4. Bölüm

1117 Words
Sabah güneşi İstanbul’un gökdelenleri arasında yavaşça yükseliyordu. Camları yerden tavana kadar uzanan Efe Karahan’ın ofisinin önünde, sekreterleri ve asistanlar kısa bir karmaşa yaratıyor, telefonlar çalıyor, bilgisayar ekranlarından grafikler ve e-postalar akıyordu. Efe, geniş ofisine girdiğinde herkes bir anda sustu. Ofisin büyüklüğü, yüksek tavanları ve modern tasarımıyla göz kamaştırıcıydı; duvarlarda sanatsal tablolar, masasında en son teknolojiyle donatılmış bilgisayarlar, yanında her an ihtiyaç duyabileceği belgeler ve telefonlar… Ama en dikkat çekici olan şey, Efe’nin duruşuydu. Uzun boyu, güçlü omuzları, keskin bakışları ve sessiz ama etkileyici karizmasıyla, odada adeta bir imparator gibi duruyordu. Cem yine yanındaydı, ama bu kez bir gölge gibi değil, asistan gibi sessiz ve hazır duruyordu. Efe masasına oturdu, kahvesinden bir yudum aldı, sonra ekranları kontrol etmeye başladı. Bugün büyük bir toplantı vardı; şirketin yeni yatırımları, birleşmeler ve yüksek bütçeli anlaşmalar… Sekreteri kapıda başını eğdi. “Efendim , toplantı 10 dakika içinde başlıyor.” dedi. Efe kısa bir baş sallamayla yanıt verdi. “Tamam. Hazırlıkları kontrol et.” dedi. Cem, belgeleri ve sunumları masasına bıraktı. Efe, grafiklere göz gezdirirken, parmağını ekranda gezdirip ekibine kısa ve keskin talimatlar verdi. Her hareketi karizmatikti; sadece ses tonuyla odadaki havayı kontrol edebiliyordu. Toplantı salonuna geçtiklerinde, yönetim kurulu üyeleri ve yüksek yetkililer hazırdı. Büyük cam pencerelerden İstanbul manzarası göz kamaştırıyordu, ama odadaki gerilim manzarının önüne geçiyordu. Efe, toplantıyı açarken sessiz bir otoriteyle konuştu. “Bugünkü gündemimiz büyük yatırımlar. Her bir karar, şirketimizi geleceğe taşıyacak. Sorularınızı sonuna kadar saklayın, ama unutmayın, zaman herkes için değerli.” dedi. Toplantı ilerledikçe, Efe’nin stratejik zekâsı ve keskin öngörüleri herkesin dikkatini çekti. Bir dosya geldi, bir anlaşmanın geciktiği belirtildi. Efe dosyayı açtı, kısa bir incelemeden sonra tek bir cümleyle yöneticiyi yönlendirdi. “Bu gecikme kabul edilemez. Bugün çözülmezse, sorumlulara hesap sorulur.” dedi. Toplantı bittiğinde, herkes sessizce salonu terk etti. Efe, camdan dışarı bakarken bir an durdu. Düşünceleri bir anda başka bir yöne kaydı; kafedeki o kız, Zeynep… O sırada sekreteri kapıdan seslendi. “Efendim, dışarıda bir misafir bekliyor. Kartvizit bırakmışsın kendisine ama kim olduğunu söylemedi.” dedi. Efe, dudaklarının kenarında ince bir gülümsemeyle başını kaldırdı. “Gelsin bakalım.” dedi. Sekreter Zeynep’i işaret etti. Zeynep, tesadüfen şirketin önünden geçiyordu; arkadaşlarından biri stajyer bir arkadaşını görmek için Efe’nin şirketine gelmiş ve Zeynep’e de haber vermişti. Merakına yenik düşerek kapının önüne gelmişti. Siyah takım elbiseli sekreterler ve güvenlikler arasında kalmış, hafifçe çekingen ama bir o kadar meraklı bakışlarla etrafı inceliyordu. Efe, onu ilk gördüğünde kalbinin hızlandığını hissetti. Gözleri bir anda Zeynep’in yüzünde takılı kaldı; o saf, masum ifade… Üzerindeki sade beyaz bluz ve kot pantolon, onun güzelliğini daha da ön plana çıkarıyordu. Sekreter hafifçe gülerek Efe’ye bakış attı. “Birebir görüşmek istiyor sanırım.” dedi. Efe yavaşça ayağa kalktı, adımlarını zarif ama güçlü bir şekilde attı. Cem de hemen yanında, sessiz ama hazır. Zeynep’in bulunduğu alana yaklaştığında, kalbindeki heyecanı kontrol etmeye çalışıyordu; ama bakışlarından kaçmak imkânsızdı. Zeynep, Efe’nin yanına gelmesiyle neredeyse nefesi kesildi. Sanki tanıdığı ve tanımadığı iki dünya aynı anda çarpışıyordu. “Merhaba.” dedi Efe, sesi kararlı ama hafif bir sıcaklık taşıyor. “Merhaba.” dedi Zeynep, hafif titreyen sesiyle. Efe hafifçe başını salladı. “Hoş geldin seni burada gördüğüme sevdim” dedi, gözlerinde hafif bir gizemle. Zeynep başını eğdi, hafifçe gülümsedi. “hoş buldum .” dedi. "Bir arkadaşımız burada stajyer onu görmek için gelmiştik" Efe gülümseyerek başını salladı ve ardından " bana da uğramak istedin?" dedi. Cem, Efe’nin arkasında sessizce duruyor, olası herhangi bir tehlikeye hazır bir şekilde gözlem yapıyordu. Zeynep ise, adeta büyülenmiş gibi bakıyordu. Kalbinin hızlı atışı, farkında olmadan Efe’nin gücünü, otoritesini ve gizemini hissetmesine neden oluyordu. Efe, elini hafifçe kaldırarak Zeynep’e işaret etti. “Biraz yürümek ister misin?” dedi. "İş yerimi severim ama biraz sıkıcıdır" diye devam etti. Zeynep tereddüt etti, ama sonra başını salladı. “Olur.” dedi. Sabah güneşi yavaş yavaş binaların arasından sızarken, Efe ve Zeynep şehrin kalabalığına karışmış yürüyordu. Efe’nin adımları ağır, sessiz ve kendinden emin; Zeynep’in adımları ise biraz hızlı, merak ve heyecanla karışıktı. Sokaklar, kafe kokuları, araç sesleri ve hafif rüzgarla doluydu. İstanbul’un kalabalığı iki kişilik bir boşlukta duruyor gibiydi. Zeynep, Efe’nin yanından yürürken istemsizce gözlerini ona dikti. Siyah takım elbisesi, temiz kesimi ve dik duruşu, çevresindeki gürültüyü unutturuyordu. Ama en çok dikkatini çeken, Efe’nin bakışlarıydı; ne sert ne de yumuşak, tam ortasında bir gizem barındırıyordu. “Burası… şirketinizin önü mü?” diye sordu Zeynep, hafif gülümseyerek ama çekingen. Efe başını hafifçe salladı. “Evet.” dedi. “Ama burası gündüz yüzü. Şehir başka, insanlar başka. İnsanlar genellikle sadece yüzeyini görür.” Zeynep bir an durdu, meraklandı. “Yani… her şey öyle mi?” dedi. Efe hafifçe gülümsedi, cevabı kısa ama etkileyiciydi. “Her zaman değil. Ama çoğu zaman gözler yanıltır.” Zeynep içten içe bir şeylerin farkında olduğunu hissetti ama soracak kelime bulamadı. Sadece yanında yürümeye devam etti. Bir süre sessizlik oldu. Şehrin sesleri, arabaların uğultusu ve hafif bir rüzgarın ağaç yapraklarını sallayışıyla doluydu. Efe, zaman zaman gökyüzüne bakıyor, sonra tekrar Zeynep’in yüzüne dönüyordu. “Günleriniz genellikle böyle mi geçiyor?” diye sordu Zeynep, biraz cesaretini toplayarak. Efe kısa bir duraksama yaptı, sonra başını hafifçe salladı. “Çoğu zaman işler, insanlar, toplantılar… ama bazen böyle, yürüyerek düşünmek iyi gelir.” Zeynep hafifçe gülümsedi, omuzlarını hafifçe dikti. “Anladım… Ben de böyle yürümeyi seviyorum. İnsanların arasında kendi dünyamda olabiliyorum.” Efe gözlerini ona dikti, dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. “Güzel bir düşünce.” dedi. Sokak aralarından geçerken bir kafe dikkatlerini çekti. Ahşap masalar, sarı ışıklar ve hafif bir kahve kokusu… İçeri girdiğinde sessiz ve sakin bir atmosfer vardı. Masaların üzeri hafif ışıklarla aydınlanmış, birkaç kişi sessizce sohbet ediyordu. Efe, Zeynep’i kafeye doğru yönlendirdi. İkisi sessizce içeriye girip bir masaya yöneldiler. Efe oturdu, Cem arka planda sessizce duruyordu. Zeynep masaya oturduğunda hâlâ kalbi hızlı atıyordu; ama bir yandan da rahatlamıştı. Kısa bir sessizlikten sonra Efe hafifçe eğildi. “Peki, Zeynep… sen genellikle böyle mi dolaşırsın şehirde?” dedi, sesi sakin ama merak uyandırıcı. Zeynep biraz utanarak başını salladı. “Evet… böyle sessiz kafelerde, yürüyerek… bir şeyleri düşünmek hoşuma gidiyor.” Efe dudaklarının kenarında hafif bir tebessümle başını salladı. “İyi bir alışkanlık. İnsanları anlamak için sessizlik bazen en iyi öğretmendir.” Zeynep gözlerini Efe’den ayırmadan cevap verdi. “İnsanları mı? İnsanları anlamak zor değil mi?” Efe kısa bir kahkaha attı, ama gözlerindeki derinlik devam ediyordu. “Zor, evet. Ama bazen sadece bakmak yeterli olur. Ne söylerlerse söylesinler, gözleri gerçeği verir.” Bir anlık sessizlik oldu. İkisi de birbirine bakıyor, ama kelimelerin ötesinde bir şeyler paylaşıyordu. İstanbul’un gürültüsü, dışarıdaki kalabalık, kafenin hafif uğultusu… Hepsi, bu küçük ama yoğun andaki gizemi artırıyordu. Zeynep, içten içe bir şeylerin farkında olduğunu hissediyor; ama Efe’nin gizemli duruşu, merakını daha da artırıyordu. Efe ise onun bakışlarında kayboluyor, sessizce her detayı not ediyordu; ama hiçbir şey açıklamıyordu. Sadece yürüyüş, sessizlik ve küçük sohbetlerle iki dünya yavaşça birbirine yaklaşmaya başlamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD