Orman Gözcüleri.

4012 Words
Keyifli Okumalar!!! Birlikte biraz yürüdükten sonra beyaz tüylü bir atın yanında durduk. Gözlerimi önce atın zarif yapısına, sonra da Esma'ya çevirdim. Esma bana içten bir gülümsemeyle baktı ve samimi bir tonla söyledi: "Korkma, sana yardım edeceğim." Bu sözler, içimi bir sıcaklıkla doldurdu. Esma`cığım zaten kocana sarılarak uzun bir yol gelmiştim. Bunu ona söylemedim tabii. Ne tepki vereceğini bilmiyordum çünkü. Düşüncelerimi kendime sakladım. "Tamam," dedim, Esma'nın teklifini kabul ederek. Ata önce Esma bindi, sonra elini uzatarak bana yardım etti. Ata binerken, ince beline sarılarak dengemi sağladım ve birlikte atın sırtına yerleştik. Esma'nın bu duruma gülmesi, içimi hafif bir neşeyle doldurdu. Birlikte hala varlığını kabul etmediğim harika köyün yollarında atla yavaş yavaş giderek bir evin önünde durduk. Bizim geldiğimizi hissetmiş gibi evin kapısı açıldı ve dışarı yaşlı bir kadın ve iki genç kız çıktı. Arkalarında ise üç küçük çocuk vardı. Üstün körü baksam da çocukların ikisinin kız birinin erkek olduğunu görmüştüm. Yaşlı kadın, bizi verandanın merdivenlerinden indiğinde fark etti. Esma atından inerken benim de aşağı inmem için yardım etti. Atı ilerideki ahıra götürdü. Ahırın girişinde beklerken, yaşlı kadın yanıma yavaşça yaklaştı. Gülümseyerek, "Hoş geldin, güzel kızım," dedi. Sesindeki samimiyet ve yüzündeki içten gülümseme içimi ısıttı ve ben hemen eğilip elini öptüm. Elimi geri çektiğimde, "İyiyim, efendim. Siz nasılsınız?" diye sordum. Kadın kaşlarını çatarak, "Hamdolsun, iyiyim kızım. Hakan oğlumun sana eziyet ettiğini duydum. Günlerdir seni karanlık bir yerde tutuyormuş," dedi. Hakan'ı hatırlamak istemediğimden, kadına gülümseyerek, "Adın ne, teyze?" diye sordum. Kadın aheste bir şekilde başını salladı. "Adım Şükran, kızım. Senin adın da Günay, değil mi?" diye karşılık verince başımı salladım. Kendimi kötü kokuyor gibi hissettim. Birkaç gündür duş alamamıştım ve dişlerimi fırçalayamamıştım. Tuvaletimi düzgün bir şekilde yapmaya çalışıyordum en azından. Ahırdan tuvalete gitmek için küçük bir yol vardı ve ben bunu kullanıyordum. Şükran teyze bana bakarak, gözlerimden geçenleri okumuş gibi göründü. "Haydi, eve geç, yıkan ve temizlen," dedi nazikçe. Sonra ekledi, "Sonra yemek yersiniz." Ona minnettar bir şekilde gülümsedim, ancak aklımdaki plan için küçük bir vicdan sızısı hissettim. Ama bu sızıyı hemen bastırıp susturdum. Kendime hatırlattım ki, burada kendi isteğimle değil, zorla bulunuyordum. "Tamam ana," dedi, deminden beri sessizce arkamda bizi izleyen Esma. Elini sırtıma koyarak hafifçe bastırdı. Yürümeye başladım. O önden yürüyerek kendisini takip etmemi sağladı. Birlikte eve girdik, ancak içeriye değil sağa doğru dönerek aşağıya inen merdivenlere geldik. Birlikte merdivenlerden inerek bir kapıda durduk. Esma kapıyı açarak içeri geçti. Ardından ben de girdim. Karşımda alışık olduğum banyo görüntüsü yoktu. Burası bir hamamdı, yani televizyonda gördüğümüz geleneksel hamamlardan biriydi. Hamamın ortasında büyük bir sıcaklık ve buhar bulutu vardı. Zemini geniş, sıcak taşlarla kaplıydı. Ortada büyük bir mermer göbek bulunuyordu. Hamamın köşelerinde çeşmelerden su akıyordu ve havada yumuşak bir buhar vardı. Tavan yüksekçe ve dekoratif desenlerle süslenmişti. Hamamın sıcaklığı ve atmosferi, beni aniden rahatlamış hissettirdi. Hamamın içindeki sıcaklık ve huzur, dışarının soğuğundan sonra hoş bir değişiklikti. Gözlerim, bu muhteşem yapıya hayranlıkla takıldı. Her şey sessiz ve sakin görünüyordu, bu da burayı dinlenmek ve gevşemek için mükemmel bir yer gibi gösteriyordu. ***** Bir saat sonra banyodan çıktığımda kendimi yenilenmiş ve tertemiz hissediyordum. Islak saçlarım, Şükran teyzenin isteği üzerine, kuzine sobasının yanına oturarak kurumaya bırakmıştım. Sıcak soba yanındaki oturma, hem yanaklarımı pembeleştirmiş hem de etrafımdaki küçük kızların gülümsemelerini çekmişti. Hala doğrudan yanıma gelmiyorlardı, ancak çevremden kaçmıyorlardı. Onlara gülümseyerek yaklaştım. Akşam yemeği için sofrayı hazırlayan Esma ve görümcesi Ebru, hızla tabakları düzenlerken, Şükran teyze ve diğer görümcesi Hacer ise mutfakta yemekleri servis tabaklarına koyuyorlardı. Hamamda duş aldıktan sonra üzerime Esma'nın kıyafetlerinden birini giyinmiştim. Bu yeşil kaftan, gündelik giyim için mükemmel bir seçenekti. Yeşil kaftan, basit ve zarif bir tasarıma sahipti. İnce ve hafif kumaşı, rahatlık ve konfor sunuyordu. Uzun, gevşek kollara ve bol bir kesime sahipti, böylece rahat bir hareket özgürlüğü sağlıyordu. Yeşil rengi, doğanın taptaze canlılığını çağrıştırıyordu. Kaftanın yaka ve kol manşetleri zarif bir şekilde işlenmişti, ancak aşırı süsleme yoktu. Bu, kaftanın sadeliğini ve günlük kullanım için ideal olduğunu vurguluyordu. Saçlarımı taramadan örerek Esma'ya yaklaştım. "Yardıma ihtiyacınız var mı, Esma abla?" diye sordum. Esma'ya abla demem gerekiyordu çünkü benden dört yaş büyük birisiydi; yani 26 yaşındaydı. Esma bana gülümsedi. "Birlikte Ebru ile hallediyoruz, canım. Sen koltuğa geç." dedi. Son bir saat boyunca saçlarımla ilgilendiğim için evin detaylarına fazla dikkat edememiştim. Şimdi, etrafı daha yakından incelemek için zamanım vardı. Evin içi, sıcak bir atmosfere sahipti ve sade bir zarafetle döşenmişti. Her şey, ihtiyacınız olan kadar ve gereksiz hiçbir şey yoktu. Mobilyalar, tıpkı Selçuklu dönemine ait eserler gibi, ahşap işçiliği ve zarif detaylarla süslenmişti. Eski döneme ait bu mobilyalar, eve tarihi bir hava katıyordu. Duvarlar, sade bir beyazla boyanmıştı ve nadiren süslemelere yer verilmişti. Hava karanlık ve kapalıydı, pencereden içeriye giren ışık hafifçe titreşiyordu. Bu loş ışık, evin ahşap zemini ve mobilyaları üzerinde yatay çizgiler çizerek sıcak bir atmosfer yaratıyordu. Odaların duvarları, hafif bir beyazlıkla boyanmıştı, bu da ahşabın sıcaklığını vurguluyordu. Hava dışarıda karlı ve kapalı olabilirken, içerideki sıcak atmosfer her şeyi dengeliyordu. Evin içinde modern teknolojiye dair hiçbir iz yoktu, ancak köşede, antika bir dükkanda bulabileceğiniz gibi eski bir radyo vardı. Bu eski radyo, odanın havasını tamamlıyordu. Ev geleneksel Selçuklu motifleriyle süslenmişti ve bu desenler, odalara zarif bir dokunuş katıyordu. Bu kombinasyon, evin tarihi atmosferini ve ahşabın sıcaklığını vurguluyordu. Bir anda derin nefes alarak titrek bir şekilde dışarı üfledim. Olduğum ortam içimi ısıtmıştı. Buradan gitme planımı birkaç günlük unutmam gerektiğini kendime hatırlatarak radyonun önüne geldim. Radyonun yanına yaklaşırken, yanıma küçük kızlardan biri geldi. Küçük kız, belki de onu en iyi tanımlayan kelime "masumiyet" olan bir ifadeyle bana baktı. Gözleri, merak ve sevimlilik doluydu. Saçları kahverengiydi ve dağınık bir şekilde başının etrafında dolanmıştı, sanki oynamaktan yeni dönmüş gibi. Yanaklarındaki renk, içinde bulunduğu sıcak atmosferden kaynaklanan bir pembelik taşıyordu. Küçük kızın gelişigüzel giyinmiş olduğu dikkat çekiyordu, giysileri rahatlığı ve hareket özgürlüğü sunuyordu. Kıza döndüm ve eşit seviyede olabilmemiz için önünde diz çöktüm. Konuşmadan önce kendisine tebessüm ettim. “Adın ne senin?” diye sordum. Cevap vermeden önce hafif sallandı. “Kader. Senin adın ne?” diye sordu utanarak. Yanağına dokundum. Teni yumuşacıktı. “Ne güzel ismin var senin Kader`cim. Benim de adım Günay.” Dedim. Gülümsedi. Minik yemelik işaret parmağını radyoya doğru uzattı. “Bunu açamıyor musun?” diye sordu. “Bunu açamıyorum. Bana yardım eder misin prenses?” diye sorduğumda gülümseyerek kafasını salladı. Biz konuşurken diğer kız ve erkek çocuk da yanımıza gelmişti. Çocukları çok severdim ve şu an ilgilerini çektiğim için mutluydum. Kader bana beni kucağına al diye kollarını kaldırınca onu hemen kucağıma aldım. Yemelik parmağı ile radyoyu nereden çalıştıracağımı gösterince onu istemsizce yanağından öpmüştüm. Hemen utanarak başını eğmişti. Radyo çalışınca yuvarlar düğmeyi çevirdim ve bir frekans yakaladım. Bir türkü çalıyordu. Biraz dinledikten sonra bu türkünün meşhur `Çayır çimen geze geze` türküsü olduğunu anlamıştım. Türkünün ezgileri çok hoştu. Türküyü duyunca gülerek çocuklara bakınca bana aynı karşılığı verdiler. Diğer kıza ve erkek çocuğa ismini sordum hala türkünün tadını çıkarırken. "Ben Irmak, bu da Celal," diyerek, erkek kardeşini gösteren Irmak oldukça sevimliydi. İncecik bir gülümseme yüzünden hiç ayrılmıyordu. "Çocuklar, Günay, hadi sofra hazır, gelin," diyerek bizi çağıran Esma'yı dinleyerek masaya yaklaştık. Ben, alışkanlığım gereği masaya herkesten sonra oturdum. Onlar yemeye başlayınca biraz bekledim, çünkü masada arta kalan yemekleri yemeğe alışmıştım. Şükran teyze, bana dikkatlice bakarak koluma dokundu. Yanımda oturuyordu ve gözleri merakla doluydu. "Niye yemiyorsun, kızım? Çorba soğuyacak," dedi. Masaya baktım ve gördüğüm manzara karşısında içim ısındı. Sevdiğim yemekleri yapmışlardı ve bir restoranda sipariş verseydim ancak bu kadar olurdu: Karalahana çorbası, Hoşkıran kavurması, Hamsili pilav. Hepsi çok sevdiğim yemeklerdi ve bu lezzetleri görmek beni mutlu etti. Şükran teyzeye gülümseyerek kaşığı aldım ve çorbaya daldırdım. Kendi kendime, artık Aydan'ın kurallarına uymam gerekmediğini ve istediğimi yapmakta özgür olduğumu hatırlatmam gerektiğini anlamıştım. Ben yerken, Şükran teyze bana içi rahatlamış gibi bakıyordu, sanki masada bir yemekten daha fazlasını paylaşıyorduk. Onun bakışları, sadece yemeğe olan ilgimle değil, aynı zamanda içimdeki değişen ruh haliyle de ilgileniyormuş gibi görünüyordu. Bu bakışlar, içimdeki rahatlamayı daha da derinleştirdi ve kendimi bu samimi ortamda çok daha iyi hissettim. Esma'nın evindeki bu sıcak ve samimi atmosferde, yavaşça yemeklerime dalmaya başladım. Karalahana çorbasının sıcaklığı boğazımdan aşağı indiğinde, içimi bir huzur kapladı. Hoşkıran kavurması ise tam anlamıyla lezzet patlamasıydı. Her bir lokma, damaklarımda dans eden tatlarla doluydu. Hamsili pilavın tane tane pişmiş pirincinin lezzeti ise unutulmazdı. Masanın etrafındaki sohbet ise giderek daha canlı hale geliyordu. Şükran teyze, ailenin yaşlı üyesi olarak, geçmişten ilginç hikayeler ve anılar paylaşıyordu. Kader, Irmak ve Celal, masanın etrafında gülüşerek şakalaşıyorlardı. Esma ise yemeklerin herkes tarafından beğenilip beğenilmediğini kontrol ediyordu. Yemekten sonra yavaşça çatalı bıraktım ve gözlerimi Şükran teyzeyle buluşturarak teşekkür ettim. “Teşekkür ederim. Ellerinize sağlık. Yemekler çok lezizdi.” Esma gülümsedi. “Afiyet olsun canım. Yarın yine geldiğinde ne yemek istediğini söylersin yaparız. Değil mi Ebru`c*m?” Ebru kafasını salladı. “Tabii ki, yenge.” Herkes yemeğini bitirdikten sonra sofrayı hep birlikte kaldırdık. Esma her ne kadar oturmamı söylese de dinlemedim. İş yapmaya alışık bünyem sakin oturmama müsaade etmiyordu ve bana yapılan iyiliğin karşılığını kendimce vermek istiyordum. Her ne kadar kısa süre sonra onları terk edecek olsam da aklımdan çıkarmayacaktım. Yemekten sonra hazırlanan tatlılar da çayla birlikte yendikten sonra sobanın etrafında minderlerin üzerine kurulmuş sohbet eden aile fertlerine baktım. Geldiğimden beri hiçbirinin elinde telefon görmemiştim. Telefonu ne görmüştüm ne de dillerinden telefona ait bir kelime dökülmüştü. İçimdeki merakı daha fazla bastıramadım ve aklıma gelen ilk soruyu sordum. “Şu an hangi yıldayız?” diye sordum doğrudan. Ebru bana bakarak gülümsedi. “2023 yılındayız canım.” Dediğinde kaşlarım kalktı. “Nasıl yani? Bu köy, bu evler, siz? Hiçbiriniz benim dışarıda gördüğüm dünyadaki gibi değilsiniz? En basitinden telefonunuz yok.” Dedim hararetle. Gerçekten kafam almamıştı. Bu insanlar nasıl 2023 senesinde olabilirlerdi ki? Şükran teyze gülerek omzumu sıvazladı. Ona kısa bakış atarak Ebru`ya döndüm. Ondan açıklama bekliyordum. Ebru derin bir nefes alarak konuşmaya başladı. “Bak canım," dedi nazikçe, "Biz çağdaş dünyanın gelişimini biliyoruz, insanların teknoloji konusundaki ilerlemelerini de. Güzel Türkiye'miz de bu gelişmeleri yakından takip ediyor. Ancak, biz bu teknolojinin olumsuz etkilerini reddediyor ve sadece olumlu yönlerini kullanıyoruz. Evet, hepimizin telefonları var, ancak bağımlı değiliz. O küçük cihaza gereksiz yere zaman harcamak yerine, bir birimizle daha fazla vakit geçiriyoruz." Ebru'nun anlatımı, bu gizemli adanın, benim bildiğim çağdan uzak, zamana direnen bir cennet olduğunu fark etmeme yardımcı oldu. İnsanlar burada, teknolojinin zincirlerinden kurtulmuş, kendi aralarındaki bağları ve geleneklerini yaşatma konusunda kararlı bir yaşam sürdürüyorlardı. Bu sakin topluluk, modern dünyanın telaşından uzak, dingin ve huzurlu bir şekilde varlığını sürdürüyordu. Esma'nın yüzünde beliren gülümseme, benim şaşkınlığımı bir miktar hafifletti. Omzuma dokunuşu ise bu adanın sıcaklığını ve kabulünü simgeliyordu. Esma, "Hakan ağabeyin tavırlarına bakılırsa seni burada bırakmaya niyeti yok gibi görünüyor," dediğinde içimde hafif bir endişe belirdi. Bu adada sonsuza dek yaşamak mı? Bu düşünce kalbimi sıkıştırdı. Esma ise konuşmaya devam ederek beni sakinleştirmeye çalıştı. "O yüzden, buradaki yaşam tarzımıza alışman iyi olur. Eğer t****k gibi tuhaf bir uygulamaya bağımlıysan, kurtulmak biraz sancılı olabilir," diye ekledi ve gözlerini devirdi. Anladım ki, o esnada bahsettiği bana değil şey t****k'a aitti. Fakat ben kendi kendime tedirgin olmuştum. Çünkü Esma içimden geçenlerin farkındaymış gibi konuşmuştu. Sanki buradan kaçmak için plan yaptığımı anlamıştı.Elbette öyle bir şey yoktu. "Benim telefonum yok," dedim, umursamaz bir şekilde ses tonumu korumaya çalışarak. Ama içimde, her zaman bir telefonum olmasını istemişimdir. Ebru, "Tabii ki yok. O çirkef kuzenlerin seni ölüme terk ettiğinde suda bozulmuştur," dedi ve bana şüphe dolu bir bakış attı. Ardından kaşlarını çatarak devam etti. "Senin hiç telefonun olmadı, öyle değil mi Günay?" diye sordu. Gözleri kısık bir şekilde bu soruyu sorduğunda, içimde hafif bir endişe belirdi. Ebru'nun bakışları, sanki düşüncelerimi okuyor, iç sesimi duyuyor gibi bir etki yaratıyordu. "Olmadı," dedim, dürüstçe. Şükran teyze ilgiyle bana bakıyordu. "Sevmedikleri kişiye telefon almazlar, canım," dedi Esma. Sesinde akrabalarıma karşı duyduğu öfkeyle titriyordu. Ona hafif bir gülümsemeyle karşılık verdim, çünkü bu noktada haklıydı. Esma'nın söylediği gerçekti. O sırada onlar sohbet ederken, Ebru sessizce kalkarak minderden ayrıldı ve odadan çıktı. Ben merakla izledim, birkaç dakika sonra geri döndü ve elinde bir telefonla geldi. Telefona yakından baktım ve sonra Ebru'ya. "Bana mı veriyorsun bunu?" diye sordum, şaşkınlıkla. "Evet," dedi Ebru, "şifresini aç, böylece çocuklar kurcalamasınlar diye ekranı kilitlemiştim." Telefonu aldım ve ekrana dokundum. Hemen açıldı, ama şifre girmem gerektiğini fark ettim. Başımı kaldırarak Ebru'ya baktım. Gözlerimiz kilitlendi. "Şifre nedir?" diye sordum, titrek bir sesle. "Şifre 'öz güven' olacak, ama 'ö' harfi yerine 'o' harfi kullanmalısın. İngilizcede 'ö' harfi yok, hatırlatayım," dedi Ebru. Kelimeleri ile içimde yıllardır taşıdığım eksiklik duygusu bir kez daha kendini hissettirmeye başladı. Telefonu uzatarak omuz silktim. "Okuma bilmiyorum ki," dedim sessizce. Şükran teyze bana üzgün bir şekilde baktı. "Sevimsiz yengen, okuma hakkını bile elinden almış," diye mırıldandı Esma. Haklıydı, cevap vermek için bir şeyim yoktu. Esma'nın söylediği gerçeği kabul etmek zorundaydım. Bu an, içsel çatışmaların, kabullenme ve değişim isteğinin çarpıcı bir yansımasıydı. Telefonun ekranına bakarken, eksikliğin getirdiği bir tür hüzün ve kabullenme hissi içimi sararken, Ebru'nun hareketi beni derin bir şekilde etkiledi. İyi kalpli bir jestle, eksikliklerimi kabul etmeme yardımcı oldu. Telefonun anahtar gibi elimde durduğu o an, yaşadıklarımda benim hiçbir suçumun olmadığını anlamıştım. Gözlerimi kaldırarak Ebru'ya baktım, yanıma oturdu ve ellerimi avuçlarına aldı. "Bak Günay," dedi Ebru, sesi hüzün ve anlayışla doluydu. "Bu yaşadıkların senin suçun değil. Anladın mı? Seni küçüklüğünden beri eksik ve işe yaramaz olduğuna inandırmışlar." Kaşlarım çatıldı, merak ve anlama isteğiyle Ebru'ya baktım. Anlayışla gülümsedi ve avucumdaki elime hafifçe vurdu. "Biz hayatımızı, kader planımızdaki olayları düşüncelerimizle oluşturarak yaşıyoruz," diye açıkladı. "Yani bir insan mutsuzsa, bu onun kaderi değil, kendi düşüncelerinin olumsuz olduğundandır. Hayatımızı inandıklarımızla şekillendiririz, yani." Ebru'nun bu derin düşünceleriyle dolu sözleri karşısında, garip bir bakışla ona bakmaya devam ediyordum. Ebru, gülümseyerek devam etti: "Zamanı geldiğinde her şeyi kendin deneyimleyerek öğreneceksin, canım. Şimdilik içindeki eksiklik ve suçluluk duygusunu dönüştürmene yardım edeceğim." dedi sakin sesle. Ne dediğini pek anlamamıştım ama olumlu anlamda kafamı salladım. "Tamam." dedim bana gülümseyen Hacer`e bakarken. Hacer`in yüzünde `huzuru buldun` ifadesi belirmişti. Ona karşılık verdim. Burada kalacağım sürede onlardan ne öğrenirsem kardı benim için. Onları terk edeceğim için içim azıcık sızlasa da buraya ait olmadığımı haykıran zihnime hak verdim. Haklıydı. Ben buraya ait değildim. Zihnim ile kalbim o an çatışsa da ben zihnimi seçmiştim. Yanlış yapıp yapmadığımı zamanı geldiğinde öğrenecektim. Bir ay sonra.. Bir aydır buradaydım ve uyandığım her gün çok farklıydı. Ve çok güzel. Adanın tamamını gezmesem de küçük bir kısmını biliyordum. Amacım adayı ezberlemekti. Buradan kaçmak istiyorsam nereden gideceğimi bilmem gerekiyordu. O yüzden gördüğüm her şeye dikkat kesiliyordum. Esma`nın beni ahırdan çıkardığı günün ertesinde Şükran teyze oğluna kesin dille "Günay bir daha o ahıra gitmeyecek!" demişti. "O bir insan hayvan değil oğlum. Hem ben onun casus masus olduğuna inanmıyorum." diye de devam etmişti. O an çok mutlu olmuştum çünkü Kadir annesinin lafını ezip geçememişti. On gün sonra Hakan geldiğinde de Şükran teyzeden aynı azarı yemişti. Hakan beni bir şartla serbest bırakmıştı. Onun gözüne gözükmeyecektim. İstediğini yapmıştım. İki kere indiği halk meydanına gitmemiş gözüne görünmemiştim. Gerçi Hakan da adada pek bulunmazdı. Evi çok uzaktaydı. Ormanda yaşıyordu ve adaya sadece klan üyelerinden birinin bir sorunu olduğunda gelir sorunu çözer giderdi. Ondan hoşlanmasam da yaranan problemi adaletle çözüyordu. Kısaca şu an Şükran teyzenin evinde yaşıyordum. Şükran teyze iki kızı Ebru ve Hacer ile yaşıyordu. Kadir`in evi ayrıydı. Ayrı evleri olsa da hep birlikteydik. Ya Esma çocukları alır kaynanasına gelir ya da biz bir şeyler hazırlayarak onlara giderdik. Onlarla yaşamayı sevmiştim. Ama bunlardan daha önemlisi Ebru bana okuma yazma öğretiyordu. Artık okumayı sökmüştüm. Yazmada zorluk çeksem de Ebru beni motive ediyordu. Ebru benim muhteşem kadınım. O bir ana okulu öğretmeniydi ve işinde gayet başarılıydı. Ebru, benim için özel bir insan haline gelmişti. Onun görünüşünden çok, iç dünyası ve yaklaşımıyla etkileyiciydi. İlk gördüğüm andan itibaren Ebru'nun huzur dolu enerjisi ve anlayışlı bakışları beni etkilemişti. Ebru, orta boylu bir kadındı ve zarif bir duruşa sahipti. Siyah saçları dalgalıydı ve omuzlarına doğru iniyordu. Gözleri büyük ve kehribar rengindeydi. Bu gözlerde sakinlik ve anlayış vardı. Onun gülümsemesi içten ve samimiydi, her zaman yüzünde bir tebessüm taşırdı. Giyim tarzı, Ebru'nun doğal ve rahat bir yaşam tarzını benimsediğini gösteriyordu. Genellikle sade ve düz renklerdeki kıyafetleri tercih ederdi. Bu tarz, onun iç huzurunu ve basitlikle gelen güzelliği yansıtıyordu. Ancak Ebru'nun en etkileyici yanı, iç dünyasının derinliği ve sakinliğiydi. Konuşmaları ve davranışları, insanların iç dünyalarına dokunabilen ve dönüşüm konusunda rehberlik edebilen biri olduğunu gösteriyordu. Onunla zaman geçirdikçe, içsel sıkıntılarımla başa çıkmama yardımcı olan bir arkadaş ve mentor olduğunu daha da derinlemesine anladım. Ebru, yaşadığım zorlukların üstesinden gelmem ve kendim olmam konusundaki yolculuğumda bana büyük destek oluyordu. Ebru aynı zamanda nişanlıydı. Yakup isimli bir savaşçıyla ilişkisi vardı. Evet, adanın savaşçıları vardı, hatta eski zamanlardaki gibi onlara "Alp" deniyordu. Bu kavramı ilk duyduğumda büyülenmiştim. Onları talim yaparken izlerken büyük keyif alırdım, ancak gerçek savaş zamanlarının ne kadar korkutucu olduğunu düşününce tüylerim ürperirdi. Ebru'nun kardeşi Hacer ise adanın yerel halı dokuma atölyesinde ustabaşıydı. Bu atölyede çok güzel ve özenle dokunmuş halılar üretilirdi. Adanın bu atölyenin özel bir ismi de vardı: "Orman Gözcüleri." Bu isim, adanın özgün ve gizemli atmosferini yansıtıyordu. "Orman Gözcüleri" adıyla bilinen bir klana aittiler, yani ne ada sakinleri ne de köy halkıydılar. Bu klan, adada farklı bir topluluğu temsil ediyordu. Ebru'dan öğrendiğime göre, Gök Gürültüsü klanı diye bir düşmanları da vardı ve bu düşmanlık nesilden nesle aktarılan bir nefretle sürüyordu. Hakan'ın beni casus olarak suçladığı Amira liderliğindeki klan ise, Hakan'ın ailesine düşman bir ailenin soyundan gelmekteydi. Bu iki klan arasındaki düşmanlık öylesine eskiydi ki, kökenini bile hatırlamıyorlardı. Bir zamanlar iki kişi arasındaki bir tartışma yüzünden başlamış olan bu düşmanlık, şimdi insanların gurur ve üstünlük duyguları yüzünden sürdürülüyordu. Bu kavga ve düşmanlık atmosferi, adanın huzurunu bozmasa da onları yeteri kadar yıpratıyordu. Düşüncelerime dalarak üzerimdeki elbiseye baktım. Benim kaftanım yoktu ama giyindiğim elbisenin ondan aşağı kalır yanı yoktu. Etek kısmı uzundu, dizlerine kadar inen bir uzunluğa sahipti. Kalın kumaştan yapılmıştı, bu da ona dayanıklılık ve zarafet katıyordu. Elbisemin rengi mürdüm rengiydi, derin ve zengin bir tonuyla dikkat çekiyordu. Ön tarafında ve eteğin alt kısmında bulunan işlemeler, incelikle işlenmişti. İşlemelerdeki motifler, adanın geleneklerini ve kültürünü yansıtıyordu. Üst kısmı ise düz ve zarif bir kesime sahipti. Yuvarlak bir yaka ve uzun kolları vardı, bu da elbiseye klasik bir çekicilik katıyordu. Elbisenin sırt kısmı, sadeliğiyle dikkat çekiyordu ve gizli bir fermuarla kapatılıyordu. Bu sade tasarım, elbisenin şıklığını ve rahatlığını tamamlıyordu. Fermuarın gizli olması, elbisenin görünümünü bozmamış, temiz ve düzgün bir çizgi yaratmıştı. Üzerimdeki elbisenin altına yünden örülmüş bir yelek giyinmiştim. Bu yelek, beni adanın değişken hava koşullarına karşı koruyan sıcak bir katman sağlıyordu. Yünün doğal sıcaklığı, soğuk kış günlerinde beni üşümeden gezmemi sağlıyordu. Ayağımda ise kalın ve sağlam bir çift çizme bulunuyordu. Bu çizmeler, özellikle karlı zeminlerde yürürken rahatlığımı ve sıcaklığımı koruyordu. Ayaklarım hiç üşümüyordu. Çizmelerimi düşününce içim burkuldu. Aydan'ın evindeyken bana özel giysiler alınmazdı, genellikle kızlarının eskilerini giyerdim. Bu hatıraları hızla zihnimden uzaklaştırarak adım atmaya devam ettim. Amacım, talim alanına gitmekti. Adada yönetim şekli ataerkil olmayan nadir topluluklardan biriydi. Kadınlar ve erkekler bir arada kararlar alır, birlikte savaşırlardı. Özellikle büyüklerin sözü oldukça önemliydi. Bu dünya, dış dünyada yaşadığım gerçeklikten çok farklıydı ve daha adildi. Bu dünyanın dışındaki gerçek dünyada durum çok farklıydı ve hiç iç açıcı değildi. İnsanlar bir birine karşı çok saygısız olmuşlardı. Düşüncelerime yüz buruşturarak saçlarımı sağ omzuma topladım. Saçlarım aklıma gelince sabahki anımı hatırladım. Sabah aynanın karşısında kendi kendime, "Boyama zamanı geldi," dediğimde, bu sözü Ebru duymuştu. Yanıma yaklaşarak saçlarıma dokundu ve boyaların aktığı yere baktı. Birkaç saniye sonra aynadan bana baktı. "Saçların kızıl Günay." dediğinde kafamı sallayarak omuz silktim. Evet saçlarım kızıldı ama Aydan hep kahverengiye boyuyordu. Ebru bana aynadan kaşlarını çatarak baktı. "Bu saç rengini alabilmek için kuaförler neler yapıyor haberin var mı? Var tabii. Peki neden kızıl renkli saçlarını kahverengiye boyuyorsun?" diye sordu. O an odada sadece ben ve Ebru vardık. Söylediğim kelimelerin ağırlığı havada asılı kalmıştı. Titrek bir sesle, geçmişin acı hatıralarını dile getirmiştim. Ebru sessizce dinliyordu, yüzündeki anlayış ve destek dolu ifadeyle. "Amcam Aydan`ı nişanlıyken kızıl saçlı bir kadına aşık olmuş. Hatta o kadınla gitmek istemiş ama dedem izin vermemiş. Galiba o yaşadıkları Aydan`da travma yaratmış. Bilmiyorum. Kızıl saçlarım çıkınca hemen boya alıp boyuyordu. Görmek bile delirmesine yetiyordu çünkü. Saçlarımı yola yola boyardı," dedim, geçmişin yükünü omuzlarımdan atmaya çalışarak. Ebru, sessizce kollarını etrafıma doladı ve ben de hemen karşılık verdim. Sıcacık bir sarılma anıydı bu. Ebru'nun yanımda olması, onun sevgi ve ilgisi, içimi ısıttı. Zor bir anıyı paylaşmak, yüreğimi hafifletti. Bir süre sessizce sarılı kaldık, sözcüklerin yerini duygular almıştı. Sonra Ebru nazikçe ayrıldı ve yüzümde bir gülümseme belirdi. "Bundan böyle bu saçları boyamak yok. Boyarsan bozuşuruz güzellik," dedi, gözlerindeki anlayış ve tebessümle. Başımı olumlu bir şekilde salladım Talim alanına geldiğimde, etrafta birbirine dokunan kılıçlar, kılıçların çarptığı tahta kalkanlar ve savaşan kadınların cesurca çığlıkları yankılanıyordu. Onları izlemeye başladım. Geniş bir açık alanda toplanmışlardı, güçlü bir şekilde nefes alarak, kollarında ve bacaklarında kasların belirginliğini gösteren hareketler yapıyorlardı. Kadınlar, savaşın getirdiği gerçeklikle yüzleşiyor, her biri kendi becerilerini ve dayanıklılığını geliştirmek için çalışıyordu. Ellerindeki kılıçlarla hızlı ve keskin vuruşlar yapıyor, tahta kalkanlarıyla saldırılara karşı koymaya çalışıyorlardı. Her bir hareket, bir sonraki savaşta hayatta kalmalarını sağlamak için önemliydi. Savaş talimi sırasında duyulan çığlıklar, kadınların kararlılığını ve birliklerini temsil ediyordu. Bu alanda, adanın kadınları, kendi güçlerine olan inançlarıyla bir araya gelmişlerdi. Savaşın getirdiği tehlikeleri ve zorlukları kabulleniyorlar, birlikte çalışarak hayatta kalmak için hazırlık yapıyorlardı. Her biri savaşı asla istemese de ona hazır olmak zorundalardı. Kimse ölmek istemezdi ama yurtları ve bir birileri için ölmeyi çoktan göze almışlardı. Kadınların savaş talimi sırasında ilginç bir olay yaşandı. Talim alanında, kadın savaşçılar kılıç ve kalkanlarıyla çeşitli manevralar yaparken, bir anda ormanın derinliklerinden garip bir ses duyuldu. Herkes aniden durdu ve dikkatle sesin kaynağını araştırmaya başladı. Ses, uzakta ağaçların arasından süzülüyordu. Birkaç an sonra, ormanın yoğun bitki örtüsünün arasından çıkıp geldiğini gördükleri bir ayıydı. Ayı, büyük ve etkileyici bir varlıktı, ancak bir o kadar da tehlikeliydi. Kadın savaşçılar, önce şaşkın bir şekilde ayıyı izlemeye başladılar, sonra ise paniklememek için sakin kalmaya çalıştılar. Ayı, talim alanına yaklaştı ve savaşçıların arasında dolaşmaya başladı. Herkes tedirgin olmuştu, çünkü ayının saldırısından korunmak için ellerinde sadece kılıç ve kalkanları vardı. O anın gerilimi ve şaşkınlığı bedenimi sarmıştı. Panikle birkaç adım geri çekildim. Ama kaçmadım. Çünkü kaçarsam bir tek kendime değil etraftaki herkese zarar verecektim. Tam o sırada, talim alanının en deneyimli savaşçılarından biri olan Elif, ayıya yaklaşarak onunla iletişime geçmeye karar verdi. Ayının dilini konuşmak ve onunla anlaşmak için cesurca adımlar atmaya başladı. Diğer savaşçılar şaşkınlıkla izliyordu. Elif, ayıya sakin ve dostça bir şekilde yaklaştı, onunla iletişim kurmaya çalıştı. İlk başta ayı hırçın görünüyordu, ama Elif'in sabrı ve cesareti sayesinde, ayı sakinleşmeye başladı. Elif, jestlerle ve ses tonuyla onunla iletişim kurdu, adeta bir dil öğreniyormuş gibiydi. Bir süre sonra, ayı sakinleşti ve savaşçılar arasında dolaşmayı bıraktı. Kadınlar, bu olayı büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla izledi. Ben de öyle. Bu anı izlerken içimde karmaşık duygular vardı. Şaşkınlık, korku ve sonunda hayranlık... Elif, ayıyı kendi grubunun lideri olarak kabul etti ve onunla birlikte talim yapmaya devam ettiler. Bir süre sonra ayı onlardan sıkılıp ormanın derinliklerinde kaybolmuştu. Bu ilginç olay, kadın savaşçıların cesaretini ve bilgeliğini simgeliyordu. Elif'in cesareti ve ayıyla kurduğu iletişim, savaşçıların ne kadar yetenekli ve kararlı olduğunu gösterdi. Bu olay, kadınların savaş talimindeki gücünü ve dayanışmasını daha da pekiştirdi. Elif, uzun boylu ve atletik bir vücuda sahip olan bir kadındı. Koyu renk saçları, çoğunlukla bir örgü ya da at kuyruğu şeklinde toplanır ve pratik bir görünüm sunardı. Gözleri iri ve canlıydı, çoğunlukla kararlılık ve cesaretle parlarlardı. Dikkat çekici özelliklere sahip olmayan ancak güçlü bir ifade taşıyan bir yüze sahipti. Elif, talim yaparken genellikle sade bir savaş kıyafeti giyerdi: siyah bir zırh, deri pantolon ve yüksek çizmeler. Savaşta en iyi performansı sergilemek için her zaman hazır ve odaklı görünürdü. Ancak Elif'in en çarpıcı özelliği, cesaret ve liderlik yetenekleriydi. Zorlu anlarda bile kararlı ve sakin kalabilen bir kişiliğe sahipti. Diğer kadın savaşçılar arasında saygı duyulan bir lider olarak bilinirdi. Ayrıca, hayvanlarla iletişim kurma yeteneğiyle tanınırdı, bu da onu grup için çok değerli bir üye haline getiriyordu. Elif'i izlerken içimde bir kararlılık büyüyordu. Onun gibi olmak istiyordum. Cesareti, liderlik yetenekleri ve hayvanlarla kurduğu olağanüstü bağ bana ilham veriyordu. Bu adanın savaşçı kadınları arasında saygı görmek, benim için büyük bir hedef haline gelmişti. Elif'in cesareti, onun zorlu anlarda bile sakin kalabilmesi ve liderlik yapabilmesi, benim için gerçekten etkileyiciydi. Kendimi geliştirmek, savaşçı yeteneklerimi daha da ileri taşımak istiyordum. Onun gibi cesur olmak, kararlılıkla zorlukların üstesinden gelmek, hayvanlarla iletişim kurma yeteneğimi daha da geliştirmek istiyordum. Bu yetenek, hem savaşta hem de adadaki günlük yaşamda bana büyük avantaj sağlayabilirdi. İzlediğim bu kadın savaşçının liderlik ve cesaret özelliklerinden ilham alarak, kendimi daha fazla geliştirmek ve adadan kaçmak için güç toplamaya karar vermiştim. Bu insanları üzecek olmama rağmen gidecektim. Burası harika olsa da bana göre değildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD