BOŞ VİLLA

2692 Words
3. Bölüm: BOŞ VİLLA  Feride, gözlerini açtığında odanın içinin loş olduğunu fark etti. Perdelerin arasından süzülen soluk sabah ışığı, tavanda yumuşak, dalgalı bir çizgi oluşturuyordu. Yanında Fatih'in düzenli, derin nefes alışverişlerini duydu. Birkaç saniye hareketsiz yattı, bedeni uykunun ağırlığıyla kaplıyken zihni yavaş yavaş uyanıyordu. Sonra, dün geceyi düşündü. Penceredeki adam. Levent. Onun ismini henüz bilmiyordu elbette. Ama görüntüsü, zihnine bir fotoğraf karesi gibi kazınmışti. Elinde bir bardak tutarak, kendi villasının penceresinde dikilmiş, karanlığa bakıyordu. Sonra başını yavaşça çevirmiş, doğrudan onun penceresine, onun bulunduğu noktaya bakmıştı. Feride, perdeyi kapamadan önce o birkaç saniye boyunca gözlerini kaçıramamış, o karanlık silüetin içinde kaybolmuştu. "Alt tarafı bir bakıştı," diye mırıldandı kendi kendine, sesi yastığa gömülü, ancak kendisinin duyabileceği kadar hafifti. Yataktan doğruldu. Fatih hâlâ derin uykudaydı, yüzü yastığa gömülmüş, sırtı ona dönüktü. Saate baktı, yediye çeyrek vardı. Fatih'in sekizde işte olması gerekiyordu. Feride, sessizce yataktan sıyrıldı, ayaklarının altındaki serin parkenin verdiği ürpertiyle banyoya geçti. Yüzünü soğuk suyla yıkadı. Su, teninde canlandırıcı bir şok etkisi yaptı. Aynada kendine baktı. Gözlerinin altında, uykusuzluğun izleri olan hafif morumsu gölgeler vardı. Dün gece geç saatlere kadar uyuyamamıştı. Uyumaya çalışırken bile zihni bir makine gibi çalışmaya devam etmiş, durmamıştı. Penceredeki o yabancı adamı düşünmüştü. Sonra kendini acımasızca sorgulamıştı. Neden onu düşünüyordu ki? Alt tarafı bir komşuydu, daha doğrusu yeni taşınan biriydi. Onunla hiçbir bağı, ortak geçmişi yoktu. Ama yine de... o bakışta, o birkaç saniyelik donakalmada, tarifsiz bir şey vardı. Feride, bu düşünceyi zihninden kovmak için başını iki yana salladı ve mutfağa geçti, kahvaltı hazırlamaya başladı. Çaydanlığı ocağa koydu, mavi alev çıtırdayarak tenekeye sarıldı. Buzdolabından peynir, zeytin, domates çıkardı, beyaz mermer tezgâhın üzerine dizdi. Sofrayı kurarken, gözleri istemeden, neredeyse kendi iradesi dışında, mutfak penceresine kaydı. Yan villa, sabah güneşinin altında ılık bir altın rengine bürünmüştü. Dünkü yoğun taşınma hareketliliği azalmış, neredeyse bitmişti. Kamyon gitmiş, bahçede sadece birkaç karton kutu ve ambalaj malzemesi kalmıştı. Havuzun suyu ise hâlâ yeşilimsi, bulanık bir görüntü veriyordu. Demek henüz temizlenmemişti. Feride, bakışlarını sertçe çekti ve kendi kendine kızdı. "Ne yapıyorsun sen?" diye fısıldadı, sesi mutfağın sessizliğinde yankılandı. "Komşunun havuzunun durumu seni niye ilgilendirsin?" Çaydanlığın keskin ıslığı, düşüncelerini böldü. Su fokurdamaya başlamıştı. Feride, çayı demledi, demliğin içindeki koyu renk yayılırken mis gibi bir koku yayıldı. Sofraya oturdu, bir dilim taze ekmeğe beyaz peynir sürdü. Yerken gözleri boşluğa daldı, çatalı elinde tutmuş, bir şey düşünüyormuş gibi hareketsiz kaldı. Fatih'in ağır ayak sesleri merdivenlerden geldi. Elinde telefonu, gözleri ekrandaki bir şeye dikilmişti. Mutfağa girdiğinde başını kaldırdı, Feride'ye baktı, yüzünde sabahın erken saatlerine özgü bir ifadesizlik vardı. "Günaydın." "Günaydın." Feride, yüzüne otomatik bir gülümseme yerleştirdi. "Çay var, henüz demlendi." "İyi." Fatih, telefona tekrar baktı, kaşlarını hafifçe çatarak bir mesajı okudu. Sonra telefonu cebine koydu ve sofraya, Feride'nin karşısına oturdu. "Dün gece iyi uyudun mu? Sesi biraz durgun çıktı." Feride, bir an için duraksadı, ekmeğindeki peynire baktı. "İyi uyudum, evet." "Emin misin?" Fatih, çayını aldı, dudaklarına değdirmeden önce buhardan üfledi. "Biraz dalgın, uzaklardaymışsın gibi görünüyorsun bu sabah." "Yok, bir şeyim yok," diye cevapladı Feride, gözlerini hızla ondan kaçırarak pencereye çevirdi. "Sadece biraz yorgunum, o kadar. Belki hava değişimi." Fatih, birkaç saniye ona öylece baktı, Feride'nin yüz hatlarında, gözlerinin etrafında bir şey arıyor gibiydi. Ama ne aradığını tam olarak bilmiyordu ya da bilmek istemiyordu. Sonra omuz silkti ve konuyu değiştirdi. "Dün taşınan adamı gördün mü? Bahçede falan?" Feride'nin kalbi, göğüs kafesinde beklenmedik ve güçlü bir tekme atarcasına hızlandı. "Evet," dedi, sesini mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak. "Gördüm." "Kimmiş, neymiş biri mi?" "Bilmiyorum," diye mırıldandı Feride, ekmeğine birkaç tane parlak siyah zeytin yerleştirdi. "Sadece bir adam gördüm bahçede. İşçilerle konuşuyordu, talimat veriyordu sanırım." "Belki de ev sahibidir, yurt dışından falan dönmüştür," dedi Fatih, ilgisini çayına vererek. "Buralarda bir sürü villa sahibi öyle yapıyor." "Olabilir," diye onayladı Feride, sesi neredeyse duyulmazdı. Fatih, çayını bitirip bardağı masaya bıraktı. Kalktı, sandalyenin arkasına asılı duran ceketini aldı. Feride'nin yanına yaklaştı, alnına hızlı ve rutin bir öpücük kondurdu. "Akşam çok geç kalmamaya çalışacağım, ama şantiyede bir sıkıntı çıkarsa bilemem." "Tamam," dedi Feride, yine o otomatik gülümsemeyle. Fatih, birkaç saniye daha Feride'nin yüzüne baktı, gözlerinin içine bakarak. "İyi misin gerçekten? Başın ağrıyor falan mı?" "İyiyim, Fatih, gerçekten merak etme," diye ısrar etti Feride, bu sefer gülümsemesini biraz daha genişleterek. Fatih, başını onaylar şekilde salladı. "Peki öyleyse. Ben gidiyorum o zaman. Akşam görüşürüz." "Görüşürüz." Ön kapının açılıp kapanma sesi evin sessizliğini bir an için bozdu, sonra daha derin bir sessizlik çöktü. Feride, sofra başında birkaç dakika daha oturdu, bitmemiş kahvaltısının önünde. Sonra ağır ağır kalktı, tabakları topladı, bulaşıkları makineye yerleştirdi. Mutfağı sildi, tezgâhı parlattı. Tüm bu hareketler otomatik, ruhsuz bir dans gibiydi. Zihni ve dikkati ise başka bir yerde, yan villanın bahçesinde, o sabah güneşi altında duruyordu. Pencereye yeniden yöneldi. Yan villaya baktı. Bahçe bomboştu. Ama villanın ön kapısı aralıktı. İçeriden, çok hafif, neredeyse rüzgârla karışmış gibi, caz tınılı bir müzik sesi geliyordu; sakin bir piyano melodisi ve üzerinde gezinen bir saksafon. Feride, birkaç saniye kulak kabartarak dinledi. Sonra, kendine bir çeki düzen vermek istercesine perdeyi sertçe çekti ve salonun soğuk, düzenli ortamına geçti. Levent, üst kattaki henüz döşenmemiş çalışma odasında ayakta duruyordu. Duvarlar bembeyaz ve çıplaktı, ruhsuz gibiydi. Yerde, açılmış ve yarısı boşaltılmış birkaç karton kutu dağınık şekilde duruyordu. Kitaplarını yeni aldığı devasa cam rafa yerleştirmeye başlamış, ancak yarısında sıkılıp bırakmıştı. Şimdi, geniş panoramik pencerenin önünde, sigarasının dumanını dışarı üflerken karşıdaki villaya bakıyordu. Karşı villanın bahçesi mükemmel bir düzen içindeydi; her çalı budanmış, çiçek tarhları canlı renklerle bezenmişti. Havuzun suyu kristal berraklığındaydı, güneşin ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Demek burada yaşayanlar, evlerine ve çevrelerine özen gösteren insanlardı. Levent, kendi bahçesine, henüz yeşil, durgun suyuyla duran havuza baktı. Yarın bir havuz temizleme firması çağırması gerekecekti. Cebindeki telefon titreyerek onu düşüncelerinden kopardı. Ekrana baktı. Bir mesaj vardı. "Levent, dün gece neden gelmedin? Bütün akşamı seni bekleyerek geçirdim neredeyse." Levent, mesajı okudu, dudaklarının kenarında küçümseyici, bıkkın bir gülümseme belirdi. Cevap yazmaya bile tenezzül etmedi. Telefonu masanın üzerine bıraktı. Birkaç dakika sonra, telefon yeniden titredi. Bu sefer arkadaşı Can'dı. "Beyler, bu akşam dışarı çıkalım mı? Yeni eve taşınmanın şerefine bir kutlama yapalım. Hem senin o kasvetli villanda biraz hayat olsun." Levent, bu fikre daha sıcak baktı. Cevap yazdı: "Olur. Akşam bana gelin. Burada toplanırız, belki bahçede bir şeyler yakarız." Cevap anında geldi: "Harika. Birkaç kişi daha çağırıyorum, tamam mı?" Levent, "Tabii," yazıp telefonu tekrar bıraktı. Gözlerini yeniden pencereye çevirdi. Karşı villada bir hareket, bir gölge sezdi. Bir perde hafifçe aralandı, bir an için içerisi göründü, sonra hızla kapandı. Demek orada biri vardı şu an. Dün gece pencerede gördüğü kadın. Levent, onun kim olduğunu, nasıl biri olduğunu merak etti. Belki evin hanımıydı. Belki de kiracı. Bilmiyordu. Ama dikkatini çeken bir şey vardı; kadın, perdeyi kapatmadan önce, o kısa an içinde, doğrudan ona, olduğu yere bakmıştı. Sonra ani, ürkek bir hareketle geri çekilmişti. Sanki bir şeyden, belki de kendi merakından kaçıyormuş gibi. Levent, bu düşünceyi zihninden kovmak için başını salladı ve işine, kitaplarını rafa dizme işine döndü. Ancak aklının bir köşesi, farkında olmadan, karşıdaki villanın o loş penceresine kilitlenmiş kaldı. Öğleden sonra, Feride market alışverişi için evden çıktı. Üzerine hafif, açık renkli bir yaz elbisesi giymişti; beyaz keten bir gömlek ve bej tonlarında bir kot pantolon. Saçlarını ensesinde topuz yapmış, birkaç tutamı yanaklarına düşmüştü. Anahtarlarını alıp arabasına doğru yürüdü, kapıyı açtı. Tam kontağı çevirecekken, yan villanın önünde bir hareket fark etti. Levent, dışarıdaydı. Elinde büyükçe bir karton kutu vardı, onu bahçenin kenarında biriken diğer kutuların yanına bırakıyordu. Üzerinde soluk gri bir pamuklu tişört ve eski, rengi atmış bir kot pantolon vardı. Saçları, yaptığı işten dolayı hafif dağınıktı. Feride'yi görünce hareketi yarıda kesti, başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Feride, bir an için donup kaldı. Kalbi, göğsünde çarpan bir kuş gibi hızla atmaya başladı. Ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemedi. Sonra, Levent'in yüzünde sakin, dostane bir gülümseme belirdi ve yürümeye, ona doğru yaklaşmaya başladı. "Merhaba." Sesi beklediğinden daha sıcak, daha yumuşak ve doğaldı. Feride, birkaç saniye daha duraksadı, nefesini toplamaya çalıştı. Sonra cevap verdi. "Merhaba." Levent, mesafeyi kapattı, durdu. Eliyle arkasındaki villayı işaret etti. "Ben Levent. Dün taşındım, yeni komşunuz." "Feride," dedi Feride, kendi adını söylerken sesinin biraz kısık, biraz gergin çıktığını fark etti. "Memnun oldum, Feride." Levent, elini uzattı. Feride, elini uzattı. Levent'in eli sıcak, avuç içi hafif sert, ama tokalaşması kuvvetli değil, nazikçeydi. Feride, elini çabucak çekti, sanki temas uzun sürerse yanacakmış gibi. "Ben de memnun oldum." Aralarında garip bir sessizlik oldu. İkisi de birkaç saniye birbirine bakakaldı. Feride, Levent'in gözlerine doğrudan bakmamak için büyük çaba sarf ediyor, onun yüzünün alt kısmına, omuzlarına bakıyordu. Ama gözleri, iradesi dışında onu inceliyordu; keskin çene hattını, düzgün burun kemerini, rahat ve kendinden emin duruşunu... Sanki hayat ona hiç zorluk çıkarmamış, her kapıyı kolayca açmış gibi bir hali vardı. Levent, sessizliği bozdu. "Umarım dünkü taşınma gürültüsü sizi çok rahatsız etmemiştir. Biraz kalabalık ve sesli oldu herhalde." "Hayır, hiç sorun değil," diye cevapladı Feride, yüzüne daha doğal bir gülümseme yerleştirmeye çalışarak. "Normal bir taşınma işte. Hepimiz taşındık bir kere." "Yine de özür dilerim," dedi Levent, gülümsemesi biraz daha genişleyerek. "Birkaç güne her şey yerli yerine oturur, sakinleşir herhalde." "Önemli değil, gerçekten." Bir sessizlik daha. Feride, artık konuşacak bir şey bulamamanın verdiği sıkıntıyla hafifçe kıpırdandı, arabasına binmek için döndü. Sonra tekrar durdu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Levent de öylece duruyor, konuşmuyor, sadece ona bakıyordu. Feride, en sonunda aklına gelen ilk şeyi söyledi. "Ben... markete gitmek üzereydim." "Tabii," dedi Levent, başını onaylar şekilde sallayarak. "İyi alışverişler o zaman." "Teşekkür ederim." Feride, arabaya bindi, kapıyı kapattı. Kontağı çevirdi, motor homurdandı ve çalıştı. Ama birkaç saniye hareket etmedi, debriyaja basıp vitese takmadı. Dikiz aynasından Levent'e baktı. O hâlâ orada, villasının önünde dikiliyor, onun arabasının arkasından bakıyordu. Feride, gaz pedalına bastı, arabası sarsılarak hareket etti, sokağa çıktı. Dikiz aynasından son bir kez baktığında, Levent'in hâlâ aynı yerde durduğunu, köşeyi dönüp gözden kaybolana kadar arkasından baktığını gördü. Feride, derin, titreyen bir nefes aldı. Kalbi hâlā hızlı atıyor, avuçları direksiyonda terlemeye başlamıştı. Neden bu kadar gerilmiş, bu kadar gergin hissetmişti ki? Alt tarafı sıradan bir selamlaşma, yeni bir komşuyla yapılan kısa bir tanışmaydı. Bundan daha doğal ne olabilirdi? Ama içinde, göğsünün derinliklerinde, tarif edemediği, yabancı ve bir o kadar da çekici bir his kıpırdanıyordu. Marketin geniş otoparkına girdiğinde, arabayı park edip kontağı kapattı, ama hemen inmedi. Birkaç saniye direksiyona sıkıca tutundu, gözlerini kapadı. "Sakin ol," diye fısıldadı kendi kendine, sesi arabanın sessizliğinde cılız çıktı. "Sadece bir komşu. Başka bir şey değil." Akşam olduğunda Fatih eve geldi. Yüzünde iş gününün yorgunluğu ve belki de biraz gerginliği okunuyordu. Ceketini çıkarıp koridor dolabındaki askıya astı, kravatını gevşetti. Mutfağa geçti, Feride'yi akşam yemeği hazırlarken buldu. "Nasılsın? Gün nasıl geçti?" "İyiyim," dedi Feride, ocakta kaynayan tencereden buhar çıkarken. "Makarna yaptım, soslu. Umarım beğenirsin." "Harika olmuş," dedi Fatih, yaklaşıp Feride'nin omzuna hafifçe dokundu. "Bugün ne yaptın, evde sıkılmadın mı?" "Pek bir şey yok. Ev işleri, temizlik... Öğleden sonra markete gittim," diye cevapladı Feride, omuz silkerken. "İyi." Fatih, buzdolabını açıp bir şişe su aldı, kapağını açıp uzun bir yudum içti. "Bu arada, yeni komşuyla karşılaştım bugün." Feride'nin, makarna sosunu karıştırdığı tahta kaşığı bir an için durdu. "Öyle mi? Nerede?" "Dışarıdaydı, posta kutusunun yanında. Selamlaştık, kısa bir sohbet ettik," dedi Fatih, suyu bitirip şişeyi tezgâha bırakarak. "Sen konuşabildin mi onunla?" "Evet," dedi Feride, kaşığı yeniden hareket ettirerek. "Sabahleyin kısa bir konuşma yaptık." "Nasıl biriymiş? İşini falan söyledi mi?" "Bilmiyorum," diye mırıldandı Feride, omuzlarını hafifçe kaldırarak. "Normal biri işte. Fazla konuşmadık." Fatih, kısık bir kahkaha attı. "Normal biri nasıl oluyor tam olarak? İnsanlar genelde 'normal' değildir." Feride de zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Bilmiyorum işte. Sadece... sıradan göründü. Fazla bir şey söyleyemem." Fatih, birkaç saniye ona baktı, sonra konuyu kapattı. "Neyse. Yemek ne zaman hazır?" "On dakika kadar sonra." "İyi. Ben üstümü değişeyim, rahatlayayım biraz." Fatih, merdivenlere doğru yöneldi. Feride, yemeği hazırladı, sofrayı kurdu. İkisi birlikte yemek yerken, Fatih gününü anlattı; şantiyedeki bir inşaat sorununu, işçilerle yaşadığı küçük bir tartışmayı, malzeme teslimatındaki gecikmeyi. Feride, başını sallayarak dinledi, arada sorular sordu, uygun yerlerde gülümsedi. Yemekten sonra salona geçtiler. Fatih uzaktan kumandayı alıp televizyonu açtı, kanalları gezmeye başladı. Bir haber programı vardı. Birkaç dakika sonra, Fatih'in telefonu titredi. Ekrana baktı, kaşlarını çatarak mesajı okudu. "İşten mi?" diye sordu Feride, koltuğunda otururken. "Evet. Yarın için acil bir şey varmış, hazırlanmam gerekiyor," diye cevapladı Fatih, mesaja hızlıca cevap yazarken. Sonra telefonu koltuğun yanına bıraktı. "Kusura bakma." "Sorun değil," dedi Feride, gülümsedi. Ama içinde, her zamanki gibi, bu ani iş müdahalelerine karşı küçük bir hayal kırıklığı hissetti. Sadece birkaç dakika sonra, Fatih'in telefonu yeniden çaldı. Bu sefer bir aramaydı. Fatih, yerinden kalktı, "Affedersin," diye mırıldanarak salondan çıktı. Koridorda, sesini alçaltarak konuştuğunu duyabiliyordu Feride. Feride, televizyondaki haber spikerinin anlattıklarına bakıyor, ama tek bir kelimesini bile duymuyordu. Fatih, bir süre sonra geri döndü, yüzünde hafif bir sıkıntı ifadesi vardı. "Kusura bakma canım. İşten çıktıktan sonra hallolması gereken bir sorun varmış, şimdi fark ettiler. Hemen gidip halledip gelmem lazım." "Şimdi mi?" diye tekrarladı Feride, şaşkınlıkla. "Yarım saat, en fazla bir saat sürer," diye ısrar etti Fatih, ceketini yeniden omuzlarına atarken. "Çok kısa bir iş. Sen beni bekle, gelince devam ederiz." "Tamam," dedi Feride, sesi biraz daha küçülmüştü. Fatih, hızlıca yaklaşıp Feride'nin alnına bir öpücük kondurdu. "Hemen dönerim." Kapı yeniden açılıp kapandı. Ev, bu sefer daha derin, daha anlamlı bir sessizliğe gömüldü. Feride, bir süre televizyona boş boş baktı. Sonra kalktı, mutfağa geçti. Bir bardak su içti. Pencereye yöneldi. Yan villada ışıklar yanıyordu. Müzik sesi bu sefer daha yüksek, daha ritmikti; canlı bir caz parçası. Feride, birkaç saniye dinledi. Sonra bahçede hareket fark etti. Dört beş kişi dışarıdaydı. İki erkek, iki kadın. Hepsi şık, rahat giyinmişti. Birbirleriyle konuşuyor, gülüşüyor, ellerindeki bardakları sallıyorlardı. Levent de tam ortalarındaydı. Elinde bir kadeh şarap vardı. Bir hikâye anlatıyor gibiydi, el kol hareketleri yapıyor, diğerleri de onu dinleyip kahkahalarla gülüyordu. Feride, birkaç saniye onları izledi. Levent, rahat, sosyal, ortamın merkezindeydi. Sanki herkesle anında bir bağ kurabiliyor, ortamı yönetebiliyordu. Kadınlardan biri, kızıl saçlı olan, sık sık ona dokunuyor, koluna hafifçe vuruyor, bir şeyler fısıldıyordu. Levent, ona dönüp gülümsüyor, bir şeyler söylüyordu. Feride, perdeyi aniden, sertçe kapattı. Salona döndü, koltuğuna çöktü. Neden izliyordum ki? diye düşündü kendine kızarak. Alt tarafı bir komşu. Kendi hayatı, kendi arkadaş çevresi var. Benimle, benim sıkıcı hayatımla hiçbir ilgisi yok. Ama yine de... o rahatlık, o özgürlük, o ışık... içinde bir şeyleri kıpırdatıyordu. Bir süre sonra Fatih geldi. Yüzü biraz daha rahatlamıştı. Ceketini çıkarıp salona geçti. "Ne yapıyorsun? Hâlâ aynı program mı var?" "Hiç," dedi Feride, televizyona doğru başını çevirerek. "Seni bekliyordum." Fatih, yanına oturdu, koltuğa yaslandı. "Kusura bakma yine. İşte böyle saçma sapan şeyler çıkıyor işte." "Önemli değil, hallolduysa." Fatih, birkaç dakika sessizce televizyona baktı. Sonra kafasını çevirip Feride'ye baktı. "Komşuları mı izliyordun az önce? Sesleri buradan geliyordu." Feride, hafifçe yüzü kızardı. "Hayır," dedi, gözlerini kaçırarak. "Sadece... dışarıda ses vardı da, merak ettim." "Merak etme," dedi Fatih, sırtını koltuğa daha rahat yerleştirerek. "Birkaç güne alışırız onların gürültüsüne de. Ya da belki partileri azalır." Feride, başını salladı, bir şey söylemedi. Gece ilerledikçe, yan villadaki parti de sona erdi. Müzik kesildi, konuşma sesleri azaldı, gülüşmeler dindi. Işıklar teker teker söndü. Mahalle, geceye özgü ağır, derin sessizliğe yeniden büründü. Feride, yatağa gitmek için hazırlandı. Dişlerini fırçaladı, yüzünü yıkadı, pijamalarını giyip yatağa uzandı. Yanında Fatih çoktan derin bir uykuya dalmıştı, düzenli nefes alıp veriyordu. Ama Feride, uyuyamıyordu. Gözlerini kapadı, açtı. Karanlık tavanı izledi. Zihni, bir şelale gibi akıyordu. Sonunda dayanamayıp yataktan kalktı. Sessizce merdivenlerden indi. Mutfağa geçti. Buzdolabından bir şişe su aldı, bir bardağa doldurup yudumladı. Sonra, yine, istemsizce pencereye yöneldi. Yan villada ışıkların tamamı sönmüştü. Ama havuz kenarında, ay ışığının aydınlattığı bir sandalyede, tek başına oturan bir silüet gördü. Levent'ti. Tek başına oturuyor, elinde muhtemelen bir içki olan bardağını tutuyor, havuza, suyun üzerindeki ay yansımasına bakıyordu. Belki düşünüyordu. Belki sadece günün yorgunluğunu atıyor, sessizliğin tadını çıkarıyordu. Feride, birkaç saniye onu izledi. Levent'in yüz ifadesini, duygusunu seçemiyordu uzaktan. Ama duruşundan, sakin ve huzurlu olduğu belliydi. Sanki dünyanın tüm yüklerinden, tüm sorunlarından uzakta, kendi küçük krallığında rahattı. Tam, kendine gelip perdeyi kapatmak üzereyken, Levent aniden başını kaldırdı ve doğrudan, tam da Feride'nin durduğu mutfak penceresine baktı. Feride, donup kaldı. Birkaç saniye, belki de bir dakika, ikisi de hareket etmedi. Feride, perdeyi çekmek için elini kaldıramadı. Levent, bakışlarını ondan ayırmadı. Sonra, Levent'in yüzünde, ay ışığında seçilebilen hafif, anlamı belirsiz bir gülümseme belirdi. Feride, nihayet perdeyi hızla, neredeyse yırtarcasına çekti. Mutfaktan çıkıp merdivenlerden tırmanırken, kalbi göğsünde deli gibi atıyordu. Yatağa uzandı, gözlerini yumdu. Bu yabancı adam, bu Levent, neden onun bu kadar dikkatini, bu kadar merakını bu kısa sürede çekmişti? Bunun cevabı yoktu. Ya da belki vardı, ama Feride henüz ona bakmaya cesaret edemiyordu. BÖLÜM SONU
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD