3. Bölüm

1417 Words
Sabahın ilk ışıkları şehrin üzerine yavaşça yayılırken, Zeynep gözlerini açtı. Perdesinden sızan gün ışığı odasını aydınlatıyordu. Küçük ama sıcak bir odası vardı; duvarlarında kendi çizdiği küçük tablolar, kitaplarla dolu bir raf ve ders notlarının yığıldığı masa… Odanın köşesinde küçük bir fincan koleksiyonu duruyordu. Onun için kahve, yalnızca bir içecek değil; hayata tutunmanın, biraz nefes almanın sembolüydü. Yataktan kalktığında saçlarını hızlıca topladı, aynaya baktı. Kendine her sabah söylediği gibi yine fısıldadı. “Bugün de her şey güzel olacak, Zeynep.” dedi. Okula yetişmek için hızlıca giyindi, hafif makyajını yaptı. çantasına ders notlarını, defterini ve renkli kalemlerini attı. Odasından çıktığında çantasını kapının önüne bırakıp, doğruca mutfağa girdi. Küçük mutfağına adım atar atmaz buzdolabını açıp içinden kahvaltılık malzemelerini çıkarıp kendine küçük bir sandviç hazırladı. Bir kaç gün önceden kalan kolayı da bardağına doldurduğunda kahvaltısı hazırdı. Küçük tek kişilik mutfak masasına oturduğunda kahvaltısını yemeye başladı. Çok değil bir sene öncesine daldı hemen. Bu küçük mutfakta annesiyle ne zamanlar geçirmişti. Onu kaybedeli artık bir seneyi geçmişti ama daha dün gibiydi. O illet kanser biriciğini, tek varlığını ondan çekip almıştı. Zor olmuştu Zeynep için. Çok zor hemde. Toparlanması çok zaman almıştı. Kendini eve kapatmıştı ama ne çare.. Bu küçük yuvalarının dönmesi gerekiyordu. Uygun bir işe gitmiş yeniden okuluna devam etmişti. Bir yıl geç başlamıştı okuluna Zeynep ama yine de asla üzülmemişti. Onu yıkan tek şey annesi olmuştu. Mücadeleleri yarım kalmıştı.. Babasını ise hiç tanımamıştı Zeynep. Ne adını biliyordu, ne varlığını.. Annesi o 18 yaşına geldiğinde, babasının onu istemediğini ve kendilerini terk ettiğini söylemişti sadece. Bu kadardı. Zeynep’in bildiği tek şey bu. Annesini kaybedene kadar her gün sormuştu babasını. Annesi tek kelime etmemişti. Onunla beraber de bu sır göçüp gitmişti. Güzel bir kadındı annesi.. Çok güzeldi hemde.. Yıllarca peşinden koşan çok olmuştu da o güzel kadın bir kere dönüp de kimseye bakmamış kendini sadece çocuğuna adamıştı. Hepten iştahı kaçan Zeynep yarım kalan sandviçini peçeteye sarıp buzdolabına kaldırdı. Asidi kaçmış kolayı lavaboya döküp bardağı makinaya bıraktı. Kapıya doğru ilerleyip spor ayakkabılarını giydi ve çantasını sırtına taktı. Sokağa çıktığında şehrin kalabalığı başlamıştı. Trafikte araç sesleri, insanların koşuşturmaları, simitçilerin bağırışları… Bütün bu gürültünün içinde Zeynep sakin adımlarla üniversiteye doğru yürüdü. Üniversite kampüsüne girdiğinde geniş bahçede öğrenciler gruplar halinde oturmuş sohbet ediyordu. Kimi sınav telaşında notlarına gömülmüş, kimi kahkahalarla sohbet ediyordu. Zeynep, kalabalığın arasından geçip sınıfa yöneldi. Sınıfa girdiğinde en yakın arkadaşı Derya el salladı. “Zeynep, buradayım!” dedi. Zeynep yanına oturdu. Derya, kıpır kıpır, neşeli ve biraz da dedikoducu bir kızdı. İkisi yıllardır ayrılmaz dost olmuşlardı. “Yine geç kaldın.” dedi Derya, gülerek. Zeynep gözlerini devirdi. “Kahvaltı bile yapamadım. Çalışmak, ders, iş derken saatler yetmiyor.” dedi. Derya dirseğiyle onu dürttü. “Sen var ya, çok çalışkan ama çok da sıkıcısın. Biraz hayatına renk kat.” dedi. Zeynep gülümsedi. “Benim için renk kitaplar. Sen merak etme.” dedi. Ders başladığında profesör tahtaya notlar yazarken Zeynep dikkatle defterine not aldı. Derya ise sıkılmış bir halde yanına eğildi. “Bak, okulun en yakışıklı çocuğu yine sana bakıyor.” dedi alaycı bir sesle. Zeynep kaşlarını çattı, başını kaldırmadan cevap verdi. “Kim bakıyormuş?” dedi. Derya kıkırdadı. “Oğuz işte, şu basketbol takımındaki çocuk.” dedi. Zeynep başını kaldırıp kısa bir bakış attı. Oğuz’un gerçekten ona baktığını gördü ama fazla önemsemedi. “Boş ver. Dersime bakıyorum.” dedi. Ders bitince kantine indiler. Masalar kalabalıktı, kahkahalar ve sohbet sesleri arasında Derya yine söze girdi. “Zeynep, sana söylüyorum, hayatını sadece derslerle geçiremezsin. Biraz da eğlen.” dedi. Zeynep gülerek kahvesinden bir yudum aldı. “Eğlenceye vaktim yok. Hem zaten çalışmam lazım. Evi geçindirmek, okul için para kazanmak zorundayım.” dedi. " biliyorsun tek başıma yetişmek zor oluyor." Derya onun yüzüne dikkatle baktı. “Sen çok iyisin biliyor musun? Belki de bu yüzden kalbin hâlâ boş. Çünkü her şeyden önce kendine yetmeye çalışıyorsun, ama kendine hiç zaman ayırmıyorsun.” dedi. Zeynep sustu, gözlerini kahvesine indirdi. İçinde hafif bir sızı hissetti. Gerçekten de hiç kimseye kalbini açmamıştı. Belki korktuğundan, belki güvenmediğinden… Günün geri kalanında dersler bitti, Zeynep her zamanki gibi kafeye geçti. Çalışma saatleri başlamıştı. Masaları hazırlarken, aklına dün gece gelen adam düşmüştü. O ağır adımlar, sert bakışlar, adının yazılı olduğu kartvizit… Kartviziti çantasının gizli bölmesine saklamıştı. Defalarca okumamış olsa da ismi hâlâ kulağında çınlıyordu. “Efe Karahan.” Kendi kendine fısıldadı. “Kim acaba?” dedi. O an kapı açıldı, kafenin zili çaldı. Zeynep irkildi, kalbi hızla çarpmaya başladı. Bir an için kapıdan yine o adamın gireceğini düşündü. Ama bu kez gelen yalnızca Derya’ydı. Yanında başka arkadaşlarıyla birlikte gülüşerek içeri girdiler. “Selam barista kız!” dedi Derya, şakacı bir edayla. Zeynep gülerek cevap verdi. “Hoş geldiniz. Ne alırdınız efendim?” dedi. Arkadaşları kahkahalarla sipariş verirken, Zeynep’in gözleri sık sık kapıya kayıyordu. Kalbi anlam veremediği bir beklentiyle çarpıyordu. Derya bunu fark etti. “Ne oldu? Birini mi bekliyorsun yoksa?” dedi. Zeynep birden toparlandı. “Hayır, ne alakası var.” dedi, biraz telaşlı bir sesle. Derya kaşlarını kaldırdı, şüpheli bir bakış attı. “Hımm… Kesin bir şey var. Ama sen bana anlatmazsın şimdi.” dedi. Zeynep cevap vermedi. Ama içinde, dün geceki yabancının yeniden kapıdan girmesi için nedensiz bir arzu vardı. Şehrin ışıkları geceyle birlikte başka bir yüzünü gösteriyordu. Taksim’den Beşiktaş’a kadar bütün caddeler renkli neonlarla donanmışken, bazı kapılar vardı ki sadece bilenler için açılırdı. Onlardan biri, İstanbul’un en lüks ve aynı zamanda en tehlikeli kumarhanesiydi. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir iş hanının bodrum katı gibi görünüyordu. Ama içeride, ihtişamla gölgelerin bir arada dans ettiği bambaşka bir dünya saklıydı. Efe Karahan, siyah takım elbisesiyle arka girişten içeri adımını attığında, kapının önünde duran iri yarı adam başını eğerek saygıyla kenara çekildi. İçeri girer girmez burnuna ağır puro dumanı ve viski kokusu karıştı. Altın varaklı avizeler tavandan aşağıya sarkıyor, kristal ışıkların yansıması rulet masalarının üzerine düşüyordu. Yerde kalın kırmızı halılar, duvarlarda pahalı tablolar, köşelerde gizlice fısıldaşan iş adamları vardı. Kumarhanenin ortasında koca bir rulet masası dönüyor, topun tıkırtısı salonun uğultusuna karışıyordu. Krupiyeler şık smokinleriyle ellerini ustalıkla kartların üzerinde gezdiriyor, siyah ceketli garsonlar kristal bardaklarla içki taşıyordu. Bir masada poker oynayan iş adamlarının yüzlerinde hiçbir ifade yoktu; ama gözleri, masadaki her kartı öldürücü bir dikkatle takip ediyordu. Köşede piyano çalınıyor, loş ışıkta kadife elbiseli bir kadın hafif bir caz melodisi söylüyordu. Ama bu melodinin ardında asıl oyunun para, güç ve ölüm olduğunu bilen herkes susuyordu. Efe yavaş adımlarla içeri ilerledi. Gözleri, salonun en arkasındaki özel locaya kaydı. Loş ışıklarla çevrili, perdelerle gizlenmiş bu loca sadece ona aitti. Kapının önünde iki adam nöbet tutuyor, kimseyi izinsiz yaklaştırmıyordu. Cem, her zamanki gibi gölge gibi peşindeydi. İnce uzun boyu, sert bakışları ve suskun haliyle, Efe’nin en güvenilir adamıydı. İkisi locaya geçtiklerinde içeride birkaç kişi onları bekliyordu. Siyah takım elbiseli, pahalı saatli üç adam masanın etrafında oturuyordu. “Hoş geldin Karahan.” dedi içlerinden biri, kalın sesiyle. Efe ceketini çıkarmadan sandalyeye oturdu. Sigara paketini masaya bıraktı, Cem hemen çakmağı yakarak sigarasını tutuşturdu. Derin bir nefes çekti, dumanı yavaşça havaya bıraktı. “Bana hoş geldin deme.” dedi Efe, soğuk bir tonda. “Getirdiğiniz parayı söyleyin.” Masadaki adamlar birbirlerine bakıştılar. İçlerinden en yaşlısı, dosya çantasını açıp içindeki demet demet parayı masaya koydu. “İstediğin miktarın yarısı burada. Geri kalanını haftaya getireceğiz.” dedi. Efe’nin gözleri karardı, sigarasını küllüğe bastırdı. “Benimle pazarlık edilmez.” dedi, sesi buz gibiydi. Cem, masadakilere doğru bir adım attığında adamların yüzlerinden renkleri uçtu. “Biz… biz zaten getirecektik, sadece zaman…” diye kekelerken, Efe masanın üzerine eğildi. “Zaman benim işimde altın değerindedir. Geç kalan her dakika kanla ödenir.” dedi. O an, salonun diğer ucunda rulet masasından bir bağırış yükseldi. Bir oyuncu kaybettiği paraya itiraz ediyor, krupiyeye hakaret ediyordu. Kısa sürede ortam gerildi, yumruklar havada uçuşmaya başladı. Fakat Efe’nin locasından tek bir bakış, ortamı susturmaya yetti. Kumarhanenin güvenlikleri adamı yakalayıp sürüklerken salonda derin bir sessizlik oldu. Herkes, Efe Karahan’ın sadece bir bakışıyla düzeni sağladığını biliyordu. Locadaki adamlara tekrar döndü. “Bir hafta dediniz ya…” diye fısıldadı. “Size üç gün veriyorum. Parayı getirmezseniz, sadece işiniz değil, nefesiniz de elimden gider.” Masadakiler başlarını öne eğerek çaresizce onayladılar. Cem, yanına eğilip alçak sesle konuştu. “Bu gece çok fazla dikkat çektik.” Efe, dudaklarının kenarında ince bir gülümsemeyle cevap verdi: “Dikkat çekmek iyidir Cem. İnsanlar bazen korkmayı unutur. Onlara hatırlatmak lazım.” Loş ışıkların altında sigarasını yeniden yaktı, gözlerini hafifçe kıstı. İçinden geçen tek şey şuydu. Her şey kontrol altında olmalı. Ama zihninin bir köşesinde, istemeden de olsa, başka bir görüntü vardı. Kafedeki o kız. Kahve kokusuna karışan sesi, mahcup bakışları… Bir anlık dalgınlıkla kendi kendine fısıldadı: “Zeynep…” Cem bunu duydu mu bilinmez, ama Efe’nin gözleri çoktan uzaklarda, beyaz önlüklü genç bir kızın gülümsemesinde takılı kalmıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD