4.Bölüm

3086 Words
Aradan bir buçuk yıl geçmişti… Mete Karahan ve programa seyirci olarak katılan gizemli kızın arasında geçen o konuşma ertesi gün haberleri süslemişti. Hilal o program sırasında ‘en azından bir saniyeliğine de olsa televizyona çıkarım’ diye içinden geçirmiş ama asla böyle bir şey beklememişti. Haber yayılıp herkes onun hakkında konuşmaya başladığında Hilal yaptığından pişman oldu. Tek istediği Mete Karahan’a bir ders vermekti, insanlara dedikodu malzemesi olmak değil. Kimi bunu ilgi çekmek için yaptığını söyledi, kimi Mete’nin onu fark etmesini istediği için. Bunların hiç biri doğru değildi. Hilal, bir kez olsun birilerinin o insanlara cesurca gerçeği söylemesini istemişti. Birilerinin onlara dünyanın merkezi olmadıklarını söylemesi gerekiyordu. Ne sanıyorlardı kendilerini? Herkes önlerinde kul köle olacak filan mı? Ama suç onlardaydı. Öyle bir konuma kokuyorlardı ki bu insanları, onlarında haklı olarak gözleri dönüyordu.           Haberin çıktığı günlerden sonra Hilal’in düşünceleri hiç değişmemişti. Günlerce bu soruları düşünmüş ve öfkesini kontrol etmeye çalışmıştı. Çünkü bir kişi daha neden Mete Karahan’a öyle çıkıştığını soracak olursa, sonu hapishane de olacaktı ve ailesinin ona avukat tutacağını sanmıyordu. Annesi büyük ihtimal yemeyip yedirdiği, içmeyip içirttiği, okusun diye Ankaralara gönderdiği kızının ünlü bir oyuncuyu öldürdüğünü duyduğunda ona ‘iyi halt ettin’ diyecek ve cezasını çekip, aklının başına gelmesini bekleyecekti. Hilal umuyordur ki 80 yıl yeterli bir cezası süresi olurdu anneciği için…           Hilal’in o olayın etkilerinden kurtulması oldukça uzun süresini almıştı ama o hakkında söylenen hiçbir şeyi umursamadan yoluna devam etmişti. Başını dik tutarak yürüdü hep ve gerisini umursamadı. Ancak artık Mete Karahan’dan daha da çok nefret ediyordu. Öyle basit bir şey değildi bu. Bazen o adamın doğmamış olmasını diliyordu. Üstelik en yakın arkadaşı hala ona sonsuz bir aşkla bağlıydı ve bu Hilal’i daha da çok öfkelendiriyordu.           Mete Karahan’ın adının geçtiği gazeteleri bile almıyordu artık. Eğer kullandığı bir ürünün reklamında o oynuyorsa, hemen kendine alternatif bir seçenek buluyor ve Mete Karahan’ın tanıttığı ürünü kullanmayı bırakıyordu. O kadar büyüktür ki nefreti bir keresinde gizlice yurtta ki televizyondan onun dizisinin olduğu kanalı silmiş ve sonra da şaşırmış gibi yapmıştı. Kimse onun yaptığını anlamasa da elbette Nazlı anlamış ve ona kötü kötü bakmıştı. Tabi bu durum çok uzun sürmemişti elbet… Hemen yurda bir televizyon tamircisi çağırılmış ve çok sevgili Metelerinin dizileri kaçmasın diye kanalı tekrar yükletmişlerdi. Hilal o günden sonra televizyon izlemeyi de bırakmıştı.           Herkes toplanıp televizyon izlerken, o odasından kitap okuyor, ders çalışıyordu. Mete Karahan’ın yaptığı iyi bir şey varsa o da Hilal onun sayesinde artık daha fazla ders çalışıyordu. Derslerinde daha başarılı olmuş ve tüm dikkatini mezuniyete odaklamıştı.           Bir de Mete Karahan’a benzeyen erkekler vardı tabi ki… Nazlı’nın da ona söylediği gibi o erkekleri kesen bir tip değildi. Ancak o günden beri kesiyor ve Mete Karahan’a benzeyen erkeklere kötü kötü bakıyordu. Onları elinden gelse bakışlarıyla öldürecekti. Birkaç sefer o erkeklerle kavgaya tutuşmuş ve Nazlı onu zor tutmuştu. Hilal bile anlam veremiyordu çoğu zaman bu nefretine. Sadece programı ve programdan sonra geçirdiği haftayı düşünüyor ve neden aramayı bırakıyordu. Onun yüzünden az alay konusu olmamıştı hani… Hala o çarpık gülüşü gözlerinin önündeydi ve o gülüşünün üzerine yumruğunu geçirmediği için çok kızıyordu kendisine!           ‘Eğer ona bir yumruk atsaydım,’ diyordu içinden ‘En azından tüm bu tantananın daha düzgün bir sebebi olurdu. En azından tüm o fısıldaşmalar boşa gitmemiş olurdu”           Nazlı o olaydan sonra uzun süre dalga geçmişti Hilal’le. Bir hışımla zavallı adama saldırmış ama sonunda rezil olan kendisi olmuştu. Nazlı ertesi sabah bulduğu ilk gazeteyi almış ve haberi kesip, büyülttürerek çerçeveletmişti. Bir yıl boyunca yurt odalarının duvarında kalan o çerçeve, şimdilerde Nazlı’nın Bursa’da ki odasının duvarındaydı ve o duvardan asla inmeyeceğine adı kadar emindi, Hilal. Hayatı boyunca bu olay peşinden gelecekti ve insanlar tekrar tekrar ‘Neden Mete Karahan’dan nefret ediyorsun?’ diye sormaya devam edecekti. Hilal’de onlara bu çerçeveyi gösterip ‘Neden etmeyeyim ki?’ diye karşılık verecekti.           Programdan mezuniyete kadar olan süreç bu şekilde geçip gitmişti. Bir döngü haline gelmişti Hilal’in hayatında ki olaylar artık. Sabah kalkıyor, giyiniyor, çayını içiyor ve okula gitmek için yurttan çıkıyordu. Otobüse binip okuluna gidiyor ve insanların fısıldaşmaları arasında başını dik tutarak sınıfına ilerliyordu. O sınıftan bu sınıfa, o dersten bu derse koşuyor ve yine tüm o fısıldaşmaların arasında okul bitiyor, ardından otobüse biniyor ve yurda döner dönmez yemeğini yiyip, odasına kapanarak vakitlice yatmaya gidiyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla döngü başlıyordu. Hilal tekrar aynı şeyleri yaparak bir buçuk yıl geçirdi. Yaz tatilinde bu döngüde okulun yerini iş aldı. Bursa’ya döner dönmez kendine bir kafede iş buldu ve üniversite boyunca ilkokul ve lise öğrencilerine ders vererek kazandığı paranın üzerine bir miktar daha para ekledi.           Son yıl keyifli ve zordu Hilal için. Daha çok asıldı derslerine. Hedeflediği ortalama ile mezun olmalıydı. İyi bir kariyere sahip olmak istiyordu bu meslekte ve bunun için her şeyi yapardı. Tek dileği işinden daha çok seveceği bir şey bulamamaktı…           Mezun olduklarında Nazlı ve Hilal, onları bekleyen gelecek için oldukça heyecanlıydı. Önlerinde ki bir yıl çok önemliydi. Hilal, Bursa da özel bir klinikte asistanlık yapacaktı. Sadece eğitim amaçlı bir işti bu. Babası eski bir arkadaşından rica etmiş ve onu yanına alıp mesleği öğretmesini istemişti. Nazlı, Hilal çalışırken KPSS’ye hazırlanacak ilk seferden atanmak için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Gerisi için henüz planları yoktu ama olmasını da istemiyorlardı.           Tüm bu koşuşturmaca başlamadan önce bir tatili hak ediyorlardı kızlar. Hilal gibi, Nazlı’da dört yıl boyunca çeşitli işlerde çalışmıştı. İlkokul ve lise öğrencilerine, matematik ve geometri dersleri vermiş, garson olarak bir kafede çalışmaya başlamış ve sokaklarda anket yapmıştı. Kızlar bütün bu işlerde işe çok ihtiyaçları oldukları için çalışmamışlardı elbet. Harçlıkları onlara yetiyor da artıyordu bile.           Hilal’in babası kumaş toptancısı... Bursa’nın en önemli iki merkezinde ve Buttim’de dükkânları var. Annesi ise terzi… Zaten bu şekilde tanışıp, evlenmişler. Sedat Bey henüz babasının yanında çıraklık yapan bir delikanlıyken, meslek lisesinde öğrenci olan Aydan Hanım ödevleri için gereken kumaşları almak için onların dükkânına gidermiş. Bir süre sonra kumaşa ihtiyacı olmasa da oraya gitmeye başlamış. Her seferinde Sedat Bey’i görmek için… Sonunda Sedat Bey dayanamamış ve Aydan Hanım’ı bir çay içmeye davet etmiş. Henüz 20 yaşlarındayken evlenmiş ve bir yıl sonra ilk çocukları Hilal’i kucaklarına almışlar. Hilal on iki yaşındayken, Çelik ailesi güzel bir haber daha almış. Aydan Hanım bir kez daha hamileymiş. Hilal’in on yaşında ki kardeşi Hakan, Mayıs ayında bir ay erken doğarak onları sevindirmiş. Hilal çoğu zaman Hakan için pek de sevinçli duygular beslemiyordur ama kardeştir sonuçta, atılsa atılmaz, satılsa satılmaz…           Nazlı ise hala hemşirelik yapan Yeter Hanım ile yine hala çalışan Doktor Ali Bey’in kızıydı. Tek çocuktur Nazlı. Ailesinin Nazlı kızıdır… Ailesi hastanede tanışmış ve sonra da evlenmiş. Onlarında durumu oldukça iyi...           Kızların çalışmalarının sebebi paraya sıkışık olmaları değildi yani… Onlar sadece hayat tecrübesi kazanmak istemişlerdi. Bir işe yaradıklarını hissetmek… Şimdi kazandıkları tüm o paralar ve tabi ki ailelerinden aldıkları küçük bir miktar destek ile Çeşme’de, beş yıldızlı lüks bir otelde, bir hafta tatil yapacak paraya sahiplerdi.           Nazlı’nın odasında, Nazlı’nın hazırlanmasını bekliyordu, Hilal. Valizi çoktan hazırdı ama toparlaması gereken son birkaç şey vardı. Tabi Nazlı’nın sözlüğünde ‘birkaç şey’ her zaman tonla şey anlamına geliyordu. Üşengeçlikte birine dünya rekoru verilecekse, bu kişi Nazlı olmalıydı. Çünkü sırf tembelliğinden eşyalarını bir gece öncesinden hazırlamayı bitirmemişti ve şimdi Hilal yanında sinir krizi geçirirken o hazırlıklarını tamamlıyordu.           ‘En azından tatil de huzur bulacağım’ diye düşündü Hilal ‘Bunlar son sinir krizlerim’           Nazlı belki de üçüncü defa kitaplığına yönelmişti. Güneşlenirken okuyacağı kitapları seçmeye çalışıyordu. Bu tür ortamlarda okunulan kitap çok önemliydi ona göre. Sizi en entelektüel gösterecek kitabı seçmeliydi. Ve bir başka kitap da en entelektüel erkeklerin ilgisini çekmesine yarayacak türden bir kitap olmalıydı. Başka bir kitap ise havuz başında okuyabileceği, yaz temalı ve şirin bir kapağa sahip olmaydı. Hilal bu şekilde kitap seçmenin mantığını anlamıyordu. Nazlı ise onun neden böyle yapmadığına anlam veremiyordu.           İki farklı insandı Nazlı ve Hilal. Nazlı’ya göre kendini insanlara nasıl gösterdiğin, Hilal’in tabiriyle sunduğun, önemliydi. Dış görünüş ilk izlenim için çok önemliydi. O kitabı kapağına göre değerlendirirdi. Hilal ise onu dış görünüşüne göre değerlendirecek kimseyi umursamaz ve insanın içi neyse dışının da o olacağına, bir insanın ancak içi güzelse onun gözüne güzel görüneceğine inanırdı.           İki farklı arkadaş, iki farklı kitap gibiydi. İkisi de güzel ama farklı şekillendirilen iki kitap.           Hilal, valizine doldurduğu, sevdiği bir Türk yazarın kitaplarından öncelikle hangisini okuyacağını düşünürken, Nazlı süslü bir kapağı olan kişisel gelişim kitabını raftan aldı… Ve sonra tekrar bıraktı. Bu Hilal için sabrının son noktasını da zorlayan bir davranış olmuştu.           “Hadi be kızım! Sabahtan beri seni bekliyorum. Uçağı kaçıracağız senin yüzünden!”           Hilal, sesini yükselterek Nazlı’ya çıkışırken ayağa kalktı ve kitaplıktan tekrar tekrar kitap seçmeye çalışan arkadaşının karşısına dikildi.           “Alt tarafı iki dakika bekledin Hilal! Ne sabırsızsın sen de! İyi tamam,” kişisel gelişim kitabını tekrar raftan aldı “Bak bitti işim işte. Valizi kapatınca hazır olacağım”           Nazlı kitabı ile birlikte valizinin yanına döndü ve onu eşyalarının üzerine yerleştirerek kapağı üzerine kapattı. Her zaman ki gibi fermuarı kapatırken valizin üzerine oturması gerekmişti. Hilal’e göre ikinci bir valiz almak ayıp değildi ama Nazlı, tek valize dünyaları sığdırmanın özel bir yetenek olduğunu ve bu yeteneğe sahip bir olarak son damlasına kadar kullanması gerektiğine inanıyordu. Sonuç olarak yine valizinin üzerindeydi işte. Fermuarı kapatmak uğruna parmakları kıpkırmızı olup, sızlamaya başlayana kadar uğraşıyordu. Daha da çok yükleniyordu valizin üzerine, kapağın biraz daha aşağıya kaymasını sağlıyor ve işini biraz daha kolaylaştırıyordu. Nazlı yine valizin üzerindeydi…Ama sonuçta yine başarmıştı. Yine tek valize dünyaları koymuş ve yine sığdırmıştı.           “Hazır mısın bakalım?” diye sordu Hilal’e valizini yatağın üzerinden indirirken. “Belki de benden önce kendine bir yaz aşkı bulursun ha, ne dersin?”           Hilal güldü Nazlı’nın sözlerine. O ve yaz aşkı? Asla olmamıştı böyle bir şey ve asla da olamazdı. Hilal istemediğinden değildi. Elbette istiyordu. Genç ve güzeldi sonuçta. O da ayaklarını yerden kesecek bir ilişkiye hayır demezdi. Ancak konu erkeklerle olan ilişkisi olduğunda çok pasifti, Hilal. Onlara asla yaklaşamıyordu. Duygularını içinde yaşıyordu. Üniversite birinci sınıfta bunun çok saçma olduğuna ve artık açılması gerektiğine karar vermişti. O zamanlar Murat adında bir çocuktan hoşlanıyordu. Onunla önce arkadaş olmuş, sonra da Nazlı’dan aldığı taktikle yavaş yavaş duygularını belli etmeye çalışmıştı. Sonunda amacına ulaşıp, Murat onu yemeğe davet ettiğinde ayakları yerden kesilecek gibi olmuştu. Ancak yemekte Murat onun düşüncelerine ters düşen bir şey söylemiş ve üzerine bir de Hilal’le inatlaşmıştı ve bu Hilal’in dayanamadığı tek şeydi. Öyle inatçıydı ki; bu onun başına hep bela oluyordu. Biri onunla inatlaştığı zaman açıyordu ağzını yumuyordu gözünü. Dilini tutamıyor ve kendini kaybediyordu. Gecenin sonunda Murat’ın başından aşağıya bir bardak kolayı dökmüş ve sonra da yurda dönebilmek için otobüs beklemek üzere durağa yürümüştü. O günden sonra erkeklere yaklaşamamanın o kadar da kötü bir şey olmadığına karar verdi.           Bu yüzden Nazlı’ya “Aman Nazlı! Sen bilmiyor musun beni? Yapamam ben öyle şeyler. İlişkiler konusunda berbatım ben. Zaten günün birinde ya kedilerimle öleceğim ya da görücü usulü ile evleneceğim. Sen o yüzden kendi yaz aşklarına odaklan. Ben başımın çaresine bakarım”           Nazlı, Hilal’in bu kendine güvensiz tavırlarına anlam veremiyordu. Çok güzel bir kızdı Hilal. Kestane rengi saçları, beyaz teni, renkli gözleri ve uzun boyu ile oldukça dikkat çekiciydi. Her zaman vermesi gerektiğine inandığı o on kilo bile çok büyük bir sorun değildi Nazlı’nın gözünde. Hilal fazladan on kilosu ile bile güzeldi. Ancak Hilal asla bunu anlayamıyordu. Belki güzel olduğunu biliyordu ama insanların bunu gördüğünü kabullenmiyordu.           “Ne yani?” diye sordu Hilal’e “Ben yaz aşkı bulacağım sen de sap mı kalacaksın? Anca beraber kanca beraber canım. Ben yaz aşkı bulacaksam, sen de bulacaksın ve ben, yaz aşkı bulacağım. Nokta. Konu kapanmıştır. Hadi artık gidelim”           Hilal arkadaşının bu hallerine sadece gülebildi. Eğer Nazlı konu kapanmış diyorsa, konu kapanmıştı.           Evden çıkarlarken Hilal gittikçe daha da çok heyecanlandığını hissediyordu. En son ne zaman gerçek bir tatile çıkmıştı? Yazları Bursa’ya geldiğinde bazen Nazlı ile havuza giderlerdi. Ama neredeyse üç yıldır parmak uçları bile değmemişti denizin tuzlu suyuna. Deniz insanıydı Hilal. Kıyıda uzanmalı ve dalgaları dinlemeliydi.       Yüzerken tuzlu suyu teninin üzerinde hissetmeliydi. Ve bu yüzden yarın bu saatlerde Çeşme’nin soğuk sularında yüzüyor olabileceğini düşünmek onu deli gibi heyecanlandırıyordu. “Hadi kızlar acele edin!” diye bağırdı arabanın yanında kızları bekleyen Ali Bey. Onları havaalanına Nazlı’nın babası bırakacaktı. İzmir’den de tatili satın aldıkları tur şirketi, onları havaalanından alacak ve otele götürecekti. Sonrası ise bol bol deniz, güneş ve eğlenceden ibaretti.           “Kendinize dikkat edin. Birbirinizden ayrılmayın oralarda” dedi Yeter Hanım kızları uğurlarken           “Sanki gurbete gidiyoruz anne!” diyerek karşılık verdi Nazlı “Alt tarafı bir haftalığına tatile gidiyoruz. Ne olabilir ki bize orada?”           Yeter Hanım kaşlarını çatarak baktı kızına “Anne olunca göreceğim seni” dedi. Yeter Hanım sık sık kullanırdı bunu. Nazlı başına buyruk davranır, Yeter Hanım’da ona ‘Anne ol da anla beni’ diyerek bağırırdı.           Nazlı genişçe gülümsedi annesine ve kollarını boynuna dolayarak yanaklarından ıslak ıslak öptü. “Ay benim annem endişelenir miymiş benim için?” Tekrar tekrar öptü Nazlı annesinin yanaklarından, Yeter Hanım ondan kurtulmaya çalışırken.           “Dur kızım” dedi gülerek “Şımarmasana Nazlı. Kocaman kız oldun… Bak hala…” Yeter Hanım keyif alıyordu Nazlı’nın bu sırnaşık tavırlarından. Nazlı’da bunu biliyordu elbet. O yüzden ne zaman annesi ona kızsa, sırnaşırdı böyle.           “Sonra çok özlersin ama”            “Gurbete gitmiyorsun, Nazlı,” dedi Yeter Hanım kızını taklit ederek “Alt tarafı bir haftalığına tatile gidiyorsun”           Hilal gülerek izledi anne kızın bu sevgi dolu hallerini. Hala büyüyemeyen kızını son kez sevgiyle kucakladı Yeter Hanım ve ondan uzaklaştı.           “Sen de kendine iyi bak Hilal,” dedi “Bu koca bebek sana emanet. Dikkat et başını belaya sokmasın”           Nazlı suratını astı annesinin bu yorumuna. Ona göre bu dünyada ki en olgun insan kendisiydi. Ama bu sadece onun kafasında böyleydi elbette.           “Merak etme sen Yeter teyze,” dedi gülerek Hilal “Gözümün önünde ayırmam ben onu. Nefes dahi alamaz benim haberim olmadan”           Ali Bey kornaya bastı arkalarından. Geç kalıyorlardı. Daha check-in işlemlerini halledecek ve bagajlarını teslim edeceklerdi. Bir an önce orada olmazlarsa, uçağa binemeyeceklerdi. Yeter Hanım’la son kez vedalaştıktan sonra Nazlı önde, Hilal arkada bindiler arabaya. Koltuğuna yerleşir yerleşmez radyonun düğmesine bastı Nazlı ve istediği kanalı bulduktan sonra sesini sonuna kadar açtı. Son dönemin en gözde şarkılarından biri vardı radyoda. Nazlı keyifle şarkıya eşlik etmeye başladı. Kısa süre içinde, içindeki enerji babasıyla, Hilal’e de sıçramıştı. Ali Bey çok hâkim değildi şarkıya ama ayak uyduruyordu bir şekilde kızlara.           Nazlı camı açıp elini dışarı çıkardı ve rüzgârı parmak uçlarında hissederken şarkıyı söylemeye devam etti.           “Alış bu ortama Hilal,” diye bağırdı arkasına dönerek “Çeşme de gecelere akınca çok söyleyeceğiz bağıra bağıra bu şarkıları”           Hızla radyonun sesini kıstı Ali Bey “Ne gecelere akması!” diyerek kızdı onlara. Dalga geçiyordu Nazlı onunla. Biliyordu babasının hemen tepki vereceğini. Özellikle söylemişti zaten.           “Aaaa!” dedi Hilal arkadaşına ayak uydurarak “Çeşme’ye gidip gecelere akmamak olmaz Ali amca! Süslenip püslenip çıkacağız dışarı. Zaten bir sürü parti oluyormuş orada”           Ali Bey “Olmaz öyle şey” dedi kesin bir ses tonuyla gözlerini yoldan ayırmadan. “Kırın dizinizi oturun yerinizde”           “Babam haklı Hilal” dedi Nazlı bu sefer “Hatta bence hiç çıkmayalım odadan”           Cevap vermedi bu sefer Hilal. Katıla katıla gülmeye başladı kızların ikisi de. Annesi ona hep onun zamanında böyle olmadığını söylerdi. Onlar böyle dalga geçeceklerdi anneleriyle babalarıyla… Canlarına okunurdu valla! Ama Hilal ve Nazlı rahattı ailelerinin yanında. İkisinin ailesi de onlara sevgiyle yaklaşırdı hep. Ailelerinin yanında arkadaşları da olmaya çalışır, onlara bir birey gibi davranır ve kendi kararlarını almalarına izin verirlerdi.           “Dalga mı geçiyorsunuz siz benimle bakayım?” diye sordu sesinde hafif gülümseyen, hafif kızgın bir ton bulunan Ali Bey           “Nereden çıktı babacığım bu? Biz ve seninle dalga geçmek! Haşa! Biz öyle terbiyesiz kızlar mıyız?”           Ali Bey güldü kızlarının bu hallerine. Nazlı ne kadar kızıysa, Hilal’de o kadar kızıydı onun. Elinde büyümüştü ikisi de. O yüzden alışıktı bu hallerine onların.           Kızları havaalanına bırakırken onları kendilerine dikkat etmeleri için sıkı sıkı tembihledi. Bir de ceplerine harçlık koydu ikisinin de.           “Ne gerek vardı Ali amca?” dedi Hilal itiraz ederek “Vardı bizim paramız”           “Olsun,” dedi Ali Bey “Fazla mal göz çıkarmaz. Bulunsun yanınızda”           Halinden memnundu Nazlı. Hilal gibi itiraz etmemişti. Babası haklıydı sonuçta. Fazla mal göz çıkarmazdı.           Ali Bey kızlar chek-in işlemlerini halledip, bagajlarını teslim edene kadar kaldı yanlarında.           “İyi yolculuklar” dedi sonra ve kızlarına veda edip gitti.           Kızlarda çok beklemediler havaalanında. Güvenlik kontrolünden geçtikten sonra küçük bir kafede oturdular ve kendilerine birer çay söyleyip uçağın kapılarının açılmasını beklediler. Yarım saat sonra yapılmıştı anons. Onlarda kalktı hızla yerlerinden ve uçağa binecekleri kapıya ilerlediler. Kapıda ki görevliler tek tek aldı yolcuları içeri. Nazlı ve Hilal’in koltukları cam kenarında ki iki koltuktu. Cam kenarını Nazlı almıştı elbette. Hilal onunla bu konuda birkaç kez tartışmayı denemiş ve başarısız olmuştu. Bu yüzden vazgeçmişti. Cam kenarını alabilirdi.           Uçak havalanırken geriye yaslandı ve gözlerini kapattı, Hilal. Şimdiden dalga seslerini duyabiliyordu.           Uçak bir saat rötarla Adnan Menderes Havaalanına iniş yaptı… En geç saat bir de otelde olmaları ve girişi yapmaları gerekiyordu. Ancak görünüşe göre otele varmaları saat ikiyi bulacaktı.           Öncelikle bir saat tur şirketinin göndereceği aracı beklediler. Ancak araç bir türlü gelmedi. Sinirden köpüren Nazlı ve Hilal onları aramak gibi bir girişimde bulunmayarak otelin girişi saatine yetişebilmek için, ne kadar tutacağını önemsemeden, bir taksiye atladı ve Çeşme’ye doğru yola çıktı…           Ancak bugün şans onlardan yana değildi. İzmir’de kızların inadına müthiş bir trafik vardı. Arabalar milim milim ilerliyor ve sıcağın altında trafikte ilerlemeye çalışan şoförler ısrarla kornaya basıp, birbirlerine bağırıyorlardı. Kızlar çıldırmak üzerelerdi. Oteli aramaya çalışmış, ancak herhangi bir başarı elde edememişlerdi.           Saat 14.30’da, Nazlı ve Hilal, Çeşme’de kaldıkları otele girişi yaptı.           “Merhaba,” dedi Hilal “Hilal Çelik adına iki kişilik rezervasyonum vardı.”           Resepsiyon görevlisi Hilal’e hafifçe gülümsedi ve bilgisayarda birkaç tuşa bastı. Hilal Çelik adını kontrol etti ve “Hilal Hanım otele geç giriş yaptığınız için size ayrılan odalardan biri maalesef başka bir müşterimize verildi.”           Hilal kendini çizgi film kahramanları gibi hissediyordu. Hani o çizgi filmlerde karakterler sinirlendirdiğinde ayakuçlarından, başlarına kadar kıpkırmızı olurlar ya, Hilal’de aynen o durumdaydı. Bir anda kıpkırmızı olmuştu sinirden. Resepsiyon görevlisi bile onun bu hali karşısında bir an için tedirgin olmuştu.           “Ne demek odanız başka müşteriye verildi? Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?”           “En geç 13.00’da otelimize girişi yapmanız gerekiyordu. Siz gelmeyince son anda gelen bir müşterimize odayı vermek zorunda kaldık” Hilal kontrolünü kaybetmeye başladığını hissediyordu. Tek istediği huzurlu bir tatildi ancak sabahtan beri başlarına gelmeyen kalmamıştı.           “Ben bu tatili 3 ay öncesinden satın aldım. Şimdi karşıma geçmiş odayı başkasına verdik diyorsunuz. Çocuk oyuncağı mı bu? Kime verdiyseniz odayı, hemen boşaltsın!”           “Ama efendim…” Görevli panikten ne yapacağını bilemeyerek Hilal’e bakıyor ve bu öfkeli kadının karşısında konuşmaya çalışıyordu.           “KİME VERDİNİZ ODAYI!”           “Bana!”           Tek bir kelimeyle, duyduğu yalın, tok bir sesle söndü Hilal’in öfkesi. Sadece bir an için öfkesinin yerine isyankâr haykırışlar koydu. Sonra inkâr etti… Olamaz dedi. Ama kader, her ne için olamaz dersek, bize onu verirdi.    
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD