3. Tablet

1662 Words
"Genzime dolan, tenimi yakan sıcaklığın altında bir köle olarak uyandığımda belirsiz geleceğimden endişelenmiyordum; ödüm kopuyordu." Bir Kölenin Anıları 3. Tablet 1. Paragraf Ölümün bana bu kadar erken yaşta geleceğini bilmezdim. Zihnimde son anımı yaşıyor, suların arasına nasıl düştüğümü yeniden izliyordum. Refleksle nefesimi çektiğimde ciğerlerimin buna itiraz ederek acıdığını hissettim. Ölü bir insana göre çokta hissiz olmadığımı fark ettim. Üstelik başka duyularımda çalışmaya başladı. Göz kapaklarımı yakan güneşten önce tenimi kavuran sıcaklığı, sırtımı dayadığım acı verici parmaklıklıkları hissettim. Verdiği hisse bakılırsa kalın ağaç dalından yapılmaydı. Biri hem anladığım hem de bana yabancı gelen bir dilde akıcı şekilde müstehcen bir şarkı söylüyor, diğeri şarkının sözlerini yanlış bildiğini söyleyerek onu uyarıyordu. Yeniden derin bir nefes aldığımda burnuma deri, ter ve at kokusu geldi. Sırtımdaki acıyı kalitesiz hastane yatağına bağlayabilirdim, seslerde muhtelemen odadaki açık televizyondan geliyordu. Peki o halde bu kokular neye işaret ediyordu? Hastane odaları steril olurdu. Tamam bir şekilde ter kokardı ama deri ve at kokusu? İşte bunda bir tuhaflık vardı. Üstelik derim güneşin altındaymışım gibi yanıyordu. Ben kesinlikle hastane odasında değildim. Nerede olduğumu anlamak için gözlerimi açmam gerekiyordu. Zihnimde başka şeyler daha vardı. Yaşamadığım, bana ait olmayan anılar. O anılara doğru uzandığımda hiç hoş olmayan kesik kesik görüntüler dönüp durmaya başladı. Zihnimin karanlık köşeleri de aydınlanırken gördüklerimle nefesim kesiliyordu. Sanki hız trenine binmişim gibi midem düğüm düğüm oldu. Bir anı da kendimi baba olarak adlandırdığım adamın yanında görüyordum. Adamın gür, omuzlarına değen kırlaşmış saçları var ve iri koyu gözlerinde hüzünle bana bakıyor. Elinde bana uzattığı yakut kırmızısı sıvının olduğu küçük kristal şişeyi alarak dudaklarıma dayıyordum. Gırtlaktan gelen ve hoş bir tınısı olan dili ilk defa duydum ama ne söylediğini çok iyi anlıyordum. Bana hemen kaçmamı söylüyordu. Başka bir anıda buldum kendimi. Sokaklarını tanımadığım bir şehirde koşuyordum. Her yer ateşe verilmişti. Sanki yangının ortasındaydım ve kurtulamayacaktım. Dumandan göz gözü görmüyordu. İnsanların acı çığlıkları her yerdeydi. Dumanlar gökyüzüne doğru kucak açıyordu. Anının devamında önüme çıkan adamlar tarafından çevrildim. Kısa süren bir boğuşmanın ardından kendimi kafeste buldum. Ne kadar çığlık atarsam atayım kimse yardım etmedi. Şehirde herkes acıyla bağırıyor ama kimse yardıma koşamıyordu. Gözlerim kapalı olmasına rağmen yaşlar yanaklarımdan aşağıya doğru aktı. Karanlığın içinden başka bir anı zihnimi çevreliyor. Bu anı daha yakın zamanda gerçeklemiş girebiliyordum. Mola verdikleri bir anda kafesten kaçarak düşünmeden Kızılırmak nehrine kendimi atıyordum. Sonrası yok. Gözlerimi açtığım ana kadar bir şey olmamış bunu anladım. Panik yükselmeye başladıkça nefesim hızlanıyordu. Kavrulmuş sıcak hava tahriş olmuş boğazımı yakıyordu. Bu hatıralar benim değil ama sanki benimmiş gibi hissediyordum. Aslında kim olduğumu hangi zamanda olmam gerektiğini biliyordum. Falcı kadının gözlerini bana dikerek sorduğu soruyu hatırladım ve verdiğim üstünkörü cevabı. Kimseden bunu duymama gerek yoktu. Biliyordum. Falcının söylediği gibi önceki hayatıma gelmiştim. M. Ö. 1649 yılının yaz mevsiminin ilk ayını yaşayan beden benim önceki hayatımdaki bedenimdi. Kalp atışlarım hızlanıyordu. Ben Nesrin Akyüz’düm. 2023 yılında üniversiteden yeni mezun olmuş yirmi dört yaşında genç bir kadındım. Aynı zamanda Luvi Krallığı’nda görev yaşan baş alim Zarunhappa’nın kızı Malia Ezulla’ydım. On sekizinci yazımı görmüş bir kadındım. Yaşıtlarım üçüncü çocuklarını doğururken ben alim olma yolunda ilerliyordum. Artık Hitit kralının kölelerinden biriydim. Ben savaş ganimetiydim. Sonunda göz kapaklarım açıldığında parlak ışık gözlerimi acıtıyor. Kısıyorum ve ışığa alışmasını bekliyorum. Bir kafesin içinde Luvili kızlarla beraber olduğumu görüyorum. Diğerleri benden daha genç, düğün törenleri bile yapılmadığını düşündüm. Bu bilgilerin beynimde yer alması ve bana tuhaf olduğu kadar tanıdık gelmesi enseme ağrı girmesine neden oluyordu. Üzerimde yer yer parçalanmış, sudan çıktığım için buruşmuş bir elbise var. Kare şeklindeki yakamdan göğüslerimin üst kısmını görüyorum. Bu hayatımda bedenimin daha kıvrımlı ve dolgun olduğunu fark ediyorum. Üstelik ten rengim altın kahverengi gibi. Saçlarım fındık kabuğu renginde ve hayatımda hiç olmadığı kadar uzun olduğunu fark ettim. Örgü halinde belime kadar iniyordu. Kucağımda kalın iple bağlanmış, mürekkep lekeleri olan uzun ince parmaklarıma baktım. Benim parmaklarım. Ellerim titremeye başladığında iplerin ne kadar sıkı olduğunu ve etime batarak acı verdiğini fark ettim. Diğer kızlar başlarını eğmiş, kaderlerine boyun eğmekten başka şansları yokmuş gibi bakıyorlardı. Onlar gibi düşünüyor olmalıydım ki kendimi nehre bırakmıştım. Ezulla’nın nasıl düşündüğünü bilmek tuhaftı. Ezulla’nın aslında ben olduğumu bilmek daha da tuhaf. Şimdi bir köle olarak verileceği sahibini beklemek zorunda/zorundayım. Ben birinin kölesi olmak zorunda kalacağım. Başıma ne geleceğini bilmemek endişemi körüklüyordu. Sakinleşmezsem panik atak geçirecektim ve bu zamandaki insanların bunu bilemediği gibi beni kötü ruhların ele geçirdiğini düşünerek öldürmesine neden olurdu. Bunun olmasını istemiyordum ama paniğim önüne geçebileceğimin ötesindeydi. Sonunda engel olamadan dudaklarımın arasından boğuk bir feryat çıktı. Kızlar boş bakışlarını bana çevirdi. Hepsi hayatlarını geride bıraktıkları gibi insanlıklarını da geride bırakmış olmalılardıki beni rahatlatmak için tek kelime etmediler. Askerlerden birinin köleler hakkında konuştuğunu duydum. Kalbim kulaklarımda attığı için devamını duyamadım. Birden başımın arkasında şiddetli bir darbe hissettiğimde zihnimdeki anılar dağıldı. Sonra karanlık bir kez daha zihnimi kucakladı. ****** Başımın arkasındaki ağrının yanında mide bulantısı da hissederek uyandım. Yaslandığım parmaklık sırtımda inanılmaz bir ağrının başlamasına neden oldu. Zihnim yavaş yavaş gelirken gördüklerimin bir kabus olmasını diledim. Eğer bir kafesin içinde uyanmasaydım belki geri döndüğümü düşünebilirdim ama hala ölü bakışlara sahip kızlarla aynı kafesin içindeydim. Artık hareket etmiyordu. Elimi enseme götürdüm. Parmaklarımın ucunu değdirmemle içime bir acı dalgasının yayılmasına neden oldu. Nefesimi hızla içime çektiğimde dudaklarımdan ıslık benzeri bir ses çıktı. Bacaklarımı kendime doğru çekmeye çalıştım ama yerim çok azdı. Hareket etmem ne kadar kıvransamda zordu. Nefesimi yavaşça verdiğimde kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Geri dönmek istiyorsam hayatta kalmalıydım. Hayatta kalmam için ise etrafı iyi gözlemlemeliydim. Artık kim olduğumu ve kimler tarafından ele geçirildiğimi biliyordum. Birileri bana önceki hayat olduğundan bahsetse gülerdim. Önceki hayatımda Hititlere köle olan biri olduğumu anlatmış olsa onunla dalga geçerdim. Tüm bu düşüncelerime rağmen işte köle olarak Hititlilerin aslanlı kapı dedikleri yerden geçiyordum. İri taşlardan yapılan duvarlara korku ve hayranlıkla bakmaktan kendimi alamıyordum. Aslanlar günümüzdeki gibi basit durmuyordu. Oldukça korkutucuydu. Sanki şehre kötü niyetle girmek isteyenleri tespit etmek için orada nöbet tutuyorlardı. Araba yeniden hareket etmeye başladığında belime giren keskin acıyla yüzümü buruşturdum. Biraz daha yüksek duvarlarla çevrili yolda ilerledikten sonra seslerin yükselmeye başladığı alana girdi araç. Meydan insanlarla doluydu. Kurulan tezgahlarda bağıran insanların sesi, satıcıyla fiyat tartışması yapan insanlar ve ellerine geçirdikleri taşları bize atmak için arabanın arkasından koşan küçük çocuklar. Gördüklerim hem yabancı hem az çok tanıdık geliyordu ve ben her bir görüntüyü sanki su içer gibi zihnime akıtıyor orada saklıyordum. Yaşamak istiyordum. Modern zamanlara geri dönmek içinde elimden geleni yapacaktım. Araç bir süre daha ilerledi. Etrafımızda atları üzerinde olan birkaç askerden başka kimse kalmamıştı. Bu aracın bir yerde duracağını ve başıma gelecek olanları düşünürken korkuyla titriyordum. Beni köle pazarına getiriyor olabilirler miydi? İzlediğim eski filmlerdeki köle pazarı sahnelerini düşündüm. Midemin daha da bulanmasına neden oldu. Aç olduğum için şükretmeliydim yoksa şimdiye kadar kafese kusardım. İnsanlar aracın geçeği yoldan geçerken onların Luviler olarak bizlere ettikleri hakaretleri duyuyordum. Nasıl bu konuşmaları anladığıma dair mantıklı bir açıklamam yoktu. Yine de kelimesi kelimesine anlayabiliyordum. Askerlerin onları durdurmak için hareket etmediklerini görünce daha da cesur davranarak kafese taş atmaya başladılar. Başka bir yerden acı dolu inlemeyi duyduğumda bakışlarım sesin geldiği noktaya kaydı. Arkamızdan gelen askerleri takip eden başka bir kafes daha olduğunu gördüm. Acaba onun içinde bedeninde bulunduğum kızın kardeşlerinden biri olabilir miydi? Ne kadar kızın yabancı olduğunu düşünsem de aslında benim ilk hayatımdı. Bu düşünce sıtma olmuşum gibi titrememe neden oldu. Zayıflık gösterdiğim an bu ortamda ölüm kaçınılmazdı. Ölürsem başıma ne gelirdi? Bir yanım eski hayatıma dönebileceğimi söylerken diğer yanım buna güvenmememi tembih ediyordu. Arabalar meydandan çıktı ve geniş bir alanı kaplayan, duvarlarla korunan yapının olduğu alana girdi. Orasının saray olduğunu billiyordum. Bizi kralın huzuruna mı çıkaracaklardı? O an başıma gelecekler konuşunda daha da endişelendim. Parmaklarım bir an yüzüme değdiğinde yaraları hissettim. O an babasının neden kızına iksir içirdiğini hatırladım. Ezulla çok güzel bir kızdı ve herkes ona hayrandı. Bu yüzden şehir saldırı altına girdiğinde babası istila edileceklerinden endişelenerek hazırladığı iksiri içirtmişti. Bu yaralar o iksirin eseri olmalıydı. Ezulla'nın zihninde güzel kızların kralın cariyesi olarak saraya kapatıldığına dair bilgiler vardı. Üstelik olur da hamile kalırsa yarı kan olarak başka bir milletten olduğu için kadın hamileyken yılanlı kuyulara atılıyordu. Bunlar söylentiler arasındaydı. Babası son kez ona bir iyilik yapmıştı. Yaraları geçene kadar Ezulla'nın kaçmasını ummuştu. Kızın kendini nehre atmasının sebebide karanlık geleceğinden korkmasıydı. Sonunda yüksek duvarların arkasına geçsekte saraya doğru değil başka bir yere doğru ilerledik. Sonunda incir ağaçlarının olduğu bir bahçeye geldik ve arabalar durdu. Askerlerden biri atından inerek bahçenin ortasında bir eğlenen bir grubun yanına gitti. Ezulla'nın zihninde bu eğlencelerin sonbahar bayramından dolayı olduğuna dair bilgiler vardı. Hititlerin 165 tane bayramı vardı. Onlar fethettikleri yerlerinde tanrı ve tanrıçalarını kendi inanışlarına dahil ederlerdi. Bu yüzden bayramları oldukça fazlaydı. "Komutan köleleri getirdik. Onları nereye göndermemizi istersiniz," Dazlak olan adam bakışlarını kafeslere çevirdiğinde hemen gözlerimi kaçırdım. Göz ucuyla adamın davranışlarını izliyordum. Oturduğu yerden kalkarken kısa ama kalın bir bedeni olduğunu fark ettim. "İndir onları, hepsini sıraya diz. Hemen bu işi halledelim." Asker onun emrini diğerlerine iletti. Askerler kafesin kapısını açarak hepimizi mızraklarla tehdit ederek yan yana sıraya dizdi. Bahçede biri oldukça koyu tenli, diğeri benim gibi altın kahverengi teni olan bir kadının arasında durdum. Burnuma çiçek, balları taşan incir ve ekmek kokusu geliyordu. Midem buna karşılık verircesine guruldadı. Ezulla en son yemek yediğinde istiladan önceydi. Komutan denilen adam aşağıya doğru yatık olan gözlerini üzerimde gezdirdi. Arkasındaki grup eğlenceye devam ediyor, müzik sesleri dansçıların alkış seslerine karışıyordu. "Luvilerin kadınları oldukça güzel denilirdi. Şimdi bakıyorumda o kadar da abarttıkları kadar değilmiş," sesinin ağdalı tonu midemin gerilmesine neden oldu. Yürümeyi bırakıp tam karşımda durdu. Birkaç güzel kızı ayırdı. bir iki köleyi kendine aldı. Sonunda benim gibi çirkin olan üç kadın kaldık. İkisini sarayın temizlik kısmına gönderdi. Bana baktığında yüzünde irkilmeme neden olan bir sırıtış vardı. "Bu hasta gibi," dedi bana yaklaşmadan. Bakışlarımı ona çevirdiğimde beni öldürebileceğini düşündüm. Acaba Ezulla'nın babası bu yüzden mi iksiri içirmişti. Kızının bakire olarak ölmesi onun ismini aldığı tanrıçanın hizmetçisi yapacaktı hem de sonsuza kadar. Ezulla bunu istiyor muydu herhangi bir fikrim yoktu. "Bu hastalıklıyı da Komutan Urian'a gönderin. Becerdiği kadınların dışında ona hizmet edecek köle de gerekir," dedi ve yüzünde iğrenç sırıtışla yanımızdan ayrıldı. Başka bir askerin beni diğer güzel kızların yanına götürmesine izin verdim. Beşimizin ellerini bir birine bağlayarak sıraya girmemezi sağladılar. Komutanın son söyledikleri zihnimde dönüp dururken kızların arkasında köle olacağım eve doğru çaresizce yürümeye başladım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD