Sabahın erken vaktinde dükkanı açmak için evden çıkmakta olan Sultan yine geç kalıyordu. Kızlar dükkanı açardı, sorun değildi ama bu gün bir gelini vardı, erkenden gidip onunla ilgilenmesi gerekiyordu. Gecikmesinin sebebi ise yine kapıydı. Kilit tutukluk yapmış, anahtar iki tarafa dönmez olmuştu.
"Hay Allahım ya." diye kolundan düşen çantasını sinirle omzuna itelerken kapıya biraz daha eğilmiş, tahta kapıyı kendine doğru çekerken anahtarı da var gücüyle çevirmeye çalışmıştı ama nafile. Parmak uçları anahtar yüzünden kızarıp şekillenirken kendince çok da zorlamama taraftarıydı aslında. Ne olurne olmazdı, anahtar kırılıp da içinde kalabilirdi. Gerçi bu gidişle her halükarda bu kapı elinde kalacak, kilidi değiştirmek zorunda kalacaktı ya...
"Kolay gelsin." diye ardından gelen sesle hafifçe sıçrayıp o yana döndü.
Kürşat gerisinde durmuş, merdiven basamaklarının ucunda, yolun kenarında kendisini izliyordu. Kaşının üzerindeki yara bandını görmesiyle iki gece evvelki pansuman muhabbetini anımsadı Sultan. Neyse ki kimsenin haberi olmamıştı. Kürşat'ta kimseye bir şey söylememiş olmalı ki, hemen her gün dükkana oturmaya gelen Pınar ve Mehtap herhangi bir soru ya da imada bulunmamışlardı.
Hayır, kötü bir şey olduğundan değildi ama...
Sadece adı biriyle anılsın istemiyordu. Bu mahallede geçirdiği neredeyse ikinci yılındaydı ve bu zamana kadar müzmin bir bekar olduğunu herkese -Pınar'a bile- kabullendirmişti. Bu saatten sonra da bu planı bozma derdinde değildi.
Özellikle mahallenin abisi olduğu su götürmez bir gerçek olan bu adam tarafından...
"Teşekkürler." diye hafifçe bir baş selamıyla yeniden önüne döndü. Çok fazla muhabbet edip de konuşmayı uzatmak istemiyordu. Pansuman için eve alması zaten yeterince garip kaçmıştı. Aklına geldikçe kendinden utanıyordu. Yardım etme teklifi, üstüne bir de eve alma gafletine nereden kapılmıştı?
"Yardıma ihtiyaç var mı?" diye yeniden seslenen ve gitmeye hiçyüzü olmadığı demirlere yaslanmasından belli olan adama yeniden dönerek:
"Teşekkür ederim." diye tekrarladı. Bu adamdan uzak dursa iyi olacaktı. Güvenilmez biri olduğunu iddia etmiyordu, yanlış bir şey yapacak ya da diyecek olsa o gece derdi ama yine de ne olur ne olmazdı. O yüzden sınırını korumalıydı.
"Emin misin?" diye basamakları çıkıp yanına vardı Kürşat. Sultan kendisinden uzak mı durmaya çalışıyordu yoksa kendisine mi öyle gelmişti.
"Kendim halledebilirim, gerçekten." diye gülümsedi Sultan.
"Bende bir bakayım istersen." diyen Kürşat'ın eli kendi tuttuğu anahtara yol alırken bakışları hala ayrılmış değildi. Eline değen parmaklarla gözleriyle birlikte ellerini de çekti Sultan. bir adım da kenara çekilip beklemeye başladığından ondan çok daha güçlü bir şekilde kapıyı çekip anahtarı çevirmeye başardı Kürşat. Ee, erkek gücüydü tabii, garipsenecek bir şey yoktu.
"Tutukluk yapmış." diye anahtarı uzattı.
"Birkaç gündür böyle. Çilingir çağıracağım ama bir türlü vakit bulamıyorum." diye söylenen Sultan'la gözleri ışıldar gibi olmuştu.
Belki de kapıyla o ilgilenir, böylece Sultan'la oluşmaya başlayan buzların erimesi olayını hızlandırırdı. Böylece daha çabuk ve güçlü bir samimiyet kurabilirlerdi.
"İstersen ben halledebilirim. Hem tanıdık da var." diye atıldı daha fazla düşünme zahmetine girmeden.
"Yok, çok teşekkür ederim. Ben bir ara hallederim artık." dşye geçiştirirvesine söylenen Sultan'ın bu tavrı gözünden kaçmamıştı. Demekki gerçekten kendisinden uzak durmaya çalışıyordu.
"Canım, komşuyuz şunun şurasında, ne olacak?" dediğinde öyleyiş tarzına ayrı -çünkü hayli gülümsüyordu, söylediği canım kelimesine ayrı takılmıştı Sultan.
"Yok, gerçekten ben hallederim. " diye tekrarladığında:
"Ha dün bir bu gün iki, it kopuk musun bilmem diyorsun yani." diyerek elini indirip yüzüne ciddi bir ifade oturttu Kürşat. Ne yani, şimdi de utandırmaya mı çalışıyordu?
"Yok canım, estağfurullah, olurmu öyle şey." dediğinde hiç fark etmeden kendi ağzından da bir canım çıkıvermişti.
"O halde..." diye susup baktı Kürşat. Avucunu açıp hafifçe kaldırarak bakınmaya devam ederken derin derin iç çeken Sultan da bakıyor, bir yandan da elindeki anahtarı sıkıyordu. Derken birden genç adamın eline bırakıverdi. Madem komşuluk hatırı için diyordu, o halde olabilirdi.
"Zahmet oluyor." diyebildi.
"Estağfurullah. Akşama yedeğiyle birlikte elinde olur."
"Çok teşekkür ederim." diye gülümseyip basamakları inmeye başladığında o giderken Kürşat da bir çabuk mahallenin genç çilingirini çağırmıştı. Gelen delikanlı kapı kilidiyle uğraşırken o elleri cebinde, başında beklemekle yetiniyordu.
"Yedek de istiyorum ha." diye söylendi gence doğru.
"Tabii abi." dedi genç çilingir.
"Üç tane olsun." deyişindeki sır ise, kendinde gizliydi.
...
20 YIL EVVEL
Yine ağzı burnu yara bere içinde mahallenin en yüksek yerine çıkıp bir ağaç altında Çinçin'i izliyordu. Dudağının kenarındaki kurumuş kanı diliyle yoklayıp dişlerini alt dudağına sürttü. Dayandığı ağaç sırtını ağrıtırken pek umrunda değil gibiydi. Çok rahat yerlerde yatıp kalktığı söylenemezdi. O yüzden böyle basit şeylere şikayet edecek en son insandı.
Kulağına ilişen çıtırtıyla kıpırdamadan gözlerini omzundan yana çevirdi. Sessizlik yeniden esintiyle bir olurken hemen yanı başında duyduğu yeni bir çıtırtıyla hızlıca gelen kişiyi kolundan kavrayıp önüne düşürdü.
Gördüğü masum yüz ve şaşkın yeşil bakışlarla yüzü gülerken genç kız kendisi kadar mutlu değildi.
"Davet ettiğin insanlara böyle mi hoşgeldin ediyorsun?" diye hışımla yatırıldığı yerden kalkıp üzerine takılan kurumuş yaprak ve çalı çırpıyı silkeledi Sultan. Annesini bin minnet bin rica ikna edip izin gününde çıkabilmişti.
Karışmaya başlayan hava ha yağdı ha yağacakken eve de geçikmemek için koştura koştura geldiğinde böyle karşılanmayı beklemiyordu. Fakat şimdi güler yüzüne bakılacak olunursa genç adam yeterince mutlu gibiydi. Üzerini silkelemeye devam ederek yan yan kendisininkiyle aynı renk gözlere bakıp sessiz kalmayı tercih etti. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar olan karşılaşmalarından sonra anlaşmalı buluşuyor olmaları garip gelmiyor değildi.
Onu bilmez tanımazdı.
Üstelik yalnızca kendiside değil. Mahalleli bu genç adamdan bir haberdi. Geleli birkaç hafta olmuştu ama hemen her günü olaylı geçiyor, eli yüzü bir sağlama çıkmıyordu. Kendi abiside sürekli onla bunla atışırdı ama her allahın günü bir yeri mor gelmiyordu.
Tabii abisinin kavga dövüşü işine gelmeyen kişilere karşıydı.
Acaba bu genç adam da abisi gibi işine gelmeyince kolları sıvıyor muydu?
Ya da babası gibi yoluna bakan cinsten miydi?
Kim bilir, belki de...
Hayır, ona karşı tek bir tahminde bulunamıyordu. Zaten şu kısacık hayatında hiçbir zaman insanları hemen tanıyıp çözecek biri olmamıştı.
Gözleri nihayet birbirlerini bulduğunda bakışlarını elinden geldiğince çabuk bir şekilde mahalleye yönlendirdi. Yıkık dökük çoğu müstakil olan evlerin bacaları usul usul tüter olmuştu. Ankara da kış ağır geçer derlerdi. Buradaki ilk kışı sayılmazdı. Geçen yıl kış ortasında gelmişlerdi ama pek evden çıkmadığı için nasıl geçti anlayamamıştı. Soğuğu şimdi hissediyordu.
"Buraların soğuğu çetin olur derler." diye konuştu genç adam.
Bakışları yeniden ondan yana yönlendiğinde yine sessiz kaldı. Bu kez uzun boylu, ince görünüşlü genç adam evleri izliyor, genç kızın bakışları onun üzerinde geziniyordu.
Yeşil gözleri farkında olmaksızın aşağı doğru kayarak adamı tepeden tırnağa süzdü. Yeniden bakıştıklarında ise konuşmaya devam etti.
"Eskiler derki, kış, memleketim Erzurum, ama Sivas'ta konaklıyorum dermiş. Ankara'lık bir olay yok yani." dediğinde gözlerinin önünden süzülen bir kar tanesiyle sessizce güldü Sultan.
Genç adama baktığında sessizleştiğini görmüştü. Bu kez:
"Eskiler diyormuş zaten." diye geçiştirişine gülerken onun da güldüğünü gördü.
"Demek göçmen kızısın ha." deyişiyle de sustu. Yavaşça başını sallayıp kollarıyla kendini sararken derin bir iç çekti.
"Ee, göçmen kızı türküsünü bilirsin o zaman." dediğinde sanki dilsizmiş gibi yine başıyla onaylamakla yetindi Sultan. Yemin etmiş gibi konuşmuyor, sesinden soluğundan mahrum bırakıyordu.
Gerçi o ne zaman konuşup cevap verebilir olmuştu ki!
Genç adam da konuşmasını beklemek yerine sözlerini sürdürdü.
"Rumeli türküsü diye biliyorum. Sen..." diye söze girdiğinde Sultan bu kez yeminini bozmuştu.
"Bulgar."
"Sultan." dedi birden. Bu aynı renk gözler yine, yeniden birbirini bulduğunda adam söylendi.
"Değişmiş bir isim değil dimi?"
"Hayır."
"Benimkide öyle. Akın, hep Akın." diye konuştuğunda gülümsedi Sultan.
Akın.
İsmini daha evvelde duymuştu ama dillendirmek şu gün olmuş hiç nasip olmamıştı.
Bu utangaçlıkla da olmayacaktı zaten..
"Savaşta ailesini kaybeden, bir başına kalan bir göçmen kızını anlatıyormuş. İki kuzusu varmış, onlarla avunup dururmuş." diye anlatırken sessizce dinledi Sultan.
Gözlerini kaçırmadan...
"Türküyü şimdilerde değiştirmişler tabii."
Ve söyledi...
"Ben bir göçmen kızı gördüm, tuna boyunda.
Elinde bir besli kuzu, hem kucağında.
Doğru söyle göçmen kızı, annen var mıdır?
Ne annem var, ne babam var, kalmışım öksüz.
Sen bir öksüz, ben bir garip, alayım seni.
Alayım da, gizli yerde sarayım seni." diye söyleyip tamamen Sultan'dan yana döndüğü an son cümlesiyle yeniden gözleri kaçıp başı eğilen Sultan yutkunarak yarım adım geriledi.
Bu hareketi Akın'ın gözünden kaçmazken genç adam yüzündeki tebessümle türküyü söylemeyi bırakıp konuştu.
Sözleri, güven verir cinstendi..
"Gizli yerde sarmam, korkma. Her işim aşikardır."
...
ŞİMDİ
Akşam üzeri kuaförün önü yine oldukça kalabalıktı. Bir roman mahallesinde yaşandığı için bu normal bir durum olsa gerekti zira buradaki gençler oldukça kalabalık ve fazlasıyla evlenmeye isteklilerdi. Her ne kadar gençlerin bu kadar evlenmelerinden memnun kalmasa da onlara kızamıyordu Sultan. Ne de olsa aşk güzel şeydi. Genç bir kan bir kez aşkın ateşini tattığı vakit onu kim durdurabilir, karşılık bulduğu an sevdaları önünde kim durabilirdi.
Bir zamanlar o da sevmiş, karşısında kimsenin duramayacağını sanmıştı. Lakin buradaki birçoklarının aksineo karşılık bulamamış, bulduğunu sanarak aşkın ateşli yalanına kapılmıştı. Kalbi bu yaşadığıkötü deneyimleri unutmaktan acizdi belki de, yine de gençleri yadırgamıyor, suçlamıyordu. İnsan yaşadıkça öğreniyordu. Ve burada tanıdığı, tanımadığı her genç için tek dileği, acı deneyimlerle öğrenmek yerine, sevgiyle öğrenmeleriydi.
O gençlerle güle oynaya hazırlanırken uzaktan bir yerlerden onu da bir izleyen vardı. Güzel gözlerinin yeşilini bu mesafeden göremiyordu belki, ama yine de parıltısının sıcaklığını içinde hissediyordu. İpsiz elindeki çay tepsisiyle dükkanları dolaşmaya çıkarken oturduğu yerden elindeki anahtarları şıngırdattı. İbo aldığı anahtarlarla kalabalık kuaför dükkanına doğru ilerlerken Çeri genç kadından gözlerini alamıyordu.
Hem hazırlanan, hem de sokağa serilmiş halı üzerinden kıvrak hareketlerle oynayan kadınların arasında kıkırdayan Sultan yanına gelen genç adamın kulağına bir şeyler söylemesiyle durup kahvehaneden yana bakındı. Eline tutuşturulmuş iki anahtarı birden kaldırıp kendisini izlemekte olan genç adamdan yana sallayarak başıyla selam verdi. Onun kadar, hatta genç kadından da güler yüzlü bir ifadeyle başını sallayarak selamına karşılık verdi Kürşat. Onu gülümserken, hele de kendisine doğru bakınırken görmek eşsiz bir duyguydu.
Gün dönüp de akşam olduğunda düğün de başlamış, mahallenin bir başka iki genci salına salına bir o yana bir bu yana oynamaya koyulmuştu. Kimse yorulmuyor, hiç kimse bir diğerine karışmadan gülüp oynuyordu. Eğlence gece yarısına değin sürüp Kürşat evin yolunu bulacakken mahallede de kimse kalmamıştı. Fakat akşamki eğlencenin kanıtı olan fiyonk, kurdele, ne kadar süsleme varsa hepsi sokakları süslemeye devam ediyordu.
Salonu kontrol edip içerideki çocukları gerekli konular için tembihledikten sonra anca eve geçebiliyordu Kürşat. Adımları sakindi ve keyfi yerindeydi. Dükkanın köşesini dönüp hafif yokuşu çıktıktan sonra bir başka köşeyi daha dönmüştü ki az ileride yarısı kaldırım üzerine park edilmiş aracın üzerinde oturmuş, kendisinden yana bakınan bir karaltı gördü.
Adımları stabil şekilde ilerlerken boş sokakta tanımadığı bu adamın derdinde değildi. Ki tanıyamazdı, zira başında kapüşonu bulunmaktaydı. Genç adam kapüşonunu çıkarıp sokak lambasının izin verdiğince yüzünü gösterdiğinde kaşlarını çatıp yavaşladı. Kendisine gülümseyen bu adamı kesinlikle tanımıyordu.
"Çeri, hm?" diyen adamla durup bakındı. Aralarında sözü edilir bir mesafe vardı. Kürşat henüz bir şey söylememişti ki genç adam oturduğu arabanın kaportasındsn inip kendisine doğru oldukça ağır adımlarla yaklaşırken tekrar konuştu.
"Selam göndermişsin. Bende bizzat alayım istedim." demesiyle;
"Tilki." diye söylendi Kürşat.
"Ta kendisi." diyen adam sandığından daha genç bir görünümdeydi. Daha orta yaşlı, daha kirli yüzlü birini bekliyordu.
Bu adam...
Nasıl derler...
Genç görünüşlüydü.
Epey genç görünüşlüydü.
Dışarıda görse Dolap ya da İpsiz'le yaşıt diye düşünür, bir yerde okuduğunu falan zannederdi. Belki de gençti de, bu işlere erkenden girişmişti. Ee, ne de olsa kendisi de ilk kumarını oynatığında lise sıralarındaydı. O yüzden çok da şaşırmamalıydı.
"Seninle bizzat tanışmak istedim, Çeri." derkenki kendine olan güveni gözlerini kamaştırıyordu. Nedense kendi ukala yaşları geldi aklına. Evet şuanda da yaşlı sayılmazdı, ama yetişkinliğe adım atalı epey olmuştu, değil mi?
"İstedim ki, beni gör, tanı, ayağını denk al." demesiyle bu ukala gence olan şaşkınlığını bir yana atıp gülümsemeden edemedi.
Kendisine racon mu kesiyordu bu delikanlı?
"Yoksa." lafı dudaklarından dökülürken yüzün oturmuş gülüş kaşlarını da eğmişti.
"Yoksa." deyip onun gibi, hatta Kürşat'ın tebessümüne oranla sesli bir gülüş sergiledi Tillki. Ve birden bire öyle birhaöle yaptıki, Kürşat daha şimdiden bu delikanlıyı küçük gördüğüne pişman olmuştu bile.
Az önce oturduğu, arkasında kalmış araba birdenbire patlamış, parçaları etrafa dağılıp diğer araçlarında ortalığı inletecek şekilde ses çıkarmasına sebep olmuştu. Genç adamın ardında yükseken alevlerin ışığıyla aydınlanan gözlerini cayır cayır yanan araçtan ayıramıyordu.
"Yoksa..." diyerek cümlesini tamamladı Tilki.
"Mahallene yazık olur."
Anlaşılmıştı.
Artık genç, delikanlı bir düşmanı vardı.