Keyifli Okumalar!!
Türkiye.
Artvin, Hopa ilçesi.
Günay…
Soğuk, keskin bir rüzgarın sert dokunuşları bedenimi sarıyor, üşümeme neden oluyordu. Islak çamaşır kokusu havada asılı dururken, ben dışarıda, geniş bir leğende çamaşırları yıkamanın zorluğunu yaşıyordum. İnce, hafif pantolon ve hızla nemlenen kazakla kendimi korumaya çalışıyordum. Çamaşırları duruladıktan sonra saçaklı çatının altında çamaşır asmak için ellerimi kaldırdım. Çamaşırları astıktan sonra üstüme baktım. Islaktı. Saatlerdir kendimi işe verdiğim için hissetmemiştim ama şimdi üşüyordum. Zaten üzerimde pek kalın bir şey yoktu. Suna`nın eski pantolonunu ve kazağını giyinmiştim. Mevsim kıştı ve ben dışarıda geniş leğende çamaşır yıkıyordum. İç geçirerek ellerimi kaldırdım ve baktım. Soğuktan ve çamaşır yıkamaktan kızarmıştı. Aydan yengenin kaç kere ikaz etmesiyle çamaşırları fazla çitilediğim için ellerimin derisi de aşınmıştı. Sızlıyordu. Ellerimi soğuk havada salladım. Suyu çıkmış bazı yaralara üflesem de fayda etmeyecekti. Ben de uğraşmayı bıraktım. Eve girmem gerekiyordu. Çamaşırlardan sonra ütülediklerimi yerlerine koymam gerekiyordu. Eve girmeden önce esen soğuk rüzgar iliklerimi sızlatmıştı. Karadeniz`in soğuğu yaman olurdu ve zalim yengem sırf bana eziyet olsun diye çamaşırları dışarıda elimde yıkatırdı. Evde çamaşır makinesi elbette vardı. Amcam hali vakti yerinde bir esnaftı. İki tane dükkanı vardı. Biri bakkal diğeri ise turistik ve el işleri satan dükkan. Her ikisinin de iyi geliri vardı.
Amcam Niyazi beni seviyordu. Ben de onu seviyordum. Zaten bir tek o beni seviyordu. Ne karısı ne kızları beni hiç sevmemişlerdi.
Ben Günay Cafer. Kendi hitabımla Karadeniz`li Sindirella. Kendimi tıpkı masallardaki Sindirella gibi hissediyordum. En iyi anladığım kişi oydu. Fakat masaldaki Sindirella ile benim tek farkım onun hayatına giren mucizenin beni asla bulamayacağıydı. Ne bir peri hayatıma girip beni prensese dönüştürecekti, ne de beni sevebilecek bir prensle karşılaşacaktım. Ben bu karanlık kalplerin kustuğu kinde boğulup mahvolacaktım.
Bu eve geldiğimde üç yaşımdaydım. Küçüktüm. Annem babam kazada ölmüştü. O kazadan bir tek ben sağ çıkmıştım. Küçükken yengem beni döverken hep “Keşke kazada sen de ölseydin.” Derdi. Ona katıldığım yegane konulardan biri de buydu. Ben de keşke diyordum içimden. Sizin elinize kalmasaydım da ölseydim. Aydan yenge sekiz yaşımdan beridir beni hizmetçi gibi çalıştırıyordu. Okula bile yollamamıştı. Amcam okula gitsin diye ısrar ettiğinde o kocasına sokulur “Onu ben kendim eğiteceğim beyim. Sen merak etme. Güzel Günay`ım Aylin ve Suna`dan da başarılı olacak.” Derdi. Aydan yenge üniversite mezunu olsa da çalışmıyordu. Kızlarını da okutuyordu. Ben 22 yaşımda olmama rağmen okuma yazma bilmiyordum. Bildiğim tek dil arapçaydı. Onu da Fazilet nenem yani babamın annesi öğretmişti. Nenem yıllar önce rahmetli olmuştu. Ondan bana bir tek bana emanet ettiği Kur`anı Kerim ve onu okumam için öğrettiği arapça kalmıştı. Oğlunun derdi zavallı kadını kanser etmişti. Amcam onu tedavi ettirmek için çok uğraşmıştı ama kanser son evresindeydi. Hastalığını öğrendikten altı ay sonra nenem hayata gözlerini yummuştu. Elimden kayıp giden yakınlarım aklıma gelince boğazımı yakan acıyı yuttum. Rüzgarın hışırtısının arasında, geçmişin umutsuzluğu hâlâ canımı sızlatıyordu. Duygusal bir volkanın patlamasına benziyordu, sessizce içimde devinip duran.
Eve girdim. Ev geniş, iki katlı ve dayanıklıydı. Eski Hopa evleri genellikle ahşap malzeme kullanılarak inşa edilirdi. Ahşabın sıcaklık dengeleme özelliği, Karadeniz'in değişken iklim koşullarına uyum sağlamalarını sağlardı. Çatıları genellikle geniş saçaklara sahipti. Bu saçaklar, evin hem yağmurdan hem de güneşten korunmasına yardımcı olurdu. Az önce orada çamaşır asmıştım.
Evin kapısından içeri adımını attıktan sonra, sessizce ilk kata doğru ilerledim. Odam mutfakla yan yana olan ilk katta yer alıyordu. Kapısını açtığım anda, beni küçük ve şirin bir dünya karşıladı. Oda, sade ve kullanışlı bir düzenlemeye sahipti.
Gözlerimi odada gezerken, ilk dikkatimi çeken parça tek kişilik yataktı. Kenarlarındaki beyaz dantel detaylar, odanın hoş bir havasını yansıtıyordu. Yatak, köşeye yerleştirilmişti ve üzerinde sıcak bir battaniye düzgünce seriliydi.
Karşı duvarda yer alan aynalı dolap, odaya ferahlık ve genişlik hissi katıyordu. Kapakları beyaz renkteydi ve ayna kapaklarıyla zarif bir uyum içindeydi. Dolap içinde giyim eşyalarımı saklayabileceğim raf ve askılık seçenekleri vardı.
Yatağın hemen yanında bulunan komodin, günlük ihtiyaçlarımı koymak için kullanışlı bir alan sunuyordu. Burası benim küçük dünyamdı. Gecenin sessizliği içinde yavaşça yatağıma uzandığımda vücudumdaki ağrılar ve yorgunluk, günün getirdiği zorlukların yükünü taşıyor oluyordu. Ancak, yatağın yumuşaklığına sarıldığım an, tüm bunları geride bırakıyordum. Odanın loş ışığı, yavaşça gözlerimi kapattığımda kararıyordu.
İşte o an, kendimi hayal dünyasının kapılarının önünde buluyordum. Derin nefes alarak, gerçek dünyanın sınırlarını aşıp içsel bir kaçışın eşiğine adım atıyordum. Beyaz kumsalları ve turkuaz sularıyla muhteşem bir adayı düşlemeye başlamıştım.
Rüzgar hafifçe esiyordu, saçlarımı okşuyordu. Denizin sesi, uzaklardan gelen dalgaların kıyıya vurmasıyla birleşiyordu. Ay ışığı, suyun yüzeyinde dans ederken gökyüzüne yansıyordu. Bu manzara, gerçek dünyanın stresinden ve sıkıntısından uzaklaşmamı sağlayan bir özgürlük hissi uyandırıyordu.
Burada ne kalpsiz Aydan vardı ne onun acımasız kızları.
Fakat burada kendimi bu adada yalnız da hissetmiyordum. Kuşlar melodik şarkılarıyla çevremde uçuşuyor, palmiyeler hafifçe esen rüzgarın dansına katılıyordu. Adeta zaman durmuştu, her şey sadece huzur ve güzellik dolu bir anın parçası gibiydi.
Hayal dünyasında, herkesten uzakta, sadece kendi düşüncelerim ve hissettiklerimle baş başaydım. Ruhumun ve zihnimin derinliklerinde, huzurun ve dinginliğin kaynaklarına doğru yolculuk ediyordum. Gözlerimi kapadığım anda, gerçek dünyadan uzaklaşarak bu cennet adasına adım atmış oluyordum.
Bu anlar, benim için sadece bir kaçış değil, aynı zamanda içsel bir yenilenme ve huzur kaynağıydı. Geceleri yatağa girdiğimde, bedenimdeki acıları ve yaşadığım zorlukları unutarak kendi hayal dünyama dalmak, adeta ruhuma bir terapi gibi geliyordu.
Düşüncelerimden kopup gerçekliğe döndüm. Odamdaki mobilya gayet yeni olsa da Suna kendisine yeni oda dekorasyonu yaptırmak için eskidiği bahanesiyle bunları benim odama koydurmuştu. Niyeti beni eski eşyaları ile ezmekti ama umrumda bile değildi. Çünkü yerde yatmaktan kurtulmuştum.
Eskiden yün döşeğin üstünde yerde yatardım. Amcam neden yerde yattığımı merak ettiğinde ise Aydan`ın yine bir bahanesi vardı.
“ Hayatım, Günay yerde yatmayı seviyor. O kadar dedim sana yatak alalım ama istemiyor. Ne yapalım? Zorla kızı yatakta uyutacak değilim ya.”
Yerde yatmaktan hoşlanmıyordum ama alışmıştım. Şimdi yatağım vardı ve ben halimden memnundum. Odama girdikten sonra kapımı kilitledim ve üzerimi soyundum. Islak kıyafetlerimi kenara bırakıp dolabın kapağını açmak için yeltendim. Aynada kendimi görünce gülümsedim. Gülümsemem gözlerime bile ulaşamamış soğuk kış ayazına yakalanmış gibi yüzümde donmuştu. Saatlerdir dışarıda olduğum için içerisinin sıcağı yanaklarımın kızarmasına neden olmuştu. Burnum ise soğuktan kızarmıştı. Kendime bakmayı keserek dolabın kapağını açtım ve raftan kot pantolonum ve kalın kazağımı aldım. Amcam birazdan eve gelecekti ve ben o eve geldiğinde evin hizmetçisi konumundan çıkarak evin üçüncü kızı konumuna geliyordum. Amcamın evde olmasını seviyordum çünkü o varken yapmacık da olsa insan muamelesi görüyordum.
Gerçi onun evdeki durumumdan hepten habersiz olduğunu düşünmüyordum. Ortamdaki sahteliği anlamaması mümkün değildi. En azından karısının beni sevmediğini seziyordu ve bana göre onunla arasının bozulmasını istemediği için ses etmiyordu. Her şeye rağmen amcamı seviyordum. Çünkü o bana babamı hatırlatıyordu. En sevdiğim şey ise onun saçlarımı okşamasıydı. Sevgiye öyle muhtaçtım ki, alacağım küçük kırıntısından bile deli gibi mutlu oluyordum.
Amcamı düşünmeyi keserek üzerimi giyindim. Dolabın kapağını kapatarak aynadan kendime baktım. Saçlarımın taranması gerekiyordu. Sabah 5`te kalktığım için saçlarımı öylesine toplamış işlerimi yapmaya başlamıştım. Soğuk havaya rağmen avluyu süpürdükten sonra ezanın okunması ile abdestimi alıp namazımı kılmıştım. O saatten şimdiye kadar aynaya bakma fırsatım hiç olmamıştı. Dolabın kapağını tekrar açarak raftaki kıyafetlerimin altında sakladığım nenemin bana hediye ettiği işlemeli tarağı aldım. Tarağımı saklamam garibinize gittiyse açıklayayım; kuzenim Suna onu istiyordu. Onun gibi güzel tarağın benim gibi sefil beslemede olması haksızlık olduğunu söylüyordu. En büyük çocuk yani Şahin ağabey dışında Suna ve Aylin benden nefret ediyorlardı. Hem de benim onlara sevgiyle yaklaşmama rağmen. Bu nefretin tohumlarını küçükken onların kalbine Aydan yenge ekmişti. Şimdiyse meyvelerini topluyordu. Her defasında odama dalıp o tarağı benden almasını önlemek için tarağı kaybettiğimi söylemiştim. Yalan söylemiştim ama çarem yoktu. Tabi tarağı “kaybettiğimi” öğrenince tepkisini öfkeyle saçlarımı çekip beceriksiz diye bağırmak olmuştu.
Saçımı topladığım lastik tokayı çekerek bileğime taktım ve saçlarımı taramaya başladım. Her tarak dokunuşu ile düzleşen saçlarım güzelleşiyordu. Saçlarımı seviyordum. Kalın, sağlıklı ve uzundu. Onları sevmek, okşamak bana kalmıştı. Bir kadının kendi saçlarını sevmesi kadar can acıtan bir şey yoktu. En azından bana göre yoktu. Ben en çok saçlarımdan yetim kalmıştım. Kimsesizdim.
Bir kadının saçları, onun hayatının bir albümü gibiydi. Her tel, bir anının fotoğrafını çeker gibiydi; bir baba kahkahası, bir annenin tebessümü, aile sıcaklığı... Bu saç telleri, duyguların ve anıların hapsedildiği bir örgü gibiydi. Her tarak hareketi, o albümün sayfalarını tekrar açıyor gibiydi, duyguları ve anıları yeniden canlandırıyordu.
Benim saçlarımda sadece acı vardı. Aydan küçükken kızlarının saçlarını sevgiyle, öperek okşayıp tararken benimkileri eline dolayarak yerde sürüklerdi.
Aynadan kendime bakarak acı acı gülümsedim. Eskiden kendime sanki karşımda zavallı biri varmış gibi halime ağlıyordum. Şimdi ise sadece bakmakla yetiniyordum. Çünkü büyüyordum.
Düşünmeyi keserek tarağı sakladım. Saçlarımı lastik toka ile atkuyruğu toplayarak odadan çıktım. Amcam neredeyse gelecekti. Mutfağa girdiğimde Aydan yenge yemekleri kontrol ediyordu. Tüm gün sarayın kraliçesi gibi dolaştıktan sonra kocası eve geleceği vakitte ev hanımına dönüşmesini her seferinde hayretler içinde izliyordum.
Bir insanın kaç yüzü olabilirdi?
Aydan`ın sayamadığım kadar çok yüzü vardı. Benim onu izlediğimi görünce kaşlarını çattı.
“Orada durup bana mal mal bakacağına gel de yardım et sümsük.” Dedi sert sesle. İçeri girdim. Ellerimi yıkayarak salata yapmak için işe koyuldum. Salatalıkları doğrarken sorun yoktu da sıra domatese gelince çamaşır çitilemekten yüzülen derime temas eden az da olsa asitli domates suyu yüzünden yüzümü buruşturdum. Yarama tuz basılmış gibi canım yanmıştı. Domatesleri hızlıca doğrayıp diğer malzemeleri ekledim. Salata kasesini kenara bıraktıktan sonra ellerimi yıkamak için mutfak evyesine yaklaştım. Soğuk suyu açarak ellerimi yıkadıktan sonra kuruladım. Aydan o sırada mutfakta olmadığı için şanslıydım. Yoksa suyu boşa kullandığım söyleyip bir ton laf ederdi.
Az sonra amcam geldiğinde masayı Suna ile Aydan kurmaya başladı. Sanki gün içinde çok fazla iş yapmış da yorulmuş havası veriyorlardı. Umursamadım. Eskiden bu duruma üzülürdüm ama şimdiyse alışmıştım.
“Nasılsın güzel kızım?” diye soran amcama baktım. Düşüncelerimi bir kenara bırakıp amcama gülümsedim.
“İyiyim amca çok şükür.” Dedim. Aydan ekmekleri masaya bırakırken bana kötücül bakış attı. O an bana benim iyi olmam onu rahatsız ediyormuş gibi gelmişti. Aslında merak ettiğim şey onun neden benden nefret ettiğiydi.
“Yarın Aydan yengenle bir alış verişe çıkın.” Diyen amcama hepimiz merakla bakmıştık. Az önce bana mı alış verişe çık demişti? Emin olmak için
“Bana mı dedin amca?” diye sordum. Gülümsedi. Önündeki su ile dolu bardaktan bir yudum aldı.
“Sana dedim kızım. Cuma günü misafirlerimiz gelecek. Hazırlık yapın.”
Aydan masaya oturdu ve kocasına baktı.
“Hayırdır hayatım? Kim geliyor bize? Ve bunun Günay ile ilgisi ne?” diye sordu. Sesinde yoğun merak vardı. Gerçi aynı şeyi ben de merak ediyordum.
“Muzaffer efendinin eşi bize gelmiş geçenlerde.” Dediğinde Aydan kafasını salladı. Evet haklıydı. Birkaç gün önce Mukaddes teyze buraya gelmişti. Hatta o gün biraz mutlu olmuştum çünkü Mukaddes teyze bana iyi davranmış, gülümsemişti. O gün onlara ben değil Suna hizmet etmişti. Hiçbir şeye dokunmama izin vermemişti. Şaşırsam da mutlu olmuştum. Hiç olmazsa Mukaddes teyze burada olduğu süre boyunca odamda Kur`an okuyarak dinlenmiştim. Diğer alfabedeki bazı harfleri tanıyordum ama okumaya ya da yazmaya tam hakim değildim.
“Evet hayatım gelmişti. Güzel vakit geçirdik. Suna kızım ona çok güzel hizmet etti.” Diyerek kızına bakan Aydan kendisine Suna`nın masum bir kız gibi utangaç kafa sallaması ile karşılık vermesine gülümsedi. Oyunculuklarını alkışlamamak için kendimi zor tutuyordum.
“Muzaffer ile kahvede karşılaştık ve bana Cuma günü Günay`ı Tarık için istemeye geleceklerini söyledi. Ben de olur dedim. Tarık çok iyi çocuktur. Hem ailesini de tanıyoruz. Muzaffer`in ailesi güzel kızımı emanet edebileceğim bir aile.” Dedi ve bana gülümsedi. Amcamın ağzından çıkan kelimeler ortamda bomba gibi patlamıştı. Ben şaşkınlıkla amcama bakarken Aydan beni yılan bakışlarının hedefine çoktan koymuştu. Suna aldığı haberle kaskatı kesilirken annesini elini kavradı. Aydan hemen ona baktı. Amcam ortamdaki gerginlikten habersiz konuşmaya devam etti. “Sence de öyle değil mi hayatım? Hem belki evlenip İstanbul`a gidince Günay üniversite sınavlarına bile hazırlanır. Muzaffer bana yeğenime gözü gibi bakacağı sözünü verdi.” Dedi bu sefer mercimek çorbasına kaşığını daldırarak. Ben Aydan`ın tepkisinden korkarak yerimde büzülmek isterken duyduğum cümle ile hayrete düşmüştüm.
“Tabi hayatım. Gelsinler. Tarık`a Günay`dan iyi kız mı bulacaklar?” dediğinde amcam karısına gurur karışık sevgiyle bakmıştı. Ah canım amcam, baktığın o güzel yüzün arkasındaki kötü kalbi keşke görebilseydin. Sessizce iç geçirdim. Aydan`ın bu halleri hayra alamet değildi. Bunun acısını çok kötü çıkaracaktı. Sanki Tarık`ın beni istemesi benim suçummuş gibi. Tarık`ı hatırlayınca elimde olmadan gülümsedim. Ben gizlice gülümsediğimi sanarken bu küçük gülümseme Suna`nın gözünden kaçmamıştı. Bunu kafamı kaldırıp ona baktığımda bana attığı düşmanca bakıştan anlamıştım. Onun öyle bakması bile bu yaz başıma gelen bir olayı hatırlamama neden olmuştu.
Yazın bir gün Aylin bana beyaz bir tişört getirip “Günay şunu giyin de dışarı çıkalım. Azıcık gezelim.” Demişti. İlk başta şaşırmıştım. Ama sonra onlarla dışarı çıkma fikrine sevinmiş, elindeki tişörtü alarak odamda giyinmiş onlarla dışarı çıkmıştım. Çarşıda yürürken bazılarının gülerek, bazılarının acıyarak baktığını görünce şaşırmış, üzülmüştüm. Giyim mağazalarının önünden geçerken Aylin`in sık sık eve onu ziyarete gelen sınıf arkadaşı Necla kıkırdayarak Aylin`e el sallayınca durdum. Ortada bir şey dönüyordu.
“Bunlar bana neden böyle bakıp gülüyor Aylin?” diye sorunca omuz silken sevgili kuzenim sırtıma bakış attı. Sorumu Necla da duymuştu. Yanımıza gelerek önce Aylin`e sarıldı sonra da sırtıma bakıp güldü. Aylin de ona katılınca mutlulukla çak işareti yaptılar. Artık sinirlenmeye başlıyordum.
“Bana hemen neler olduğun açıklamanı istiyorum Aylin!” diye sertçe çıkıştığımda omuzlarımda bir şeyin ağırlığını hissettim. Biri omzuma mavi ipek bir şal atmıştı. Aylin ve Necla benim tam arkama şaşkınlıkla bakarken kaşlarımı çatarak arkama döndüm. Gördüğüm kişi ile ben de tıpkı Aylin ve Necla gibi şaşırmıştım. Mukaddes teyzenin oğlu Tarık bana gülümsüyordu. Hani ara sıra Suna`nın Aylin`e bahsettiği Tarık. Gerçi mahallede tüm kızlar ondan ağzının suyunu akıtarak bahsederlerdi. Çünkü Tarık yakışıklı, başarılı, geleceği parlak bir doktor adayıydı. İstanbul`da bir hastaneden doktor asistanlığı yapıyordu. Evine geldiği zamanlarda arada sırada kapı önünde karşılaşıyorduk. O sırada ben oraları süpürüyor oluyordum. Ben her gördüğünde gülümser halimi hatrımı sorardı. Onu pek yakından tanımasam da insanlara karşı merhametli ve ön yargılı olmadığını hissediyordum. Çünkü beni küçümsemiyor, insan yerine koyuyordu. Küçükken şu Necla`nın erkek kardeşi Gürbüz bana çok çektirmişti. Beni gördüğü her yerde aşağılayarak Çirkin Kurbağa derdi. Kafamdaki sesleri susturdum.
Tarık kendisine dönünce bana gülümsedi ve
“Merhaba Günay. Nasılsın?” diye sordu. Elim ayağıma dolandı. Daha önce kimse özellikle yabancı erkekler bana böyle içten gülümseyerek merhaba dememişti. Gerçi Tarık yabancı değildi. Tanıdığım biriydi.
“Merhaba Tarık. İyiyim çok şükür. Sen nasılsın?” diye sorunca
“İyiyim.” dedi ve omzumdaki şalı düzeltti. Ona şal için teşekkür etmediğimi fark edince kendimi içten azarladım.
“Şal için teşekkür ederim.” Dedim omzumdaki şalın yüzeyine dokunurken. Pürüzsüz ve yumuşaktı.
“Rica ederim Günay. Sanırım bu tişörtü yanlışlıkla giyinmişsin. Lütfen bir daha bunu giyinme.” Diyerek bana değil Aylin`e baktı. Bakışlarında yumuşak bir kınama vardı. Kaşlarımı çattım.
“Sırtımda ne yazıyor? Lütfen söyler misin?” diye sordum. Bana baktı. Bakışları yüzümde dolaşarak gözlerime döndüğünde gerçeği öğrenme ihtiyacımı hissetmiş olmalı ki derin nefes alarak gözlerime baktıktan sonra “Ben Niyazi Cafer`in ailesine yapışmış kan emici bir keneyim.” Dedi. Hayal kırıklığı ile kuzenime baktım. Bana bakıp gülüyordu. Aslında onda bir suç yoktu. Suç ona güvenen bendeydi.
“Bir gün kendi kininizde boğulacaksınız!“ diyerek yanlarından uzaklaştım. Tarık peşimden gelmemişti. Bunun için ona minnettardım. Yalnız kalmak istediğimi anlayacak kadar kibar biriydi. O gün eve varıp odama girene kadar kendimi tutmuş, odama girer girmez tişörtü çıkarıp parçaladıktan sonra saatlerce ağlamıştım.
Zehirli hatıramı bir kenara iterek amcamın dediklerine odaklandım. Tarık benimle evlenmek istiyordu. Benim gibi biriyle evlenmek istemesinin sebebini anlamasam da hoşuma gitmişti. Ama en çok Mukaddes teyzenin beni istemesine sevinmiştim. Küçüklüğümden beri yengemden şiddet gördüğüm için onun küçücük tebessümü ile bile çok mutlu oluyordum. Mukaddes teyze iyi kalpli biriydi. Bunu gözlerine bakınca anlıyordum. Çünkü insan ne kadar maske takarsa taksın, gözleri asla yalan söylemiyordu.
“O zaman biz Cuma günü için hazırlıklara başlayalım. Değil mi kızım?” diye sorarak kızına bakan Aydan gözleri ile Suna`ya sadece ikisinin anlayabileceği bir şey söylemişti. Suna annesinin gözlerine baktıktan sonra gülümsemişti. Onun gülümsediğini gören Aydan keyifli bir şekilde bana döndü.
“Yarın amcan öğle yemeğini dükkanda yiyecek Günay`cım. Onun için çok sevdiği Hamsi tuzlamandan hazırlar mısın?” diye sordu. Kenardan dinleyen birine bu bir rica olacak gelse de ben bunun bir ceza olduğunu anlayacak kadar uzun zaman geçirmiştim Aydan ile. Yine suçum yokken canım yanacaktı. Kucağımda birleştirdiğim ellerime baktım. Daha saatler önce çamaşır çitilediğim için derisi aşınmış, kızarmıştı. Hamsi Tuzlamayı yaparsam yaralarım çok kötü acıyacaktı.
“Tabii ki, yenge. Hazırlarım.” Dedim gülümsemeye çalışarak. Amcam bana bakarak gülümsedi ve uzanarak saçlarımı okşadı. İçim o an öyle dolmuştu ki, ona bağıra bağıra karısının, kızlarının bana yaptıklarını anlatmak istemiştim. Ağlama isteğinin beni ele geçirdiğini hissedince masadan kalktım.
“Size afiyet olsun amca. Ben Tuğrul amcadan taze hamsi alayım.” Dedim. Salondan çıkarak odama geçtim ve montumu giyindim. Mutfak masrafları için harcanacak paradan almak için mutfaktaki dolabın kapağını açtım ve oradaki kutudan para aldım. Aydan nedense para konusunda bana güveniyordu. Gerçi harcayacak yerim olmadığını biliyordu. Çünkü ayda bir kere beklenmedik bir şekilde odama baskın yapar, her yeri arardı. Bir şey bulamayınca bana keskin bakış atarak giderdi. Nenemin tarağını saklamakta zorlansam da şimdiye kadar yakalamamıştım.
****
Gece, karanlığın örtüsü altında sessizce süzülüyordu. Herkesin uyku ile barıştığı bu saatlerde, ben avluda yalnızdım. Kara bastırmak, ellerimin acısını unutmak ve içimdeki fırtınaları dindirmek için tercih ettiğim bir eylemdi. Kar taneleri, parmaklarımda eriyerek hüznümü toprakla paylaşıyordu, sanki doğanın sessizliğine hikayemi anlatıyordum. Gözyaşlarım kara düşerek kaybolurken benim de tıpkı gözyaşlarım gibi kaybolmaya mahkum olduğumu biliyordum. Bu evde kalmaya devam edersem fazla yaşamayacaktım. Zaten Aydan`ın da isteği bu değil miydi? Benden temelli kurtulmak.
Ellerim donuyor olsa da, kardan ellerimi çekmiyordum. Sıcağa temas ettiğimde yanık hissediyordum çünkü. O an, fiziksel acının içsel çatışmalarımın bir yansıması olduğu bir tabloydu. Karın beyazlığı, içimdeki karanlığın karşısında saf ve masum kalıyordu. Saatlerimi geçirdiğim avludan çıkarak eve girdim. Odama girdiğimde kapıyı yavaşça kapattım. Ses çıkarıp evdekileri uyandırmak istemiyordum. Yatağıma girdikten sonra gözlerimi kapattım. Gecenin sakinliği, yorgun bedenime rahatlık sunarken, ben uykusuzluğun yükünü taşıyordum.
Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, yavaşça uyandım. Kalktım, giyindim. Her zaman yaptığım gibi, avluyu temizlemeye başladım. Süpürgeyi elime aldım, sanki içimi ve çevremi temizlemeye çalışıyordum. Fakat iç dünyamın karmaşıklığı, süpürge hareketlerinin ardında gizliydi.
Namaz vakti geldiğinde, seccademi serip secdeye vardım. Ellerimi göğe doğru açarak Rabbime yakardım. Gözyaşlarım, secdeye düşen inciler gibiydi. Dualarımın içindeki samimiyet, içsel sıkıntılarımı en derinlerden ifşa ediyordu. Rabbimden, içimdeki kargaşayı anlayacak ve dindirecek bir umut beklerken buluyordum kendimi.
Ama o an, umutsuzluğun zirvesindeydim. Hayatın ağırlığı ve içimdeki yorgunluk, dua ederken bedenimi sarsıyordu. "Canımı al, artık dayanamıyorum." diye yakarırken, içimdeki fırtınaların çığlıkları duyuluyordu sanki.
Ancak, birdenbire aklıma Tarık'ın geleceği geldi. Yarın, onun beni istemeye geleceği gün olacaktı. Bu düşünce, içimde bir umut ışığı doğurdu. Tıpkı yağmur sonrası gökyüzüne beliren gökkuşağı gibi, umut taneleri yağıyordu içime. Yeniden filizlenen yaşam sevinci, kendi ailemin hayalleri ile beslediğim bir çiçek gibi büyümeye başlamıştı içimde.
Tarık, dışarıdan akrabalarım gibi görünen, sebebini bilmediğim bir şekilde benden nefret eden insanlardan farklıydı. O gün omzuma attığı mavi ipek şal, sadece bir giysi değil, içinde taşıdığı sıcaklığın bir yansımasıydı. Bakışları, yüzüme düşen zarif tebessümü, beni anlayışla dinleyişi... Her bir davranışı, içimde kırık dökük duvarları onarmaya başlamıştı. Onun varlığı, umutsuzluğumu biraz da olsa hafifletiyordu.
Bu düşünce, beni hafifçe tebessüm ettirdi. Ani bir mutluluk dalgası, içimde kök salmaya başladı. Tarık'ın bu incelikli davranışı, bir umut ışığı gibi içimi aydınlatıyordu. Ve o an, beyaz gelinlikle bu evden çıkacağım o muhteşem günü hayal etmeye başladım.
Hayal dünyamın kapıları ardına kadar açıldı. Gözlerim kapalıyken, İstanbul'un büyülü sokaklarında, sahil kenarında Tarık'la el ele yürüdüğümüzü gördüm. Rüzgarın saçlarımı savurduğunu hissettim, denizin kokusunu duydum. Belki de en çok içimi ısıtan şey, dizilerde izlediğim sahneler gibi Tarık'ın eliyle bana pamuk şekeri yedirmesi oldu. Bu hayal bile, içimdeki umudu yeşertip çiçeklenmesine yetiyordu.
O gün öğlene kadar, Aydan'ın ağzından dökülen iğneli sözlerini umursamadan, işlerimi sürdürdüm. Onun negatif enerjisi, artık beni sarsmıyordu. İşlerimi öğlene kadar hızla hallettim. Her adımım, içimdeki umudu daha da güçlendiriyordu. İşte bu hayallerle dolu bir düşünceyle, güneşin altın rengiyle boyadığı bir geleceğin parıltısıyla, ben umutla yeni günlere yürüyordum. İçimdeki umudu canlı tutma kararlılığım, yeni hayallerle beslenmeye devam etti.
Öğlen yemek yedikten sonra masayı topladım. Onlardan arta kalan yemekleri yiyerek karnımı doyurdum. Bulaşıkları yıkayıp mutfağı temizledikten sonra odama çekilmek istedim çünkü Aydan evde yoktu. Zaten gökyüzü de hafif kara bulutlarla dolmaya başlamıştı. Saatler önce bize yüzünü gösteren güneş ısıtmasa da umut vermişti. Şimdiyse o küçük ışıkların yerine yağmur geliyordu. Derin nefes alarak ellerimi kuruladım ve mutfaktan çıktım. Odama doğru giderken önüme Suna çıktı. Bana baştan aşağı baktı. Ben onun ağzından çıkacak rutin aşağılama cümlelerine hazırlanırken Suna söyledikleri ile beni şaşırtmıştı. Bana yaklaşarak üzgün bakışlarla gözlerime baktı.
“Günay`cım. Biliyorum sana hiç iyi davranmadım. Yani davranmadık. Senden kendi adıma yaptıklarım için özür dilerim. Gerçekten. Senin çok yakında bu evden gidecek olman sanki beni kendime getirdi. Hani insan kaybedince anlar ya kaybettiğinin değerini. Öyle bir şey işte.” Elime dokundu. Mantığım ona kanmak istemese de zavallı kalbim titremeye başlamıştı. Suna benden kötü tepki almayınca ellerimi kavradı ve sıktı. “Aylin ile denize açılmaya karar verdik. Gizlice Yılanlı Ada`ya gideceğiz. Sen de bizimle gelir misin? Gidip o gizemli adaya birlikte göz atalım diyorum. Hem her şeye yeniden ve en güzel şekilde başlamalıyız diye düşünüyorum. Sence öyle değil mi? Ne dersin? Artık bir aile olalım mı?” diye sorduğunda gülümsüyordu. Kendimi toparlayarak teklifini reddetmeye hazırlanırken kendi sesim kulaklarıma ilişti.
“Olalım Suna abla. Ben de o adayı merak ediyorum zaten.” Dedim. Dedim değil mi?
Hayır!
Ona evet demiş olamazdım. Kendi kendimi tokatlamak istesem de Suna mutlulukla gülerek bana sarıldı. Geri çekildiğinde
“Tamam sen git üstünü değiş avluda buluşalım.” Dedi.
“Tamam.” Diyerek odama gittim.
****
Geçmiş hayatımın acı hatıralarından kurtularak beni kendiyle beraber çekiştiren adamdan kurtularak yanında yürümeye başladım. Benim uysal davrandığımı görünce zorlamamıştı. Onun yanında güçlü durmaya çalışsam da arkamızdan tembelce yürüyen kızıl kurttan çok korkuyordum. Buraya düştüğümde karanlık olduğu için etrafa bakamamıştım. Şimdiyse inceleme fırsatım vardı. Etraf alabildiğine boştu. Hala bu adamın böyle bir kılıkta bu boş adada ne yaptığını merak ediyordum. Gerçi merakım yüzünden başıma bunlar gelmişti ya orası ayrı.
O gün Suna`ya inanarak hayatımın hatasını yapmıştım. Hakkında efsaneler dolaşan Yılanlı Ada`yı hep merak etmiştim. O da bunu biliyordu. Ve benden kurtulmak için o merakımı kullanmışlardı. Tekneye binerek o adaya doğru gitmiştik. O sırada hava da bozmaya başlamıştı. Havanın bozduğunu görünce benden erken kurtulmaya karar vermiş olacaklardı ki alel acele tekneden atmaya çalıştılar. Geç de olsa niyetlerini anlamış ve onlara direnmiştim ama o kadar da güçlü değildim. Beni denize ittikten sonra çöpten kurtulmuş gibi ellerini çırparak tekneyi çalıştırmışlardı. Onlar uzaklaşana kadar arkalarından bağırsam da sesim sağır olmuş vicdanlarına ulaşamamıştı. Yakarışlarım sertleşmiş kalplerine dokunmamıştı. Sonu görünmez denizde yalnız kalmıştım. Karanlığın kucağında, hayatta kalma isteğiyle yüzüyordum. Bilinmez bir yöne doğru çırpınıyor, yarı açık gözlerimle umutsuzca etrafı kolaçan ediyordum. Ve nihayet, beklenmedik bir anda, karanlık denizde beliren kara parçası, içimdeki umudu alevlendirmişti.
Düşüncelerime dalmış görmeyen gözlerle önüme bakarken adam beni çekiştirerek durdurdu. Ona sinirle baktım.
“İstediğinizi yapıp sizinle geliyorum. Bana kaba davranmanızın sebebi ne?” diye sorunca adam beni umursamadan kemerinden çektiği bez parçası ile birlikte arkama geçti. Tedirgin olmuştum. “Ne yapıyorsunuz?” diye ciyakladım. Ellerimi mi bağlayacaktı? Yine mi çaresiz kalacaktım? Bana yaklaşmaya çalışınca can havliyle ondan kaçmaya çalıştım yine yakaladı. Kendine çekerek gözlerime baktı. Adamın gözleri “Ben tehlikeyim” diye bağırıyordu. Gözleri beni etkisi altına alsa da son kez kollarında çırpındım. Tutuşunu sıkılaştırarak beni hafif sarstı.
“Gözlerini bağlayacağım. Rahat dur!” dedi sert sesle.
“Neden?” diye sordum gayri ihtiyari. Gözlerime sanki bir şey arıyormuş gibi dikkatlice baktı. Bir şey bulamamış olacak ki, tek kelime etmeden beni döndürdü ve bezi gözlerime bağladı. Gözlerim kapanınca duyma ve koku alma duyularım anında keskinleşmişti. Etraftaki en küçük çatırtıyı bile duyuyordum. Bezin altında kaşlarımı çattım. Adam kolumu tutuyor olsa da kulağımın dibinde güçlü bir ıslık çalınca yerimde sıçramıştım. Korku ile elimi kalbime götürdüğümde adamın kıkırdadığını duymuştum.
“Bu kadar kaba olmanıza gerek yoktu.” Dedim aksi sesle. Ona laf yetiştirsem de biraz uzaktan bize doğru gelen atın nefes alış verişini ve nallarının toprak zeminde yarattığı tok yankıyı duyuyordum.
“Nezaket dersi sarayda olur kızım. Ben köy çocuğuyum.” Dediğinde üzeri bezle kapalı olsa da gözlerimi devirdim. Adam beni aniden belimden kavrayarak yanımıza yaklaşan ata bindirdiği için ona cevap verememiştim. İlk kez ata binmenin ve ani yükselmenin etkisiyle çığlık attım. Hangi ara ata binmişti bu adam? Hiç fark etmemiştim. Ama ona fazla yakındım ve aramıza mesafe koymak için hafif geriye doğru kaykıldım. Derin nefes aldı.
“Attan düşüp kafanı gözünü yarmak istemiyorsan bana tutunacaksın.” Dedi sıkıldığını belli eden sesle.
“Sizi tanımıyorum beyefendi. Beni iradem dışında bir yere götürüyorsunuz ve benden size sarılmamı istiyorsunuz. Asla!” dedim burnumu havaya dikerek. Adam neden dikleniyordum hiçbir fikrim yoktu. Ben onun kızıp bir şey yapmasını ya da beni azarlamasını beklerken o umursamaz tavırla
“İyi. Sen bilirsin.” Diyerek atına hareket etmesi için komut verdi. At aniden hareket edince geriye doğru savrulmaktan son anda kurtularak hızla adamın beline sarıldım. At tırıs giderek bizi göremediğim yoldan götürüyordu. Duyma yetim hassas olduğu için gece beni ısıtarak donmaktan kurtaran kızıl kurdun da peşimizden gelişini hızlı nefes alışlarından anlamıştım.
Bir süre sonra at yavaşlayarak yürümeye başlayınca ciğerlerime dolan harika kokular ile tüm bedenim gevşedi. Hala adamın beline sarılıydım ama ondan her hangi bir kötü hareket görmemiştim. Beni umursamıyordu bile. Bu iyiydi. İçime nefes çektiğimde aldığım kokuyla yüreğim hopladı. Olabilir miydi?
Düşünmeyi keserek aldığım ekmek kokusuna odaklandım. Tandırda pişen ekmek kokusunu nerede olsam tanırdım. Nenem yaylaya gittiğimizde hep yapardı. Galiba yakınlarda bir yerde biri tandır yakmış ekmek pişiriyordu.
Bir dakika!
Biri yakınlarda tandırda ekmek mi pişiriyordu? Yılanların olmadığı Yılanlı Ada`da insanlar mı yaşıyordu?