ALINTI 5

1378 Words
Gözümden uyku akıyordu fakat uyuyabileceğim kadar rahat bir kafa gövdemde bulunmuyordu. Dün gece gözümün önüne geliyor, kan kokusu her yeri sarıyordu. Mardin'de bir gece daha kana bulanmış, nice insanlara uyku zehir edilmişti. Berzé Şahmaran'ın kumasından olma iki kızından en küçüğü olan Sosin, dün Mardin'in aşiretleriden birisi olan xelikan aşiretinin en büyük oğluyla kaçmak üzereyken yakalanmıştı. Sonrası kıyametti. Gece boyunca kulaklar delik gözler açıktı. Sosin'in o içler acısı hali hala daha aklımdan silinmiş değildi. Belki de bu evde Şahmaran'lara dair sevdiğim tek şey Sosin ve ablası Lorin'idi. Ellerimi sıkıntıyla önünde durduğum tezgahın mermerine yasladım. Çıkacak hüküm belliydi. Seçenekler az ve özdü. Zihnimde gezen düşüncelerin ayak sesleri bir hayli gürültülüydü. Bu gürültü öyle yoğundu ki, mutfakta ki sessizliğe kulaklarım sağır olmuştu. Zihnimde ki yüksek sesten başka bir şeyi neredeyse duyamaz hale gelmiştim. Bu dalgınlığımın esnasında ardımda belli belirsiz bir baskı hissettim. Hızlanan kalp atışlarım arkamda ki kişinin varlığı tenime dahi değmeden kendisini belli etti. Bu korkuya önce bedenim ardından zihnim tepki verdi. Tam o anda iri bir el dudaklarımın üzerine kapandı, sırtım ani bir hareketle sıcak ve sert bir göğse yaslandı. Burnuma dolan tanıdık koku bir an sakinleşmemi sağlasada içimde yoğun bir mide bulantısı baş gösterdi. "Şhh..." Kulağımın arkasına bastırılan sıcak dudaklardan süzelen nefes tüylerimin dikenlenmesine sebep oldu. "Benim, Dilşad." Bedenimi saran kolların gevşemesi, ardından dudaklarımı örten kalın elin çekilmesi ile yüzümü hırsla ardımda duran adama çevirdim. "Kafayı mı yedin sen, aklım çıktı!" Sertçe göğsümü dövmeye devam eden kalp atışlarımı yok sayarak karşımdaki adamın alaylı yüz ifadesini takip ettim. "Yine gelmedin..." Karın ağrısı şimdi belli olmuştu. Yekta, gerdanıma dağılan siyah saçlarımı elinin tersiyle geriye atarak beyaz tenimi açığa çıkardı. "Üstelik kapını kilitledin." Bir de bu durum vardı. Halamın dahiyane planı sayesinde konağa yerleşmiştim, yaklaşık bir buçuk aydır konakta kalıyordum. Bu fırsatı kaçırmayan Yekta, hemen hemen her gece ya beni odasına çağırıyor, ya da kendisi kapımın önünde bitiyordu. Aldığım küçük önlemlerle onu durdurmaya çalışıyordum fakat bunun daha ne kadar böyle devam edeceğini bilmiyordum. "Dün gece kıyamet koptu, farkında mısın?" Başımı geriye atarak yeşil gözlerimi tıpkı Adar Şahmaran'ın gözlerine benzeyen lanet gözlerine diktim. Konakta taş üstünde taş kalmıştı, beyimiz hala uçkurunun peşindeydi. "Bize ne, Dilşad?" Kumral saçlarıyla aynı renk olan kaşları derince çatıldı. Üzerinde ki beyaz gömleğin yakasını bıkkınlık ile çekiştirdi ve üstten bir düğmesini açtı. "Ben sana gece ne yaşandığını sormuyorum, neden odama gelmediğini soruyorum?" Siyah, gür ve biçimli kaşlarım usulca havalandı. Halası ölebilirdi, farkında mıydı? "Sosin az daha ölecekti.." Sosin'in kanlarla kaplı yüzü, hemen yanında dağ gibi duran adamın öfkesi ve konağın taş avlusundan yükselen çığlıklar.. Yekta nasıl tüm bunlara kör ve sağır olabilirdi. "Tüm bunları bilerek çıktı o yola, salaklık etmeseymiş!" Öfkeli çakır gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmadı. "Üvey halam için yas ilan edemeyeceğim." Sanırım tüm mesele buydu. Lorin ve sosin, Berzé Şahmaran'ın, rahmetli kumasından olma iki kızıydı. Babadan bir anadan ayrı olan