Duymayı hiç istemediği, istemek şöyle dursun hayalini bile kurmadığı sesi işitmesinin ertesi gününe uyandığında saat henüz dokuzu gösteriyordu. Kulağına yeni aldığı küpelerini iliştirip saçlarını düzelterek aynadaki aksine baktı. Üzerindeki etek ve gömlekle aynı annesine benzemişti. O da sürekli böyle giyinir, başına yazmasını öylesine örtüp uzun saçları yüzüne düşene değin dokunmazdı.
Her kadının annesine benzemeye başladığı bir yaşı vardı ya hani, Sultan'ınkide gelmiş olmalıydı. Bunca yıl artık anneme benzemeyeceğim diye diretmişti ama heyhat!
İşte yine benziyordu. Bakışlarındaki yeşilden, saçlarındaki dalgaya kadar annesiydi. Zaten evvelden huyunu da ona benzetmiyor muydu?
Onun gibi boyun eğmiş, sessiz kalmıştı.
Şimdi ise kurtulmuşken, bir daha geriye dönmeyecekti.
Hayır, pes etmeyecekti.
Kendine verdiği sözü tutacaktı.
Derin bir soluk alıp çantasıyla evden çıktı. Kapıyı kilitlemek için anahtarı deliğine iliştirdiğinde yine aynı şey olmuş, kapı tutukluk yapmıştı.
"Hay senin gibi..." diye sinirle delikte kalmış anahtarı çekiştirirken:
"Sultan!" diye ardından duyduğu sesle yerinde sıçradı.
"Ay!" diye bağırarak bir eli ağzında bir eli kalbinde kapıya yaslandığında mahallenin çok konuşan, çok konuşulanlarından Pınar şaşkın şaşkın kendisine bakıyordu.
"Noldu kız, hortlak görmüş gibisin, ne bu surat?"
Acaba diye düşündü Sultan. Yaklaşık iki yıldır bu mahalledeydi ve geldiği günden beri de Pınar'la tanışıyorlardı. Lakin şu gün olmuş hâlâ bu kadının ani çıkışlarına alışabilmiş değildi.
"Ödümü kopardın! Kapı tutukluk yaptı zaten." diye sitemle kapıya vurdu Sultan.
"Ay yine mi?" diye surat asan Pınar'sa gerisinde bekliyordu.
"Yine." diye söylenen Sultan yüzünün yarısını kapatan saçlarını sinirle çekti.
"Sen hayırdır?" diye sorduğu sırada gözüne ilişen, daha doğrusu Pınar’ın gözüne sokacak kadar yakınında tuttuğu fotoğrafla geriye çekilmek zorunda kaldı.
“Bu ne?” dedi sinirle, burnunun dibinde tutulan fotoğraftaki sakallı adama baktı.
“Berber.” Dedi Pınar neşeyle.
“Ne?” dedi memnuniyetsiz ve anlamamış halde genç kadına bakarak.
“Karagümrükte berbermiş, adı da Mustafa.” Diye neşeli neşeli anlatan Pınar’ın tuttuğu fotoğrafı elinin tersiyle iteleyerek:
“Şimdi ağzına bir laf geliyor ama…” diye söylendi.
“A a, ne kızıyorsun be hemen.” Diye masum masum baktı Pınar. Sanki kötü bir şey yapmıştı? Alt tarafı bekar arkadaşı için bir fotoğraf göstermişti o kadar. Tamam, bu haftaki on üçüncü fotoğraf olabilirdi ama ne yapsaydı? Arkadaşı yuva kursun istiyordu.
“Kızarım.” Diye söylendi Sultan.
“Kızarım arkadaş, kaç aydır burnumdan getiriyorsun ya.” Deyip evin önündeki merdivenleri inerek önden önden yürümeye başladı. Pınar’ın bu ısrarına dayanamıyordu ama onu kırmak da istemiyordu. Yine de tahammül etmek çok zordu. Peşine takılan kadın:
“Yahu çöpsüz üzüm, ne var bir tanışsan.” Diye ısrar ederken:
“Pınar.” Diye durup sinirle baktı Sultan. Bu konu artık ne zaman kapanacaktı.
“Aman iyi, bir şey demedik.” Diye yürümeye başladı Pınar. Sultan önde, o arkada, birbirleriyle konuşmasalar da kendi kendilerine söylene söylene ilerlemeye başlamışlardı.
…
Öğlene doğru evden çıkan Kürşat ablasının zoruyla ağzındakileri çiğnemeye devam ediyor, ablası Mehtap ise hala peşinde elindeki börekle bekliyordu. Kürşat ağzına tıkıştırılan börekleri yemek zorundaydı, zira reddettiği an ablası hapisten çıktığı gün polisin gelmesinden söz edip duruyor, peş peşe şikayetler yağdırıp hiç susmuyordu.
“Yav yeter, yutamıyorum yutamıyorum.” Dedi ağzındaki lokmayı çiğneyerek.
Mehtap diğer elindeki çay bardağını uzatıp:
“Islat biraz.” Der, zorla içirirken çenesinden süzülen çay damlası gömleğine değmesin diye aceleyle başını öne eğdi Kürşat. Ağzındaki lokmayı güç bela yutup:
“Kaç yaşıma geldim, şu yaptığına bak ya, biri görse ne diyeceğim?” Diye çıkıştı.
“Aman ne var canım, bir şey yediğin mi var, kuş kadar anca yiyorsun.” Diye kardeşine fırsat vermeden söylenmeye devam etti Mehtap.
“Abla.” Dedi Kürşat bulduğu ilk aralıkta.
“Doksan kiloyum.” Diye kapının yanındaki fortmantodan aldığı peçeteyle çenesindeki çayı silerken. Aynı yere börek dolu tabak ile çay bardağını bırakarak kardeşinin göbeğine elini attı Mehtap.
“E hani, ne göbek var ne bir şey.” Diye karnına vurduğunda burnundan soluyarak geri çekildi Kürşat. Ablası kıymetlisiydi, ne yaparsa yapsın bir şey diyemezdi.
“Anca kollarını, memelerini şişir sen. Abisi kılıklı.” Diye bu defa yapılı göğsüne vuran kadınla gülmeden edemedi.
O sırada kapılarının önünden geçen Sultan ile Pınar’a el sallayarak kendisini unutmuştu ablası Mehtap. Arkasına bakıp gördüğü kadınlarla yüzü aydınlandı Kürşat’ın. Sabah sabah mahallenin yeni üyesi sayılan bu güzel kadını görmek gözünü gönlünü açmıştı açıkçası. Evet, tamam, yeni sayılmazdı, iki yıldır burada yaşadığını söylemişti ama Kürşat için yeniydi. Malum içeriden çıkalı henüz bir gün anca olmuştu.
“Çay içelim.” Diye kadınlara seslenen ablasıyla birlikte bakışları hala Sultan’daydı.
“Dükkanı açacağım.” Diye kibarca Mehtap’ı reddetti Sultan. Fakat Pınar her zamanki gibi fırsat vermemişti.
“Kızlar açıyor ya.” Diye dürttüğünde ikisinin de zoruyla Kürşat’a verdiği küçük bir baş selamıyla yanından geçip eve girmek zorunda kaldı Sultan.
“Ben, doymadım gibi ya.” Diye kadınların arkasından girecek oldu Kürşat. Belki de işe güce birkaç saat sonra baksa sorun olmazdı. Nasılsa altı yıl beklemişlerdi, bir iki saat daha bekleyebilirlerdi.
“E yemem dedin ya.” Diyen ablası sanki gardiyanmış gibi kapı önünde bekliyordu.
“Bir çay mı içsem acaba?” diye sordu Kürşat. Başka türlü ne deyip girebilirdi ki?
“Neyse artık kahvede içersin.” Diye aniden suratına kapanan kapıyla dışarıda kaldı.
...
Genç kadınlar evde çay kahve sohbeti yaparken iki çırak Pelin ve Çağla dükkanı açmış, sabahın bu saatinde müşteri olmayacağı için kapıya oturmuş kendileri de çay içiyorlardı. Biraz ileride onlardan önce işin gücün başına geçmiş olan kahvehane gençleri de sıcak havanın tadını çıkararak bahçedeki masalarda oturuyorlardı.
Dolap adlı gencin gözü hiç sektirmeden Pelin’in üzerindeyken, İpszi İbo’nun kaçamak bakışları ise Çağla’dan yana kaymaktaydı.
“Çağla.” Diye delikanlıdan aldığı bakışlarını arkadaşına yönlendirdi Pelin.
“Hayır.” Diye hiç beklemeden çıkıştı Çağla.
Pelin ile aynı yaştalardı, birlikte büyümüşlerdi. Mahallede sevilen iki arkadaş olarak yirmilerine yeni basıyorlar, geldiğinden beri de Sultan’ın yanında çalışıyorlardı. Biri sapsarı saçları ve nezaketiyle cıvıl cıvılken diğeri tam tersi siyah saçları ve sert bakışlarıyla yanına yaklaştırmıyordu.
“Daha konuşmadım bile.” Diye arkadaşından yana döndü Pelin.
“Ne diyeceğini biliyorum.” Diye arkadaşına baktı Çağla da.
“Cevabım hayır, gidemezsin.” Dediğinde dudaklarını küçük bir kız çocuğu gibi büzerek:
“Ya ne olur sanki beş dakika gidip gelsem.” Diye söylendi Pelin. Çağla’nın inatçı korumacılığından nefret ediyordu.
“Olmaz.” Dedi yeniden Çağla.
“Sultan duyarsa keser pembelerini.” Dediğinde saçı saçlarının alt kısımlarındaki pembe tutamlarına dokundu Pelin.
Evet, biliyordu. Sultan’da göründüğü kadar nazik değildi, işine gelmediğinde patron olduğunu belli edip sert yüzünü gösteriyordu.
“Hiç de bile.” Diye kollarını birleştirip surat yaparak oturmaya devam etti Pelin. Dudak büzüşünü izleyen Çağla dönüp kahvehane bahçesindeki genç adama da şöyle bir bakındı. İkisi de oturmuş mazlum bakışlarla birbirlerini izliyorlardı.
“Ciğeri it yesin diye bir laf var biliyorsun değil mi?” diye hışımla söylendiğinde gülmeye başladı Pelin. O ayaklanırken:
“On dakika Pelo.” Diye ekledi Çağla. Ne kadar sert durursa dursun bu kıza kıyamıyordu.
“Canımsın.” Diye arkadaşını öptükten sonra Dolap’a bir bakış atıp mahallenin köşesine doğru koşturdu Pelin. Onun kalkmasıyla Dolap lakaplı genç de fırlamış, kuaför önünden geçerken Çağla’ya başıyla selam verip:
“Eyvallah Toruk.” Diye seslenmişti.
Kendilerine taktıkları bu lakaptan hiç hoşlanmayan Çağla ise bir şey demeden sadece kendi duyacağı şekilde küfretmişti. Aslında Dolap’ı çok severdi, ama sert duruşunun aksini hiçbirine göstermiyordu.
Öte yandan genç kızın tek kaldığını gören İpsiz hareketlenmiş:
“Ben bir çaya mı çıksam?” diye söylenmeye başlamıştı. Aynı masada oturduğu Volkan onu duymazken:
“Çıksam mı?” diye tekrarladı. Bu kez başını kaldırmadan gözleriyle arkadaşına bakınan Volkan:
“Bana ne oğlum, bana ne soruyorsun?” diye söylendi.
“Çıkayım çıkayım.” Deyip eline aldığı tepsiyle alelacele kuaföre doğru ilerledi İbo. Volkan yeniden önüne dönüp hesabıyla ilgilenirken İbo çay dolu tepsiyi Çağla’nın burnunun dibine sokmuştu. İkisinden de ses çıkmıyor, Çağla elindeki çay bardağıyla otururken İbo da çay dolu tepsiyle başında dikiliyordu.
“Çay.” Dediğinde:
“Aynen çay.” Diye elindeki bardağı gösterdi Çağla.
“İçseydin.” Diyen oğlana:
“İçiyorum zaten.” Deyip göz devirdiğinde iç çekerek yanından ayrıldı İbo.
Daha fazla beklemenin bir anlamı yoktu çünkü Çağla son cümlesinden sonra daha fazla yüzüne bakma zahmetinde bulunmamıştı. Dağıttığı çaylardan sonra arkasına baka baka dükkana döndüğünde bahçedeki masalardan birine yerleşen Tekin’in yanına çöktü.
“Bazen salak olduğunu düşünüyorum.” Diye söylenen arkadaşına bakıp:
“Hm?” dedi şaşkınca, aslında gözü hala Çağla’daydı.
İpsiz İbo kendini bildi bileli Çağla’ya vurgundu ama Çağla ne yüz verir, ne de yüz çevirirdi. Bu hallerini bilmeyen de yoktu. Lakin İbo Dolap kadar şanslı değildi. Çağla’da bu inat varken dönüp de bakmazdı.
“Diyor ki malsın.” Diye birden bire lafa katıldı Mert. Aralarındaki en fırlama olanıydı.
“Senin kadar gerzeği yok. Kız suratına bakmıyor, sırtını dönüyor, hala bir tarafından ayrılmıyorsun, diyor.” Diye Tekin’i işaret etti ama aslında kendi düşünceleriydi. Sadece kendisi de değil, her biri böyle düşünüyor, ama Çağla’ya da bir terbiyesizlik yapmıyorlardı.
“Ne yapayım mk?” diye omzunu silkti İpsiz.
“Dönerse dönsün.” Dedi yeniden genç kızdan yana bakarak.
“Güneşin önü arkası olur mu?”
...
Ertesi günün öğleden sonrası dükkana uğramadan önce mahallede gezinen Kürşat herkesle selamlaşmaya, hal hatır etmeye çalışıyor, fakat birkaç kişi haricinde pek kimse suratına bakmıyordu. Eniştesinin dükkanına gidene değin sinir küpü olmuş, çatacak yer arar hale gelmişti. Ne oluyordu bu millete anlamıyordu. Sanki altı yıl değil altı asır gitmişti, neyin suratıydı bu?
“Derdi ne bunların?” diye sordu karşısına oturan eniştesine. Getirdiği çaya bir şeker atıp sinirle karıştırırken kaşları çatılmıştı. Mahalleli onu resmen görmezden geliyordu. Yıllardan beri buranın abisi olduğunu söyleyip onu öne atan kendileri değil miydi? Şimdi ne diye böyle davranıyorlardı? Hayır, bir de hapisten çıktığı gün hoş geldin edenlerin bazıları da vardı söz konusu kişiler arasında. Bir terbiyesizlik mi yapmış, ya da bir olayı mı atlamıştı? Geldiği gün peşinden polis geldiği için miydi acaba bu tavırları? Sanmıyordu, polis bu mahalleye ilk kez gelmiyordu ya.
“Takma sen onları, naz ediyorlardır.” Diyen eniştesinin yine canını sıkmamak için kendisini geçiştirdiğini biliyordu ama sustu.
Bir saat kadar onunla oturduktan sonra kalkıp kahveye doğru ilerlerken ileride gördüğü kasap dükkanıyla yönünü çevirdi. Orhan dayıyı ziyaret etmeden olmazdı.
Ki kendisi mahallenin eski ağır abilerindendi. Otuzundan sonra Ankara’dan geldiğini, onun babasıyla da yakın dost olduğunu anlatırdı hep. Kürşat da Orhan Dayı’yı gerçek dayısı kadar severdi.
Dükkana doğru ilerlerken kapıya çıkıp üzerindeki kanlı önlükle göğsünü gererek gelişini izledi Orhan dayı. Kürşat gülümseyerek öpmek üzere eline uzanırken Orhan dayı karşı gelmemiş, elini öptürmüş ama alnına hayli sert vurmuştu. Alnına çarpan yumruk misali elle bir sorun olduğunu anladı Kürşat. Ciddi bir şekilde doğrulup dayının peşi sıra dükkana girerken hayli gergindi.
“Çerileri parasız mı bıraktın?” diye köşedeki yerine oturdu Orhan dayı. Usul usul yanına varıp küçüklüğündeki gibi çekingen bir tavırla karşısına oturdu Kürşat.
“Yok dayı, olur mu?” dedi çıkarabildiği sesiyle. Karşısında ezilip büzüldüğü tek insan Orhan dayı olabilirdi.
“Varım yoğum onların, dükkanlar ne güne duruyor.” Demesiyle sinirle çıkışmıştı Orhan dayı.
“Nereden çıktı o zaman bu çeri hasılatı?” diye bağırmasını anlamamıştı Kürşat.
“Buyur dayı?” diye sordu. Birden bire kendinden yana uzanan Orhan dayı yakasını tuttuğu gibi onu kendine doğru çektiğinde bakışlarını yere indirdi Kürşat.
“Gerekirse sırtından vereceksin demedim mi?” diyen yaşlı adamla yutkunup:
“Dedin dayı.” Dedi. Şimdi babasından dayak yemekten korkan küçük bir erkek çocuğundan farksızdı.
“Gerekirse cebimden veririm demedin mi?” diyen adamla:
“Dedim dayı.” Dedi bu kez. Tutuğu yakasını itelerken yumruğunu göğsüne doğru indirerek söylendi Orhan dayı.
“O zaman kurtlarına sahip çık, itlik yapmasınlar.” Dediğinde oturduğu yerde geriye doğru savrularak yutkundu Kürşat.
“Birileri adını kirletiyor, akıllı ol.” Deyip ekledi dayı.
“Bu alemde adı kirlenenin cesedi temizlenir.”
…
Akşamüzeri yazın sıcak esen rüzgarında dükkandan çıkan müşterilerini uğurluyordu Sultan. Mümkün mertebe karşı taraf kendisini zorlamadıkça çok nazik, bir o kadar da güler yüzlüydü. Öyle ki gelen müşterilerin çoğu böylesi bir mahallede esnaf olmasına rağmen güler yüzüne şaşırıyor, sıcakkanlı tavırları sebebiyle tekrar tekrar geliyordu.
Dükkandan çıkan kadınlara iyi güler dilerken mahalleye bakınacağı an kadınlardan biri durup geri dönmüş:
“Adın Sultan mı?” diye dükkan camını işaret etmişti. Büyük harflerle dükkan camında yazan ismine baktıktan sonra kadına dönüp başıyla onayladı Sultan.
“Göçmen misin?” diyen kadınla dişlerini gösteren gülüşü ağır ağır silinmeye başladı. Bir an duraksayıp tekrardan başını salladığında sonraki soru yüreğini de hoplatmıştı.
“Hiç Ankara’da bulundun mu?”
Bu soruyu beklemiyordu.
Bu sorulardan hiçbirini beklemiyordu.
Kimdi bu kadın, geçmişten gelen bir hayalet mi?
“Hayır.” Dedi yutkunarak. Yeterince onay vermişti, daha fazlasına gerek yoktu. Geçmiş, geçmişte kalmıştı. Artık bir önemi yoktu, bitmiş, gitmişti. Ne Ankara’dan, ne göçmen kızından bahsetmeye mahal yoktu.
“Ne oldu ayol?” diye sordu diğer kadın. Sultan’a uzun uzun bakıp kalbini coşturacak sorularla yoran kadın devam etti.
“Ankara Çinçin’de Sultan diye kuaför çırağı bir kız vardı.” Derken yüzündeki tebessümü korumaya gayret ediyordu Sultan.
“Ablamlar Almanya’daki yeğenim için görücü gidecekti. Kızın bir yüzü vardı ki ay gibi, sonra ortadan kayboldu. Evlendi dediler, nasip işte. Maşallah sende çok güzelsin, aynı da o kıza benziyorsun.” Demesine aldırmamaya çalıştı.
Zoraki gülümseyerek:
“İnsan insana benzermiş.” Diye söylendi.
“Doğrudur. Kolay gelsin.” Deyip giden kadınla derin derin soluyup kapı önündeki taburelerden birine çöktü.
Öylesine sorulan birkaç soruyu kulak ardı edip ellerindeki kahve fincanını evirip çeviren Mehtap ve Pınar kendi halini görmezken, o çoktan dalıp geçmişin tozlu raflarına yol almıştı.
…
20 YIL EVVEL
“Kız Sultan, nerede kaldı kahveler?” diye seslenen kadınla kapıda görünmüştü genç kız.
Henüz on yedisindeydi, reşit olmasına birkaç ay vardı ama yüzünden hala küçük bir kız çocuğunun masumiyeti, neşesi okunuyordu.
“Geldim.” Diye usul usul elindeki tepsiyle dükkan kapısına çıkarken kahve fincanlarıyla dolu tepsinin kenarlarını sıkı sıkı tutmaktaydı.
“Ay çok beğeniyorum kız seni, maşallah sana, keşke bir oğlum olsaydı.” Diyen kadınlardan birine o gülüyor, çırağı olduğu Sedef ise sinirle burnundan soluyordu.
“Evlenmek yok ona anacım.” Diye direkt karşı çıktı.
“Hele bir yirmiyi devirsin, sonra adam olanına göre bakarız.” Derken başka bir tanesi de ona çıkışmıştı.
“Ayol anası mısın babası mı, ne karışıyorsun kıza? Belki ister.” Demesiyle başı önünde oturan çırağına öfkeyle baktı Sedef.
Genç kız Çinçin’e geleli yedi sekiz ay anca olmuştu belki, ama şimdiden kızı yerine koymuştu. Çok güzeldi Sultan, çok zarifti. Lakin bir o kadar da saftı, aklı biri geç beş karış havadaydı. Bulgaristan’dan göçüp gelmişti ailesiyle Ankara’nın Çinçin’ine. Soğuk olmasından ziyade tehlikeliydi buralar. Özellikle Sultan gibi güzel, saf bir genç kızı çiğ çiğ yerlerdi.
Diğerleri gibi değildi Sultan. Öyle bağırıp çağıramaz, kolay kolay kimseye diklenemezdi. Babası anası gibi sesini çoktan kesmişti belli ki, o yüzden ağzı var dili yoktu. Alışıp sevdiği bu mahsun bakışlı kıza kıyamıyordu o yüzden Sedef. Onun da kendisinden çekindiğini bildiğinden rahatça karışabiliyor, karışsa da onu düşünüyordu.
“İsteyemez.” Dedi otoriter çıkan ses tonuyla.
“Gerekirse anası da olurum babası da. Evvela kendi geleceği.” Deyip kadınları sustururken kendi belası kapıdaydı.
“Yenge.” Diye geldi bir delikanlı.
“Abime bir bakacakmışsın.”
Burnundan soluyarak aynı öfkeli bakışların daha beterini genç oğlana çevirdi. İşte, kendisi birini sevmişti de ne olmuştu? Ne buradan kurtulabilmişti, ne de ona olan lanet sevgisinden.
“Belediye baksın o abine.” Diye söylenerek yerinden kalkacakken mahallenin diğer yanından gelen silah sesleriyle hepsi birden o yana döndü.
“Bakayım mı?” diye heyecanla ayaklandı Sultan. Nazlı kız pek bir heyecanlıydı.
“Yok, gitme şimdi.” Diye oturmasını işaret etti Sedef. Fakat kendisi onu bekleyen belalısına giderken genç kızın merakla sokağın başına koşturan gençleri izlemesini gördüğünde:
“Zilli.” Diye söylendi.
“Köşeden bak gel hemen.” Diye gülerek gitmesine izin verdi. İkisi ayrı yönlere giderken koştura koştura yaşıtı kızların yanına vardı Sultan. Babası işe gidip gelmesi dışında sokağa çıkmasına, arkadaş edinmesine pek izin vermezdi. O yüzden bir şey olduğu an heyecanlanıyordu.
Birden bire bağırışlar yükselip millet etrafa dağılırken köşe başına vardığı an yüzünü genç bir adamın göğsüne çarptı Sultan. Durup başını kaldırarak baktığında düşmesini engellemek için kollarına sarılan genç delikanlı da kendisine bakıyordu.
Zaman durmuş gibi oldu o an.
Ne yapacağını bilemeyerek bakınıyordu Sultan.
Ne geri çekilebiliyor, ne bir adım ileri gidebiliyordu.
İlerden bir ses “Akın koş, polis.” Diye bağırdığında ayrılabilmişler, genç adam arkadaşlarının çekiştirmesiyle kendisinden ayrılmış, ardına baka baka gözden kaybolmuştu.