordur! Doğa bak yakacağım canını şimdi!”           “Tamam, tamam!” Derin derin nefesler alarak kendine gelmeye çalıştı Doğa. Gülmesine gülebilirdi günlerce ama bu kadar acımasızlık yeterdi. Mete’ye de yazıktı.           “Ama dur sen. Göstereceğim o baş belasına gününü. Bunun acısını elbet çıkaracağım. O zaman kim gülecek göreceğiz”           Durum Doğa’nın sandığından da vahimdi. Bir savaşın ortasına düşmüştü. Mete oldukça ciddi görünüyordu ve Doğa bu işin sonunu hiç ama hiç beğenmiyordu.           “Dikkat et de intikam alacağım derken küle dönüştürmesin bu kız seni”           Mete’nin bakışları derinleşti. Düşüncelerin arasında kayboldu. “Küllerimden doğar, yine de bunu ona ödetirim”           Kararlıydı Mete. Savaşı Hilal istemişti. Mete ona istediği savaşı verecekti.           “Sen bilirsin. Ama uyarıyorum bak. Dikkatli ol.”           Olacaktı. Skandala ihtiyacı yoktu. Sadece küçük, zararsız bir oyun oynayacaktı ona. Ne olduğunu henüz bilmiyordu ama küçük ama etkili bir şey olacağını biliyordu. Bugün bitmeden, Hilal Hanım kiminle uğraştığını anlayacaktı.  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD