"Köleliğin olmadığı bir zamandan geliyordum. Bilmediğim bir yerde, ait olmadığım zamanda yaşamam gerekiyordu. Üstelik bir köle olarak. Hititlerin düşmanlarına korku salmasına neden olan komutan Urian'ın kölesi olarak."
Bir Kölenin Anıları 3. Tablet 2. Paragraf
Beş kadın yürüdüğümüz yolda toz kaldırarak kaderimizin belirleneceği eve doğru iki askerin önderliğinde yürüyorduk. Ben bedeninde gözlerimi açmadan önce Ezulla kendini boğmaya çalıştığı için genzim acıyordu. Sıcak havada her nefes aldığımda sanki boğazıma batıyordu. Hızla atan kalbimi sakinleştirmeye çalışıyor, etrafı incelemeye özen gösteriyordum. O an kaçarsam ne yapacağım sorusu geldi aklıma.
Nereye giderdim?
Tek katlı toprak ve taştan yapılan evlere bakarken ruhumu saran karamsarlığa engel olamıyordum. Onca sıcağa rağmen bedenim titriyordu. Saçlarımın diplerinden akan terler gözlerime giriyor, onları savuşturmak için bile halatla bağlanmış elimi kaldıramıyordum. Kalın ip bileğimi o kadar sıkmıştı ki şimdiden kanamaya başladıklarını görebiliyordum.
İçimden çıkmak için mücadele eden çığlığım boğazımda takılı kalarak canımın daha fazla yanmasına neden oluyordu. Bu sefer yürüdüğümüzün bolda tek başımıza olmamız şanstı. İnsanların hakaretlerini daha fazla kaldırabileceğimi sanmıyordum. Ayağımda her ne varsa artık olmadığından sert ve sıcak toprak tabanımın yanmasına neden oluyordu. Ölüp geçmiş hayatım yerine cehenneme gelmiş olmalıydım. Bu sıcağın başka bir açıklaması olamazdı.
Sarayı arkamızda bırakmış, bir dizi gölgesinde rahatlıkla yürüdüğümüz elma ağaçlarının arasından geçtikten sonra yine yüksek duvarları olan bir bahçenin kapısına geldik. Kapıda dikilen ve evi koruyan muhafızlar olduğunu düşündüğüm adamlar genç ve güçlü görünüyordu. Asker onları gördüğünde selam verdi. Birkaç kelime söyledi ama ne dediğini anlayamayacak kadar bitkindim. Etrafım sanki dönüyor, yer ayaklarımın altından çekilir gibi oluyordu.
Askerler bizi kapıdaki muhafızlara bıraktı. Güneşin yakıcı sıcaklığı altında dikilirken su istemek için yalvarmaya hazırdım ama içimden bir ses başımıza ne geleceğini anlayana kadar sessiz kalmamı söylüyordu. Burnuma yeni pişmiş ekmek kokusu gelirken midemden gelen sesi bastırmak zordu.
Bana saatler gibi gelen bir zamandan sonra kapıda orta yaşlı bir kadın göründü. Kara saçları kıvırcıktı ve gümüş bir tokayla başının üstünde toplanmıştı. Üzerindeki kırmızı ve kahverengi tonlarındaki desenli elbisesi hatlarını saklıyordu.
"Yeni gelenler bunlar mı?" diye sordu muhafızlara bize doğru yaklaşırken. Sıranın başında ben olmama rağmen beni es geçerek diğer kadınları inceledi. Onların dişlerine, saçlarına, ellerine baktıktan sonra muhafızlara aldırmadan ellerimizin bağlı olduğu ipi alıp bizi bahçe kapısından içeri soktu. Dışarısı çorak gibi görünse de bahçe çöldeki vaha gibiydi. Çeşit çeşit meyve ağaçları, bal gibi kokan çiçekler ve sesini duymama rağmen kendisini göremediğim bir dere vardı. Bahçe o kadar büyüktü ki ev oldukça uzakta görünüyordu. Sanki oldukça büyük bir çiftlik evine gelmiştik.
Kadın tek kelime etmeden bizi peşinden sürükledi. Eve geldiğimizde -ev demiş olmamda neredeyse sarayın yarısı kadardı- kuşağından bıçağı çıkarıp bizi birbirimize bağlayan ipleri kesti.
"Bize sorduğum sorulara tek kelimelik cevaplar verin," dedi otoriter bir sesle. İri dudakları hak etmediğimiz bir öfkeyle kasılmıştı. Kahverengi gözleri sanki her hareketimizi izlemek zorundaymış gibi dikkatliydi.
Bize bir dizi soru sordu. Okuma yazma biliyor muyduk? -Şaşırtıcı bir şekilde içlerinden sadece ben biliyordum.- Ailemizin kaç erkek çocuğu vardı. -Burada da en çok erkek kardeşe sahip üçüncü kişi olduğum ortaya çıkmıştı- Bakire olup olmadığımız ve hastalık geçirip geçirmediğimiz soruldu. Bu sorular kolayca yalan söyleyerek cevaplanabilirdi ama Ezulla'nın anılarını kullanarak ona doğruları söyledim.
Çok geçmeden yalan söylemenin kurtuluş olmayacağını anladım. Şifacı dedikleri bir kadın bizi teker teker muayene etti. Hem de birbirimizin yanında. Bacaklarımı açmamı söylediğinde o kadar utanmıştım ki orada yok olmak istedim.
Sonunda incelemeleri bittikten sonra bize baktı. Güzel olan iki kızı işaret edip "Siz Komutan istediği zaman ona hizmet edeceksiniz. O olmadığı zamanlar elbiseleri onaracak, örtüler dikeceksiniz. Diğer iki kızdan birini mutfağa diğerini ise çamaşır yıkama işiyle görevlendirdi. Bana baktığında ise bir an kaşlarını çattı. Diğer iki kızda güzeldi ama onları diğerleri gibi komutanın yatağına sokmak yerine ağır işler vermişti. Benim çirkin yaralarım varken başıma ne geleceği konusunda endişeliydim. Gerçi şifacı yaraların bulaşıcı bir hastalıktan olmadığını ve zamanla geçebileceğini söylemişti.
"Sende bana yardım edeceksin," dedi birden. Söyledikleri karşısında tuttuğum nefesimi bıraktım. Bana vereceği görev konusunda oldukça endişelenmiştim.
Diğer kızlar başka hizmetçilerle gidince kadının peşine takıldım. "Yüzündeki yaralar kötü ama sende hırpani görünüyorsun," dedi bahçede hızlı adımlarla ilerlerken. Hem aç hem yorgundum. Zor olsa da ona yetişmek için elimden geleni yaptım.
"Ben iyi çalışırım," dedim kuruyan dudaklarımı zorlayarak. Alt dudağım çatlayarak kanamaya başladığımda alt dudağımı ağzımın içine alıp kanı emdim. Demir ve pas tadı dilimin üzerinde yayıldı.
Kadın benim söylediğim karşısında alayla güldü. "Sen artık bir kölesin. Hayatta kalmak için çalışmaktan başka bir şey yapamazsın. Özgür bir adam seninle evlenene kadar ya da efendin seni serbest bırakana kadar köle olarak kalacaksın. Bu yüzden sana tavsiyem buraya gelmeden kimsen unut."
Ayaklarımın altı acırken söylediklerine odaklanmak zordu ama bir şekilde bayılmadan peşinde yürürken bunu da başardım. Sonunda büyük yapıya geldiğimizde bana beklememi söyleyerek bir kapıdan içeri girdi. Çok geçmeden elinde bir tepsiyle dışarı çıktı. Bayılmak üzere olduğumu anlamış olacak sert bir sesle, "otur," diye emretti.
Kendimi yumuşak çimenlerin üzerine bıraktım. Orta yaşlı kadın artık o kadar sert görünmüyordu. Belki de bana acımıştı kim bilir? Çünkü ben kendimi acınacak durumda hissediyordum. Tepsiyi önüme bıraktığında yemeğe saldırmama izin vermeden elime deri kırbayı tutuşturdu.
"Birkaç yudum su iç önce çok değil. Hasta olmanı istemem," derken anlayıştan çok hasta bir köle istemediğini gösterir gibiydi.
Derinin kokusuna rağmen sudan zevkle iki yudum aldım. Su boğazımdaki acıyı temizlemiş gibiydi. Kırbanın ağzını kapatırken tepsideki yemeklere baktım.
Kadın iç çekip içinde soğan ve et parçaları olan çorbayı gösterdi. Toprak bir kabın içinde kahverengi sıvı pekte iştah açıcı görünmüyordu. Yine de yemeliydim. Enerjimi depolamam gerekiyordu.
"Bu Gagati çorbası." Parmağını bu sefer avuç içi kadar büyük ve oldukça kabarık olan ekmeye doğrulttu. "Bu da bezelyeli ekmek ve ballı bira. Bunları sakince ye bende sana yapacaklarını anlatayım. Beni can kulağıyla dinle bir daha anlatmam."
Çorbayı içerken bir yandan yeni fırından çıktığı belli olan ekmeği yiyordum. Ballı biranın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum ama bana verileni geri çevirecek bir durumda değildim. Köleler ne zaman ya da ne kadar yemek yerdi bilmiyordum.
"Burası Hitit Krallığı'nın en korkusuz, en başarılı komutanın evi. Kendisi bir zamanlar krallın damadıydı."
Sesindeki çıkaramadığım bir ton ağzımda lokma varken ona bakmama neden oldu. Zorlukla ekmeği yuttum ama boğazımda takıldığını hissettim. "Bir zamanlar mı?" diye zorda olsa sorduktan sonra maşrapaya uzanıp biradan ekmeği boğazımdan gönderecek kadar bir yudum aldım. Ballı biranın tadı değişik ama güzeldi.
Kadın derin bir iç çekti. Anlatmaya niyetli değil gibiydi. Bu yüzden konuşmaya başladığında şaşırdım.
"Şimdi sana anlatacaklarımı bir daha dile getirirsen dilinin kesilmesi başına gelecek kötü olayların arasında oldukça basit kalır," derken sözlerinden şüphe etmedim. Bir an için çiğnemeyi bırakıp ona baktım. Ardından başımı ağır ağır salladım.
Kadın bağdaş kurarak eteklerini düzeltti. Esen bir rüzgar olmamasına rağmen topuzundan sıyrılan bukleyi kulağının arkasına sıkıştırdı. "O zaman kulaklarını aç ve beni iyi dinle."
Bana ait olmadığım bir zamanda geçen olayları anlatırken söylediklerini zihnime kaydetmek için tüm dikkatimi ona verdim.
Başımı sallayarak kaseyi elime alıp yavaşça dudaklarıma götürdüm. Kadın o sırada konuşmaya başladı.