9.Bölüm

1097 Words
            Kahvaltıya indiklerinde Hilal ve Nazlı yine aynı şeyi yapmış ve sıraya tek tek girmişlerdir. Bu sefer ilk gitme sırası Nazlı’dadır. Hilal gidip onlara yer tutar ve Nazlı’nın tabağıyla birlikte geri dönmesini bekler. Dışarı da, denizi rahatça görebilecekleri bir yere oturmuştur Hilal. Otelin yemekleri güzeldir. Şimdi bir güzel karnını doyuracak ve sonra da hazırlanıp, havuza inecektir. Tüm gün güneşlenecek ve güzelce yanacaktır. Nazlı geldiğinde Hilal ayağa kalkar ve bu sefer o kahvaltısını almak üzere sıraya girer. Bir yumurta, kızarmış ekmek, domates, salatalık, peynir, zeytin ve güzelce pişmiş sosisleri ilk olarak koyar tabağına. Ardından küçük kaplara bal ve tereyağı koyarak onları da tabağının üzerine yerleştirir. Kahvaltıda yiyeceklerini aldıktan sonra bu sefer meyve suyu almak üzere sıraya girer. O sabah şans ondan yana değildir. Kör şeytan yine gelip onu bulmuştur! Güne kötü başlamanın en iyi yolu büyük ihtimalle meyve suyu sırasında Mete Karahan’la karşılaşmaktır Hilal için. Bir ara vazgeçmeyi düşünür ama bu sadece düşünce olarak kalır. Niye vazgeçecektir ki? Bu otelin tek müşterisi Mete değildir ya! Hilal’in de meyve suyu almaya hakkı vardır. Biri vazgeçecekse bu Mete olacaktır. Mete ise onu görür görmez gözlerini dikkatle açmış, intikama doğru giden her türlü fırsatı gözetlemeye başlamıştır. “Günaydın prenses” der Mete, Hilal’in o çok sinir olduğu kibirli ses tonuyla. Hilal yüzüne bakmaz Mete’nin. Bunun yerine bardakları inceler. Meyve suyunu koyacağı mükemmel bardağı aramaya başlar. Bu daha önemli bir iştir sonuçta! “Ne o? Keyfin pek yerinde bakıyorum. Güneş yanığın çabuk iyileşmiş galiba” Ama dayanamaz işte Hilal ve başını kaldırıp Mete’ye bakar “Bakayım bir. Yoo! Hala kıpkırmızısın. Ne diye keyiflisin o zaman? Senin yerinde olsam arkama bakmadan geldiğim yere kaçardım. Çok rezil bir durum. Kim yaptıysa iyi bir dersi hak ediyor” Mete ilk defa ona katılıyordu. Evet, bunu yapan bir dersi hak ediyordu ve hak ettiğini bulacaktı. “Gideyim de oda sana kalsın diye uğraşıyorsan, daha çok beklersin. Biraz güneş yanığı beni yıldıramaz” Hilal keyifle güldü. Kör müydü bu adam? “Biraz mı? Resmen güneşte pembeleşene kadar kavrulmuşsun! Ama madem sen biraz yandım diyorsun, o zaman ben de biraz yanmaktan bir şey olmaz, zihni güçlendirir, nerede duracağını öğretir insana, diyorum.” Kızmayacaktı Mete. Bağırmayacaktı. İçinden ona kadar saydı ve kendine sakin olması gerektiğini söyledi. Meyve suyu sırası ona geldiğinde Mete’de zaten intikam almanın en güzel yolunu bulmuştu. “Lütfen,” dedi Mete, Hilal’e yol vererek “Sıramı sen al” Hilal duyduklarına inanamıyordu. Mete ona sırasını mı veriyordu? İyi de niye? “Niye bana sıranı veriyorsun ki?” “Eh, birimizin barıştan yana olması lazım. Yoksa sende ki bu çirkeflikle işimiz zor vallahi” Bir yandan iyilik yapıyor bir yandan da Hilal’e laf atıyordu. Nasıl bir adamdı bu? Hilal hem sırasını alacak hem de ona bu lafları yedirecekti. “Ben miyim çirkef? Sen çirkef görmemişsin. Ama olay çıkarmayacağım. Teklifini nazikçe kabul edip, gideceğim. Zira seninle konuşarak daha fazla zaman harcayamam” Hilal önüne döndü ve meyve suyunu doldurdu. Ardından Nazlı’nın da içecek almadığını hatırladı ve bir bardakta onun için doldurmaya başladı. Hilal, Nazlı’nın portakal suyunu doldururken yan tarafa koyduğu vişne suyu, Mete’nin intikam planıydı. Yan tarafta bulunan baharat tezgahından kırmızı biberi alan Mete hiç acımamış ve kapağını açıp, Hilal görmeden, neredeyse yarısını içine boşaltmıştı. Hilal meyve suyunu alıp, arkasına bakmadan giderken Mete, Hilal ona teşekkür etmediği için hiç de üzülmüyordu. İntikamını almıştı. O da kendisine bir bardak portakal suyu aldı ve Doğa’nın yanına, masalarına döndü. “Nerede kaldın?” diye sordu Doğa. Alt tarafı bir meyve suyu almaya gitmişti ama görende meyveyi dalından koparıp, sıktı sanırdı. “Sıra vardı biraz. Bir de o baş belası cadıyla karşılaştık” Mete bir yandan Doğa’yla konuşurken, bir yandan da Hilal’i göz hapsine almıştı. İki masa arkalarından oturuyorlardı. Henüz meyve suyunu içmemişti ama içtiği zaman Mete çok eğlenecekti. “Niye gülüyorsun sen? Hayır o kızla karşılaştığına göre sinirli olman gerekmiyor mu?” Gerekiyordu ama Mete sonunda nasıl intikamını alacağını bulmuştu. Hilal, tabağı ve meyve suyuyla birlikte masaya oturdu ve Nazlı için alıp, zar zor taşıdığı portakal suyunu ona uzattı. “Sana da meyve suyu aldım” Nazlı, Hilal’e minnetle gülümsedi “Teşekkürler. Nasıl da bilirmiş ne sevdiğimi!” Uzanıp Hilal’in yanaklarını sıktı. “Çok mu iyi tanırmış beni! Ay ay ay ay! Ne tatlı şeysin sen! Bizim kızımız olsana sen?” Hilal bir yandan Nazlı’nın bu yılışık hareketlerine gülüyor bir yandan da ondan kurtulmaya çalışıyordu. Yanaklarını koparmıştı resmen. “Nazlı sırnaşma sabah sabah! Dursana kızım! Bak hala sıkıyor yanaklarımı. Otur kahvaltını et” Nazlı daha fazla uzatmadı ve tekrar yerine oturup, keyifle kahvaltısını etmeye başladı. Mete bu anları daha önce hiç hissetmediği duygularla izledi. Hilal arkadaşıyla konuşurken öyle içten gülmüştü ki, Mete kendini birini öyle güldürmeyi dilerken buldu. Hilal’i öyle güldürmeyi… Neden böyle hissettiğini bilmiyordu ama bunun yanlış olduğunu biliyordu. Ve sonra olanlar oldu. Kahvaltısından birkaç yudum alan Hilal’in, meyve suyunu içmesiyle onu tekrar tükürmesi bir oldu. Üstü başı vişne suyu olurken Nazlı ona şaşkın gözlerle bakıyor Mete’de bu anı keyifle izliyordu. Görev tamamlanmıştı. Hilal ne yapacağını bilmiyordu ama acil olarak koca bir bardak suya ihtiyacı vardı. Hayır! Birilerinin itfaiyeyi çağırması gerekiyordu. Acıya hiç dayanıklılığı olmayan Hilal, şimdi alev alev yanıyordu. Acı vişne suyu mu olurdu? “Ne oluyor Hilal?” Nazlı şaşkındı. Hilal ağzını açmış, dilini dışarı çıkarmıştı ve derin derin nefesler alıyordu. Oyun oynamak isteyen köpeklere benziyordu. “Acı!” diye haykırdı Hilal “Su” Nazlı hemen masalarından bulunan su şişelerinden birini açtı ve Hilal’e uzattı. Su diliyle buluştuğunda, Hilal cennetin bu olduğunu düşündü. Tüm gözler dönmüş onları izliyordu. Tabi Mete ve Doğa’da “Bu olanlarla bir alakan var mı, Mete?” diye sordu Doğa. Sormasına gerek yoktu aslında ama işte yine de sormuştu. Her ihtimale karşı. “Benim ne alakam olacak ki? Ben mi dedim ona git meyve suyuna acı biber dök diye? Şimdi yansın da aklı başına gelsin. Hem biraz yanmaktan bir şey olmaz. Nerede duracağını öğretir insana. Az önce kendisi söyledi bunu” Doğa kuzenine hayretle bakıyordu. Nereden geliyordu böyle fikirler aklına? Yaşı biraz daha küçük olsa bu kızdan hoşlandığını düşünürdü. Eh, biraz daha küçük olsa bunun tek açıklaması bu olurdu sonuçta. Ama şu da bir gerçekti ki Mete hala biraz ergenlik döneminde kalmıştı. Belki bir ihtimal… Ama bu ihtimali dillendirmedi. Her şey olacağına varırdı. Hilal sonunda bir nebze olsun rahatlamıştı. Ne olduğunu anlamıyordu. Ya da anlıyordu da… yoksa… hızla bakışlarını kaldırdı ve salonun içinde gezdirdi. İşte! Oradaydı! Mete Karahan… o ukala gülümsemesiyle ona bakıyordu. Hilal öfkeli bakışlarını onun üzerine dikti. Mete, portakal suyunun olduğu bardağı eline aldı ve Hilal’e doğru kadeh kaldırdı. Hilal bunu yaptığına inanamıyordu. Ateşe ateşle karşılık vermişti Mete. Hilal’in pes etmeye niyeti yoktu. Madem bu oyunu oynamak istiyordu o zaman yanacaktı. Kül olacaktı. Hilal küllerini Ege’ye serpecek ve o anı huzurla hatırlayacaktı.    
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD