Nazlı içeceklerini almak üzere snack bara giderken, Mete çoktan şemsiyenin altına uzanmış ve gözlerini kapatmıştı. Hilal tekrar kitabına döndü. Mete ise bir daha asla öğlen uykusuna yatmamak üzere yemin etmesine sebep olan bir rüyaya sürüklendi…
Bir gece kulübündeydi. Yanında yine ajansın ayarladığı basit kızlardan biri vardı. Bir yandan hayranları imza istiyor, diğer yandan gazeteciler ona ulaşmaya çalışıyordu. Ajansı önüne imzalamak zorunda bırakıldığı anlaşmalar koyuyordu. Yine nefes alamadığı anlardan biriydi yani… Sadece daha yoğun, daha fazla…
Sonra gördü Hilal’i… Tam karşısında duruyor ve ona bakıyordu. O asi ve öfkeli bakışlar yoktu gözlerinde. Mete daha onunla konuştuğu ilk gün hissettiği şeyleri hissetmişti o bakışlarda. Hilal onu tanıyordu… Belki de gerçekten nasıl biri olduğunu bilmiyordu ama gerçekte kim olduğunu biliyordu. Tüm dünyasının bir oyun sahnesinden ibaret olduğunu biliyordu Hilal ve bu Mete’yi korkutuyordu. Ondan başka kimsenin bunu bilemeyecek olmasından korkuyordu.
Hilal görüş alanından çıkıp, Mete tekrar nefes alamamaya başladığında, bunun hiç de hazırlıklı olmadığı bir fırtınanın yaklaştığının ve bu fırtınanın sadece onu değil Hilal’i de çarpacağını anlamıştı. Nasıl olacağını bilmiyordu. Ne olacağını bilmiyordu. Sadece o rüya Mete’yi etkisi altına aldığı anda bunu hissetmişti ve yine biliyordu ki bu uzun süre bu rüyanın etkisi altında kalmaya devam edecekti.
Ama yine de uyanmadı. Etrafında ki tüm insanlardan kurtuldu ve peşinden gitti. Hilal’in peşinden gitti. Hilal’in ona söylemesini istediği şeyler vardı ama Mete bile bunun ne olduğunu bilmiyordu. Ancak içinden bir ses, onu bulduğunda anlayacağını söylüyordu. Peşinden gitti… Koştu… Adını seslendi… Ama Hilal duymadı. Durmadı. Mete koştu. Çok uzun zamandan sonra ona normal biri gibi, bir insan gibi davranan tek kişiyi kaybetmek istemiyordu. Ona bağıran ve onu büyük ihtimalle tüm Türkiye’nin önünde, canlı yayında rezil eden bu kadınla mutlaka konuşmalı ve tüm bu tuhaflıklardan kurtulmalıydı. Ancak Hilal’i asla bulamadı. Mete koştu. O koştukça rüya uzadı. Sanki asla uyanamayacaktı Mete… Ve sanki onu bulana kadar uyanmak istemiyordu. Mete o kadını oldukça sinir bozucu buluyordu ve Hilal’in de ondan pek hoşlandığı söylenemezdi. Ama yine de hala onu arıyordu. Mete koştu ama ona ulaşmak için yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Nazlı elinde içeceklerle geri döndüğünde Mete çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Hilal soğuk suyu bir yudumda içti. Su boğazından aşağıya akarken içinin serinlediğini hissetti. “Hadi havuza girelim” dedi bardağını yere bırakıp ayağa kalkarken.
Nazlı ile birlikte havuza girmek üzere hazırlandılar. Nazlı ondan önce havuzun kenarına gitti. Hilal’se bir an duraksadı... Şeytan onu dürtmüş ve sonra da haince kulağına fısıldamıştı. İntikamın tatlı kokusu öyle keskindi ki Hilal iliklerine kadar hissetti bunu. Bir Mete’ye bir de şemsiyesine bakarken haince sırıttı. Ödeşme zamanı gelmişti.
“Hadi Hilal!” diye bağırdı Nazlı havuzdan.
“Geliyorum” diye seslendi ona karşılığında Hilal.
Sonra Mete’nin şemsiyesini çekip, onu güneşin altında savunmasız bıraktı ve havuza gitti.
İntikamı alınmıştı.
*
Bunun olduğuna inanamıyordu!
Nasıl olmuştu da bu hale düşmüştü? Mete tüm derisinin kavrulduğunu hissediyordu. Yüzü… Onun hakkında konuşmak bile istemiyordu. Sadece bir iki saat için uyumuş ve uyandığında kendini bu halde bulmuştu. Tüm derisi kıpkırmızı olmuştu ve korkunç bir güneş yanığı ile mücadele ediyordu. Şemsiyenin altına yatmıştı oysaki. Ancak kalktığında şemsiyesi yoktu. O baş belası kadında… Hilal! İçinden bir ses bu işin altında onun olduğunu söylüyordu ama emin olmadan bir şey yapmak istiyordu. Şu an tek yapmak istediği derisini yüzüp çıkarmaktı. Bir saat soğuk suyun altında kalmış ve bulabildiği her türlü kremi sürmüştü. Yine de hala yanıyordu ve hala kırmızıydı. Tek yapabileceği bir ağrı kesici almak ve bunun işe yarayacağını ummaktı. İnce beyaz bir gömlek giydi üzerine. Kumaş derisine çok fazla değmiyordu. Kollarını kıvırmış ve yakasını açmıştı. Sadece hafif bir sızlama yaratmıştı üzerinde gömlek. Altına da lacivert bir şort giymişti. O da derisine fazla değmiyordu. Yine de sızlıyordu derisi işte… Eğer Hilal denen kadının bununla bir alakası varsa canını fena yakacaktı.
Saat altıya geliyordu. Mete odasında acısını dindirmeye çalışırken, Hilal o anların hayalini kuruyor ve keyifle odasında ki aynada kendi kendine gülümsüyordu. ‘Bu onu bir süre idare eder’ diye düşündü Hilal. Etmezse de edecek bir şeyler bulacağına emindi.
Akşam yemeği için Siyah, dar bir elbise giymiş ve boynuna büyük bir kolye takmıştı. Saçlarını olduğu gibi bırakmış ve hafif bir makyajla yüzünü renklendirmişti. Ayağında siyah sandaletleri vardı. Sade ama şık bir görünüş elde etmişti, Hilal. Ve hala gülüyordu...
“Niye kendi kendine gülüyorsun sen sabahtan beri?” diye sordu Nazlı sonunda dayanamayarak. Odalarına çıktıkları andan beri bu haldeydi ve aşırı neşeli Hilal sinirlerine dokunmaya başlamıştı.
“Hiç” diyerek karşılık verdi Hilal ona ve hafifçe omuzlarını silkti. Nazlı’yı bu konuya dâhil etmek istemiyordu. Onun kendisini Mete Karahan’a nasıl da rezil ettiğiyle ilgili konuşmasını duyup keyfini kaçıramazdı
“Dikkat et Hilal. Burnun şimdiden uzadı. Sonra doktor doktor gezer küçülttürmeye çalışırsın”
Hilal bu ucuz espriyi duymadı bile. Gülmeye ve zaferinin hayalini kurmaya devam etti.
“Kes artık gülmeyi!” diye çıkıştı bu sefer Nazlı “Sinirimi bozuyorsun”
“Senin de benim sinirimi bozduğun çok zaman oldu. Sen Mete hakkında saatlerce konuşup benim sinirimi bozarken, beni düşünüp sustun mu?”
Hayır, susmamıştı ve Hilal bir anlamda Nazlı’dan da intikamını alıyordu.
“Ooo,” diyerek arkadaşının aynadaki görüntüsüne yaklaştı Nazlı “Ne zaman Mete oldu bu adam bakayım? Yoksa hoşlandın mı ondan? Eh, tabi artık bir hukukunuz var. Taş gibi çocuk üstelik. Hoşlanmazsan komik olurdu”
Ve Hilal’in keyfi kaçmıştı.
Ne olurdu Nazlı iki dakika çenesini kapasa ve zaferini yaşamasına izin verse?
“Saçmalama Nazlı,” diyerek çıkıştı onu omzuyla itip yatağa doğru giderken. “O aptaldan hoşlanacağıma kalbimi söküp sarhoşlara meze yaparım daha iyi.”
Nazlı daha fazla arkadaşının üzerine gitmedi. Onu daha fazla zorlayacaktı elbet ama şimdi değil. Şimdi ikisi de açtı.
Akşam yemeğine indiklerinde Nazlı ve Hilal kalabalıkta ellerinde yemekleriyle ayakta kalmamak için açık büfe sırasına tek tek girmeye karar verdiler. Nazlı gidip buldukları masada oturacak, Hilal ise yemeğini alacaktı. O masaya döndüğünde de aynısını Nazlı yapacaktı.
Hilal açık büfeye doğru yaklaşırken, birinin daha orada olduğunu gördü. Mete Karahan, adeta bir zafer anıtı gibi, duruyordu sırada. Yüzünde rahatsız bir ifade vardı. Yüzü domates gibi kızarmış ve kaşları hiddetle çatılmıştı. Hilal avına yaklaşan bir aslan gibi sessizce yaklaştı ona… Karda yürüyüp, izini belli etmedi. Sonra sert bir şekilde, parmağıyla onu omzundan dürttü. Mete’nin sıçrayarak ona dönmesi Hilal’de kahkaha atma isteği uyandırmıştı ancak yapmadı. Dilini tuttu ve eğlencesine odaklandı.
“Hasta gibisiniz Mete Bey?” elini Mete’nin alnına koydu “Biraz ateşiniz var gibi”
Mete’nin yüzü de vücudunun tüm diğer bölgeleri gibi sızlıyordu ve Hilal elini alnına koyduğunda bu dersinin yanmasına sebep olmuşu. Ancak bu yine de o küçük dokunuşun neden kalp atışlarının hızlanmasına sebep olduğunu açıklamıyordu.
“Evet, sanırım bir şey alerji yaptı. Esmer, kıvırcık saçlı, baş belası bir kadın… Etrafta görmüş olma ihtimaliniz var mı? Görürseniz derhal uzaklaşın. Fena halde uyuz ediyor da kendisi”
Hilal hafifçe homurdandı. Hayır, Mete’nin sözleri sinirini bozamazdı. Bu onun zaferiydi.
“Sana kimse güneş ışığına direk maruz kalmaman gerektiğini söylemedi mi?”
Zaten güneş ışığına direk maruz kalmamıştı! En azından o öyle düşünüyordu. Birileri şemsiyesini ondan alana kadar…
“Söyledi. Bu yüzden şemsiyemin altına yattım ama biri onun yerini değiştirmiş” Ve Mete’nin bu biri hakkında oldukça kuvvetli tahminleri vardı…
Hilal elini kaldırdı ve sertçe Mete’nin omzuna dokundu. Mete acıyla inledi. Bu kadını her an öldürebilirdi. Çok az kalmıştı. Sabrı yavaş yavaş tükeniyordu.
“Yazık sana!” dedi Hilal, açık bir şekilde eğlenen ses tonuyla.
“Eminim üzülmüşsündür”
“Bilemezsin” dedi Hilal gülümseyerek. Sonra önüne döndü ve yemeğini almak için eline bir tabak aldı. Yemeklere bakınmaya başladığı sırada, bir anda, aklına bir şey gelmiş gibi, başını kaldırdı. Gözlerinde sinsi bir ışıltı vardı. Hain bakışları asla unutamayacağı şekilde işledi Mete’nin aklına.
“Bekle. Sanırım sen uyurken birilerinin şemsiye düzeneğiyle oynadığını gördüm. Evet, evet kesinlikle gördüm!” Hilal şoka uğramıştı! En azından yüzüne bu ifadeyi yansıtmaya çalışıyordu. Ancak Mete ses tonundan yanşayan sahteliği, yapmacıklığı son damlasına kadar hissediyordu.
Gülümsemeye devam etti Hilal “Ama maalesef tanımıyorum”
Hilal tabağıyla birlikte sıra boyunca ilerleyip, yemeğini seçerken, Mete tahminlerinin doğru olduğunu anlamıştı.
Bunu ona Hilal yapmıştı ve Mete, bunun hesabını soracaktı.
Hilal savaşı bile isteye başlamıştı ve Mete o baş belası kadına aynı istekle karşılık verecekti!