Gözünü bile kırpmadan oturduğu taburede düşüncelere dalmış Sultan'ı aynı şekilde, gözünü bile kırpmadan izliyordu Kürşat. Onu bu kadar hayattan kopararak düşündüren neydi, bilmek istiyordu. Evet,belki enüz tam anlamıyla tanışmıyorlardı ama...
Onun hakkında kötü bir şey düşündüğünden değildi ki bu aklındakiler. Üzülmesini istemezdi.
Çağla'nın dürtüklemesiyle kendisine gelerek kalkıp dükkana giren güzel kadının gözden kaybolmasıyla o da önüne döndü. İçindeki merak dürtüsü normal olmalıydı. Ne düşünüyor, neden öyle dakikalarca bir boşluğa bakıyor...
Sorup soruşturma işine girmek istemiyordu.
Eski kafalı ağır abilerdendi ama, o kadar da eski kafalı değildi. Onu kendisi tanımalı, kendisi bilmeliydi. Kimsenin aracılığı olmadan...
"Evvet, biletler tamamdır." diye bağırarak geldi Tekin.
"Namussuzum bir bilet bile artmadı." diye eliyle göstererek bir kenara oturdu. Sözlerinin doğruluğu yüzündeki neşeden belli oluyordu.
E o kadar olmalıydı değil mi? Yıllar sonra eski işlerine geri dönüyorlardı. Sadece iş de değil.
Kürşat gelene dek hepsi inine çekilmiş yavru aslan gibilerdi. Sürünün başı olmayınca da ne kadar kükreselerde bir anlam ifade etmiyordu.
Ama artık o sessizliğe gömülmüş sürünün başı eski gücüyle yeniden gelmiş, önleri sıra tereddütsüz adımlamaktaydı.
"Ee, maç kaçta şimdi?" diye çayları dağıtarak heyecanla sordu İbo.
"Saat tam sekizde. Tam üç maç peş peşe."
"Kim çıkıyor peki?"
"Yakışıklı, Karga, bir de..." diyerek az ileriyi işaret etti Dolap lakaplı genç.
"Sürmeli."
Hepsi kendilerinden yana gelen uzun boylu gence döndüler. Bağırışlar eşliğinde karşılanan genç her biriyle kucaklaşırken nihayet Kürşat'ın karşısına gelebilmişti.
Sanki aralarında çok bir yaş varmış gibi öpmek üzere eline uzandığında elindeki çay bardağıyla kapıya çıkan Sultan bu manzaraya şahit oldu.
"Bir kutlama falan mı var?" diye sordu karşı tabureye oturan Çağla'ya.
"Yoo." diye çayını yudumladı Çağla.
"Benim bir şeyden haberim yok."
Kaşlarını kaldırıp indirerek önüne döndü Sultan.
Bu kızın her şeyden haberi olduğuna kalıbını basardı.
"Daha o kadar kocamadık." diye gülerek elini çekti Kürşat. Gözlerindeki doğal sürmeden dolayı lakabının hakkını veren genci yanına oturturken soyadını lakabı olarak taşıyan Dolap konuşmaya devam etti.
"Her raunt yarımşar saat sürer herhalde."
"Güzel." dedi Kürşat.
İsimlerden de, satıştan da memnundu.
Sürmeli uzun ince görünümlü olmasına rağmen demir gibi kolay eğilmezdi.
Karga ile Yakışıklı'nın da ondan kalır yanları yoktu.
Biletler satılmış, ringe çıkacaklar kararlaştırılmış, mekan hazırlanmıştı. Her şey tıkırındaydı.
Aksilik olması ise söz konusu bile değildi.
"Ee, akşama maçın var sen böyle oturacak mısın?" diye yamacındaki gencin omzuna vurdu Kürşat.
"Yok abi olur mu, geceyi sabah ettim. Dönüşün hatrına mangır bizimdir." diye olmayan sakalını sıvazlayarak göz kırptı Sürmeli.
"İyi bakalım." diye gülerek diğerlerine döndü Kürşat.
"Hadi gidin, diğerlerini de alın, salona geçin."
"Tamamdır abi." diye hep birlikte ayaklandılar. Mahallenin köşesindeki iki arabaya doluşurken köşede görünen esmer güzeli bir kızla uzun uzun bakıştı Sürmeli. Utangaç bir tebessümle başını eğerek kuaföre doğru adımlayan genç kızın ardından omzuna vuruldu.
"Hadi lan hadi, sevdalı kuş."
"Hoş geldin Maral." diye seslendi Çağla, kendilerinden yana gelen genç kıza.
Maral ise hâlâ omzu üzerinden Sürmeli'ye bakmakla meşguldü.
Bu mahallenin ne derdi, ne de sevdası eksik olurdu.
Ne derdi, ne sevdası...
...
Saat akşam üzerini geçerken dövüşe de sadece birkaç saat kalmıştı. Yeni salonda herkes işindeyken hazırlıklar da devam ediyordu. Sırasıyla ringe çıkacak gençler kum torbalarının etrafında çalışırken bağırdı İbo.
"Evet gençlik, son çaylar."
Elindeki çay tepsisiyle yanlarına geldiğinde Karga'nın vurduğu kum torbasına sarılmış olan Dolap güldü.
"Ulan İpsiz, şu gün bile çayları eksik etmiyorsun ha."
"Sen ne diyorsun oğlum." dedi ilerden bir başkası.
"Bunun damarını kessen çay akar lan."
"Tavşan kanııı." diye bağıran Yakışıklı'yla gülüşmeler artarken duyulan alakasız bir sesle sessizleştiler.
"Selamın aleyküm gençler." diye kendilerinden yana adımlayan takım elbiseli bir adam, ardında kendi gibi bir ton adamla kapıda görünmüştü."
"Aleyküm selam." diye seslenerek öne çıktı Tekin. Sesindeki soru edasıyla bakınırken adam konuştu.
"Buranın fedaileri siz misiniz?"
Bu soruya kimseden ses çıkmazken adam yeniden konuştu.
"Size bir işimiz düştü."
Bu adamları kesinlikle tanımayan ve bakışlarından hiçte hoşlanmayan gençler birbirlerine bakınırken şüphelenmeye başlamışlardı. Kart sesiyle seslendi Karga.
"İşi düşenin dostu değiliz birader."
"Öyle mi?"
"Aynen öyle." dedi gençlerden bir başkası. Sürmeli'de onlara katıldı.
"Sıkıntınız varsa aynasıza gidin."
"Demek öyle." diyerek omzunun üzerinden adamlarına baktı yabancı adam.
Ardında bekleyen adamlar arkalarına sakladıkları sopa tutan ellerini ortaya çıkardıklarında yeniden, fakat bu kez endişeyle birbirlerine bakan gençler usul adımlarla yan yana geldiler.
Sürmeli, Yakışıklı ve Karga arkada kalırken diğerleri öne atılmış, kendilerinden yana gelen iri yarı eli sopalı adamları ilk karşılayanlar olmuşlardı.
Akşamki maça adam çıkarmaları gerekiyordu ve ellerinden geldiğince bu sebepsiz beladan bir an önce kurtulmaları gerekiyordu.
Fakat umdukları gibi olmadı. Önce kendileri, ardından arkalarına aldıkları arkadaşları adamlardan sakınamamış, her yanları kan revan oluncaya dek kavga sürmüştü.
Önce Yakışıklı'nın o yakışıklı yüzü tanınmaz oldu. Karga'nın lakabını aldığı o kart sesi şimdi çıkmıyor, Sürmeli ise o güzel gözlerini açamıyordu. Her biri bir yana dağıldığında sessizce gelen yabancı adam tepelerinde durup gülerek konuştu.
"Burası büyük adamların şehri gençler. Burası size kalır mı lan?" diye bağırdıktan sonra ayağının altındaki Dolap'a tekme atmaktan geri durmamış, geldiği tonla adamıyla dönüp gitmişti.
Yeni salon sevinçle açılmıştı açılmasına amailk saatlerini bile sevinçle geçirememişti. Her biri bir yana yıkılmışken, eski salonda yıkılmış olan tek şey eşyalardı.
"Bana bakın, öyle s*ktiri b*ktan işler dönmeyecek burada, durduk yere baskın yemeyelim." diye etrafı düzenleyen gençlere seslendi Kürşat. Başlarını beklemese akşamki maçın heyecanına burası böyle kalacak, düzenlemek akıllarına bile gelmeyecekti.
Göz önünde burayı normal bir salon olarak açmalılardı ki, yeni mekandan kimsenin ruhu duymasın..
"Abi!" diye bağırarak biri geldi. Öyle bir bağırışla koşturuyordu ki gören de yangından mal kaçırıyor sanacaktı.
"Abi! Kürşat abi!" diye yanına gelebildiğinde nefes nefese hâlâ bir şeyleri anlatma çabasındaydı.
"Bir sakin ol, soluğun kesilecek." diye yorgun genci omuzlarından kavradı Kürşat. Tutmasa yere yığılacak gibiydi.
"Bir su getirin!" diye bağırdığında halsiz genç telaşla başını iki yana salladı.
"İstemem abi, istemem. Sürmeli..."
"Ne olmuş Sürmeli'ye?"
"Karga, Yakışıklı, İpsiz..."
"Ne? Ne oldu?" diye yeniden sordu Kürşat. Yüreği ağzında atmaya başlarken kaşları da heyecan ve merakla git gide çatılıyordu.
"Abi." diye yutkundu.
"Abi salonu basmışlar. Ne kadar adam varsa, hepsinin üstünden geçmişler."
"Ne demek basmışlar?" diye sordu Kürşat.
İlk günden kim, ne diye basardı ki?
Hem öyle işine zararı dokunacak bir düşmanları da yoktu.
"Hepsi pert abi." diye bir kez daha yutkunarak devam etti genç.
"Ayağa kalkacak halleri yok, hepsini dövmüşler."
"Yakışıklı? Karga?" diye sordu Kürşat. Kaşları mümkünmüşçesine ha bire çatışırken artık yerinde duramıyordu. Etrafına toplanan gençlerin arasından bağırarak bir kez daha sorduğunda eğdiği kaşlarıyla çaresizce başını iki yana salladı genç.
"Hepsi abi, kaç kişi varsa, hepsi."
Gençlerin kendi aralarındaki sorularını duymuyordu ama kendi kafasında dönen o kadar çok soru vardı ki, onları da duymaması imkansızdı. Bir o yana bir bu yana volta atmaya başladığında düşünmeye başladı.
Sadece iki saat kalmıştı.
Tüm biletler satılmış, ve sadece iki saat kalmıştı. Maçı iptal etmek söz konusu değildi. Peki kim çıkacaktı.
Daha da önemlisi, kim, ne diye yapmıştı.
Durdu birden. Aklına gelen isimle dişlerini sıkmaya başladığında yanı sıra yumruklarını da sıkar olmuştu.
Olduğu yerde öylece bir noktaya bakarak beklemeye başladığında ardındaki gençlerin seslerini şimdi duyabiliyordu.
"Şimdi ne olacak abi?"
...
Dükkanı kilitleyip anahtarı çantasına atan genç kızı ıssız mahalleye bakınarak beklerken elleri cebinde bir sağa bir sola dönerek sallanıyordu.
Saat daha yeni sekize geliyordu ve mahalle bunca zamandır hiç görmediği kadar sessizdi.
"Herkes nereye gitti ya?" diye yanına gelen genç kıza sorarak adımlamaya başladı. Sessiz kalan çırağına karşı dönüp işaret parmağını burnunun dibine kadar sokarak söylendi.
"Bana bak Çağla, başka kuaföre gidip düğün yapıyorlar da bana söylemiyorsan..."
"Ay daha neler abla ya, amma attın ha." diye çıkıştı Çağla.
"Olur mu öyle şey? Hem bilmiyor musun kimse ihanet etmez sana, hem de gitseler de görmeyelim diye düğüne mi çağırmayacaklar."
"O da doğru." diye uslu bir çocuk gibi önüne dönüp sakin yolda yürümeye devam etti.
"Ama bir şey olduğu kesin." dediğinde omuz silkti Çağla.
"Yok ablam, ne olacak. Hava serin biraz, millet evine gitmiştir."
"Mayısın ortasında." diye durup kaldırdığı tek kaşıyla genç kızdan yana döndü.
"Ya, mayıs kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır derler sonuçta." diyen genç kıza omuz atarak çıkıştı.
"Mart olmasın o?"
"Öyle miydi?"
"Öyleydi." diye genç kızın önü sıra yürümeye başladı bu kez. Adımları seri bir hâl alırken Çağla'nın kendinden bir şeyler sakladığını elbette anlamıştı. Ama güya yine bilmiyoru oynuyordu.
"Sen söyle bakayım." diye peşinden koşturdu Çağla.
"Bu günkü kadın sana niye öyle garip garip bakıp sorular sordu."
Adımları farkında olmadan yavaşlayan Sultan omuz silkti.
"Bilmem, birine benzetmiş işte."
"Amma benzerlik var ha." diye boş yolda bir o yana bir bu yana sallanarak yürüyüşünü sürdürdü Çağla.
"İkiniz de Sultan, o kızda göçmen, sende göçmen. Yüzlerinizde benziyormuş."
"Kendin dedin, insan insana benzer işte. Hem bilmiyoruz ki nerenin göçmeni, ben gibi Bulgar göçmeni değil belki de."
"Belki de." diye sessizleşti Çağla. Sonra birden heyecanla atıldı.
"Sahi senin ismin neydi? Yani bir değişiklik oldu mu?"
"Yok bee." diye gülümsedi Sultan.
"Türk kızı Türküm ben, Bulgar değilim ki isim değiştireyim."
"O da doğru." diye yeniden sessizleşti genç kız. İkilinin adımları birbirine uyarken genç kızın omzuna vurdu Sultan.
Şaşkınca ustasından yana bakan genç çırak aynı şekilde karşılık verdiğinde sadece birkaç saniye içinde birbirlerini kovalamaya başlamışlardı.
İçindeki çocuğu hiçbir zaman öldürmeyen Sultan, onu ruhunun en dibine gömmüş olmasına rağmen arada böyle bir gün yüzü gösteriyordu.
İşte bu sessiz akşam da, o anlardan biriydi.
...
Satılan biletlerin sayesinde dolup taşan yeni salonda tanıdık yüzler, eski seyirciler de vardı.
Herkes Kürşat'ın dönüşüyle işinin başına geçişini duymuş, birçoğu da onu yıllar sonra yeniden görmek için gelmişti. Buna rağmen Kürşat henüz ortada görünmüyordu.
Sağlam gençler seyircilerin arasında dolaşırken arka tarafta maçtan önce hep birlikte dayaklarını yemiş gençler arasında sinirle volta atan Kürşat hâlâ düşünmekteydi.
"Şimdi ne olacak abi?" diye sordu kafasındaki bant ve burun deliklerindeki pamuklarla İbo.
Diğer gençlerin bir özeti gibi ortada dikiliyordu.
"Şimdi ni ilicik ibi?" diye ağzına ökündü Kürşat.
"O kadar adam üç tanesini koruyamadınız." diye bağırdığında gençlerin başı hep birlikte önlerine düşmüştü.
"Hele siz." diye bu kez maça çıkacak üçlüye işaret etti.
"Güya dövüşçüsünüz. Güya sırtınız yere gelmez. Hani lan? Hani yumruğunuzum gücü?" derken sesi biraz daha yükseldiğinde artık bulundukları yerde yankı yapar olmuştu.
"Bir avuç..." deyip kendini düzeltti.
"Yook, bir avuç da değil. İki koca avuç, on beş tane işe yaramaz hırt." dediğinde:
"Abi." dedi Yakışıklı. Dönüp baktığında kırık burnu ve topalladığı ayağıyla ayaklanıp konuştu.
"Ben çıkarım."
Kürşat'ın:
"S*ktir lan!" diye bağırmasıyla düşercesine yerine çöktüğünde konuşacak olan diğerleri de yeniden sessizliğe gömülmüştü.
"Yoluna yürümeye dermanı yok, maça çıkacak."
Kendiside sessizleştiğinde geçen saniyelerle seyircilerin bağırış sesleri duyulur olmuştu. Bir eli belinde durmuş alnını ufalayarak ne yapacağına kafa patlatırken sinirle yumduğu gözlerini açıp sakinmiş gibi çıkan sesiyle konuştu.
"Cingan." dedi sağlam gençlerden esmerine.
"Orhan." dedi bu kez de orta boylu peltek olanını işaret ederek.
"Hazırlanın, ikiniz çıkacaksınız."
Gençler sorgusuz sualsiz onaylayıp hazırlamaya başlarken İbo yine merakla atıldı.
"Abi, üç maç var. Üçüncüye kim çıkacak?"
"Ben çıkacağım, kim çıkacak." diye sinirle cevap verdi Kürşat.
Üzerindekileri çıkarırken sessiz kalan gençlere baktı.
"Gidin dinlenin hadi, bir ay bile izin yok."
Sakince başladığı sözlerini sinirle sonlandırdı.
"Fazla gevşemişsiniz zaten, sıkıcam o vidalarınızı."
Saatler sekiz buçuğu vururken yarım saatlik gecikmeyle maç başlamış, Yakışıklı yerine ringe ilk çıkan Cingan olmuştu. Çok hasar almadan yerini Orhan'a bırakırken, o kendisi kadar şanslı olamamıştı.
Maçı son anda aldığı darbe yüzünden kaybetmiş olmasına rağmen kendinin iki katı bir adamla karşı karşıya gelmişti.
Ve en sonunda, başırışlar arasından ringe çıkan Kürşat seyircileri küçük bir şaşkınlığa uğratırken, kendinden emin ağır adımlarla gelip teller arkadında karşısına dikilen kişiyle kendisi çok daha büyük bir şoka uğraşmıştı.
Tilki...
Yüz hatları gerilirken sıktığı dişleri yüzünden şmdiden çenesi ağrımaya başlamıştı. Karşısında gülümseyen adam ise rahat tavırlarla el sallamaya başlamış, avucuna aldığı kuruyemişi sakin sakin yiyordu.
"Şerefsiz!" diye kendi kendine söylendiğinde elini kulağına götürüp öne eğildi Tilki. Dudaklarını ne dedin dercesine oynatırken ringe çıkan rakibi görmesiyle onu işaret etmiş, alkışlayarak gülmeye başlamıştı.
Gelen kişiye dönen Kürşat ise karşısında iki katı olan adamı görmesiyle omzunun üzerinden tekrardan Tilki'ye baktı. O:
"Tahta kurusu, or*spu çocuğu." diye söylenirken zil çoktan çalmış, rakibi sağdan ilk yumruğu çenesine geçirmişti.
Hemen ardından karnına aldığı darbeyle nefesi kesilirken iki dizinin üzerine gelmeden edemedi. Ardarda birkaç öksürüğün ardından sinirle başını kaldırıp tam karşısında kendisine kahkahalarla gülen genç adama baktı.
Ardından hızlıca olduğu yerden kalkıp iri rakibine karşı koştu. Karşısındaki sanki Tilki'nin adamı değil de, ta kendisiymiş gibi yumruk ve tekmelerini ardı arkası kesilmeden atarken geçen dakikaların, yüzüne sıçarayan kanın ve akan kendi kanının farkında değildi. Dakikalar birbirini kovalarken zilin yeniden ötmesiyle yerdeki adama bakıp Tilki'den yana dönerek ağzındaki kanı o yana tükürerek çıkıp gitti.
Tilki ise avcundakileri dayak yemiş kendi adamına doğru fırlatıp yanında sessizce bekleyen adamını da itekleyerek çıkışa yönelmişti.
"Çok şükür bu işten de alnımızın akıyla çıktık abi." diye Kürşat'ın yanına koştu Tekin. Kaşından akan kanı elinin tersiyle silip alnına bulaştıran Kürşat ise aynadaki aksine bakmayı bırakıp aynadan Tekin'e baktı.
"Ben pansuman..." diye sessizleştiğinde:
"İstemez!" diye sözünü kesti Kürşat.
"Abi güvenilir bir hemşire buldum, çağıray..."
"Ayakkabımızın bağı çözülse g*tümüzü dönecek duvar arıyoruz, sen gelmiş güvenilir diyorsun." diye Tekinden yana dönüp eldivenlerini çıkararak önüne attı.
"Abi bu halde nereye gideceksin? Meral ablanın yüreğine iner."
"Hemşireye gidiyorum ben merak etme."
"Abi..." diye konuşacak olup yeniden sessizliğe gömüldü Tekin.
"Ne abi?" diye ayakkabılarını giyip ayaklanarak baktı Kürşat. Ağzında nasıl bir bakla varsa, bir türlü çıkmak nedir bilmiyordu.
"Abi tanımazsın etmezsin. Hadi sen yoktun, dün geldin. İki yıldır biz bile adam akıllı tanımıyoruz."
"Eee?" diye çatık kaşlarıyla sordu Kürşat.
Sinirle seslenmek değildi bu, yalnızca sözlerinin devamını merak ediyordu.
"Eesi, tamam sever sayarım ama, geçmişi meçhul." dediği an omzuna dokundu Kürşat.
"Bak oğlum." dedi.
"Sevdiğinin geçmişini kurcalamak, kumar oynamaya benzer."
Bu kez merakla kaşları çatılan Tekin'di.
"Ya tertemiz olur utanırsın, ya da istemediğin şeyler öğrenir, üzülürsün. En iyisi, kendinden öncesini yok sayıp, geleceği birlikte çizmek."
İyice sessizliğe gömülen Tekin'in başı önüne düşerken, ceketini alıp çocuk seviyormuşçasına saçını karıştırıp gitti Kürşat.
Yerinde kalan Tekin ise telaşlıca kendi kendine sordu.
"Sevdiğin mi?"
...
Yine aynı kapının önüne gelen Kürşat, elindeki kurumuş kanlar eşliğinde kapıyı yumrukladığında saat gece yarısına yakındı. Aslında gelmemeliydi. Daha tam anlamıyla tanışmış değillerdi. Şimdi ne bahane sıralasa aptalca olacaktı. Yine de ayakları onu buraya sürüklenilti işte.
Yüzündeki kanlar da ellerindeki gibi varlığını korurken, sırtını döndüğü kapı usulca açıldı. Dönüp baktığında üzerindeki pijamalarla aralık kapıdan kendisine bakan bir çift yeşil göz, günün tüm yorgunluğunu unutturmuştu. İçi onu sanki yıllardır tanıyormuş da, hasretle kavuşacakları günü bekliyormuşçasına dolup taştığında genç kadından yana tamamen dönerek bir adım attı.
"Kürşat?" diye hayretle seslendi Sultan.
Eli genç adamın yüzüne gidecekken yarı yolda kendisini durdurabilmişti. Burada ne işi vardı?
"Ne oldu sana böyle?"
"Ufak bir sürtüşme."
"Ufak bir sürtüşme?" diye kelimelerine bastıra bastıra tebessümle söylendi Sultan. Tanışmıyorlardı ama ona imada bulunmadan kendini alamamıştı doğrusu. Ayrıca evet, güzel bir şeyi akıletmişti.
Tanışmıyorlardı!
Burada ne işi vardı?
Hem de bu saatte?
Elinde olmadan bakışlarıyla etrafı süzdü. Bu saatte burada olduğu bi duyulsa dünyanın lafı edilirdi. Evet, bu mahalleyi seviyordu ama yine de laf söz eksik olmazdı, o yanı hakkında aynı duyguları beslediğini söyleyemezdi.
"Pek, ufak olmayabilir." diye gülerek kaşındaki kurumuş kana dokundu Kürşat. Dudağındaki ise bıyığıyla bir olmuştu.
"Çok kötü olmuş ama ya." diyerek bir adım daha atıp kıstığı yeşilleriyle bakınan genç kadına dişleri görünür şekilde gülümsedi.
"Bir pansuman yaptırsaydın keşke." derken neden geldin demiyordu.
Açıkçası böyle bir şeyi sormak aklına bile gelmemişti.
Evet, Kürşat sanki göreviymiş gibi her sabah evin önünden geçmeyi, her akşam kapısını çalmayı adet edinmişti ama...
Sultan da sanki bunu yapması çok normalmiş, zaten yapması gerekiyormuş gibi yadırgamıyordu. Sahi kaç olmuştu kapısına geleli?
Kaç olmuştu onu bu halde karşılayışı?
"Saat geç olduğu için, açık yer bulamadım. Eve de bu halde gitmek istemedim, malum ablam..." derken sözünü kesti Sultan.
"Ben..." deyip susarken Kürşat'ın bakışları medet uman küçük bir çocuğunkilere bürünmüş, masum masum bakıyordu.
"Yardımcı olayım, istersen." diye sözlerini tamamladı Sultan.
Başına iş çıkarmıştı yine.
"Olur." diye kısık bir sesle onaylayan Kürşat büyülenmiş gibi beklerken Sultan usulca kenara çekildi.
Kapının önü kendisine tamamıyla açılırken, ev onu kucaklıyormuş gibi karşısında duruyordu.
Hiçbir şey söyleme gereği duymadan başıyla işaret etti Sultan. Genç adamın derin bir nefes alarak ilk adımını atmasıyla önü sıra merdivenleri çıkmaya başlamıştı.
Kapıyı kapatmak ise, Kürşat'a düşmüştü.
Yüzündeki zaferle...