kızları bu konakta benimsemeyen şüphesiz iki kişi vardı. Yekta Şahmaran ve annesi Şehnaz Şahmaran. Dilimin ucuna kadar gelen kelimeleri tüm soğuk kanlılığım ile geri gönderdim. "Berzé hanım avluda, Yekta." diyerek konuşmayı noktaladım. "Bir gören olmadan çık mutfaktan." "Dapir çoktan karalar bağlamış, gözü kimseyi görmüyor." Üzerime doğru bir adım atarak beni tezgahla arasında aldı. "Çok özledim seni, Dilşad." Dudaklarıma değecek dudaklara fırsat vermeden kafamı çevirdim. Yekta hiç bozuntuya vermeden dudaklarını yanağıma bastırdı ve uzun uzun soluklandı. Belime dolanan kalın kolu beni kendine çekti, hiç çekinmeden sertçe kasıklarına bastırdı. "Yekta!" bozguna uğramış sesimin altında küçük bir korku yatıyordu. "Bırak, Yekta!" "Ne bu tavırlar, Dilşad?" Biraz daha üzerime yüklendi, nefesini yüzüme üfkedi ve sertçe konuşmasına devam etti. "Tüm bu hallerinin sebebi, siktigimin yüzüğü parmağına geçmedi diye mi?" Ayaklar altına aldığım gururuma sırtımı çevirdim, aksi taktirde bu konağı feryatlarım inletecek, halama duyduğum öfke yakacaktı. Nazdar Derzîman beni nasıl bir hala düşürdüğünün farkında mıydı? "Hayır!" Kafamı kaldırdım ve burnumu yukarıya diktim. "Hüküm verilene kadar seninle bir temas kurmak istemiyorum." Ben, Yekta Şahmaran'la hiçbir şekilde temas kurmak istemiyordum. Şu an bile dokuduğu yerler sızlıyor, elinin değdiği her bir yeri kesip atmak istiyordum. "O ne demek şimdi?" Yaşadığı afallama Yekta'yı germiş olacak ki bedenimi serbest bırakarak geri çekildi. "Saçma sapan konuşup canımı sıkma, Dilşad." "Sosin hakkında hüküm çıkana kadar, yanıma yaklaşma, Yekta." Sözlerimin altında yatan ima açık bir şekilde ortadaydı. Yekta Şahmaran bunu anlayabilecek kadar zeki bir adamdı. "Berdel olmayacak!" Kemikli çenesi kasıldı, gözleri çakmak çakmak yanmaya başladı. "Geberip gitsinler, umrumda değil. Milletin yediği haltın cezasını ödeyecek adam değilim ben!" Sen adam değilsin Yekta Şahmaran! Yekta Şahmaran'ın sözlerine bir cevap verme tenezzülünde bulunmadım. İstediği kadar esip gürleyebilir, beylik laflar kullanabilirdi. İş Yekta Şahmaran'da bitmiyordu. Bunu bizzat halam dün gece telefonda açık bir şekilde söylemişti. "Hazırlan, Dilşad hanım!" Konuşmayacağımı anladığında devam etti sözlerine. "Evleniyoruz!" Yekta son sözünü söyleyip mutfaktan çıkarken, ardında içimi burkan ağır bir his bıraktı. Tarifsiz bir ağrı... İçime oturan taş bulunduğu yerden uzun bir süre kalkmayacaktı belli ki. Uzun süredir ince ince işlediğimiz, hevesle peşinde dolaştığımız amaca nihayetinde ulaşmıştık ama içimde yeri dolmayan bir boşluk vardı. Derin bir iç çekiş ile mutsuzluğumu taçlandırdım. Şüphesiz aramızda bu başarıya sevinecek tek kişi Nazdar Derzîman'dı. Büyük bir zafer elde etmişti, nasıl sevinmesindi. "Dilşad?" Daldığım düşüncelerden irkilerek ayrıldım, mutfağın zemininde ki bir hayli eski fakat oldukça pahalı halının derin desenlerinden kaldırdığım gözlerimi Hatice ablaya çevirdim. "Hayırlı sabahlar, kızım." "Hayırlısı sabahlar, Hatice abla." "Erkencisin kuzum.." Her sabah kahvaltı hazırlığına geç kalan ilk ve tek kişi olduğum için şimdi bu saatte burada oluşum elbette dikkat çekiyordu. Çünkü Dilşad Derzîman tatlı uykusundan sıyrılamadığı için Allah'ın her günü itina ile geç kalıyordu. "Uyku tutmadı abla." diye geveledim boş bir çabayla "Kimi tuttu ki, kızım?" Hatice abla kaynayan çayın buharına gözlerini kısarak baktı, derin bir iç çekişle devam etti. "Uyku zehir oldu herkese. Adar ağamlar hala ortada yok, Berzé hanımın gözü yollarda kaldı." "Hiçbir haber yok mu, abla?" Sosin için endişeleniyordum. Başına ne gelmişti, ne gelecekti... muammaydı. Sosin'i düşünmeden duramıyordum. "Berzé hanıma da sordum aslında..." sesim gittikçe alçaldı. "Hiçbir şey söylemedi, sustu sadece." "Berzé hanımın içinde öyle bir katran kaynıyor ki, Dilşad." Hatice ablanın yorgun gözleri beni buldu, sesinde az da olsa bir titreme vardı. "Bir süre ağzını bıçak açmaz. Kolay mı, iki evlat bir koca kurban etti, şimdi de Sosin.." Daha fazla devam edemeden sustu, Hatice abla. Sesinde ki hüznü de yüzünde ki karışık ifadeyi de silip attı. "Kötüyü konuşup, kötüyü çağırmayalım, kızım." dedi yumuşacık sesiyle. "Saat oldu, kahvaltı yok ortada daha. Hadi bakalım, hadi!" "Tamam abla, şimdi elbirliğiyle hazır ederiz." Dediyse de uysal Dilşad, içimden bambaşka şeyler geçiyordu. 'Kahvaltı edecek adam mı var, Hatice abla!' diyemeyeceği için sustu. Herkes çekildiği köşede yas ilan etmiş, ağızları bıçak açmıyordu. Konağın üzerinde dolaşan ağırlık şu son iki gündür bambaşka bir seviyeye ulaşmıştı. Öyle ki boğulacak gibi oluyordum. Neyse ki yarın izin günümdü ve taş duvarların ruhumu daraltan baskısına daha fazla katlanmayacaktım. Hatice abla, Hatice ablanın kızı Sıla ve yeğeni Berfin'de mutfağa geldiğinde, artık kahvaltı hazırlıkları ummalı bir hal almıştı. Çeşit çeşit kahvaltılıkların dizili olduğu tepsiyi avluda ki geniş masaya taşırken, ortalık hala daha aynı sessizliğe mahkumdu. Yeni başlayan bahar esintilerinin eşliğinde avlunun geniş bahçesinde yer alan uzun masaya hazırladığımız harikulade kahvaltı sofrasında eksik bir şeyler var mı diye göz gezdirirken, Yekta çıkageldi. Üzerini değişmiş, sabah ki beyaz gömleğin yerini gri, zarif ve belirgin tonlarda bir takım elbise almıştı. Göz göze geldiğimiz çapkınca göz kırparak merdivenleri inmeye devam etti. Yekta'nın bu gevşemiş ifadesine tahammül edemediğim için bakışlarımı umarsızca geri çektim. "Babamlar gelmedi mi dapir?" Yekta merdivenlerden inerek masanın yanına yaklaştı, eline aldığı bir dilim peyniri ağzına atarak çiğnemeye başladı. Onun bu tavrı karşısında gerilen Berzé Şahmaran'ın atan rengini ve çatılan kaşlarını korkuyla izledim. "Kurê kerê!" diye çıkıştı, Berzé dapir. Fazlasıyla öfkeli görünüyordu. Çakmak çakmak yanan kara sürmeli gözleri, torunu Yekta'nın üzerinde geziniyordu. "Allah seni bildiği gibi yapsın, Yekta. Tu gûrekî ye!" "Dapir!" Yekta bana yandan kısa bir bakış atarak bozulan yüzünü babannesine çevirdi. "Ayıp oluyor ama.." "Asıl ayıp senin buradan olmandır, oğul!" Berzé Şahmaran'ın ateş tepesinden çıksada sakin kalmaya çalışıyordu, belliydi. "Millete gece zehir olurken, senin evde ne işin var? Niye babanların yanında değilsin, Yekta?" "Ben ne yapayım dapir?" Yekta laftan anlamaz bir şekilde diretmeye devam etti. "Babam, amcam, herkes orada! Benlik bir şey yok, başıma bela alamam." "Vah vaaahhh!" diye feryat döküldü Berzé Şahmaran'ın şiveli sesinden. "Laye kuçuka kire te rabuye! Bela ten sere mera, Yekta efendi!" (Köpek oğlu köpek senin sikin mi kalkmış! Bela yiğidin başına gelir, Yekta efendi!) "Dapir!" diye bağıran Yekta ile gülmemek için yanaklarımın içini ısırdım. Gördüğü muameleyi fazlasıyla hakediyordu. "He dapir, Ez harbum!" (Azdım) "Kuzzulkurt!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD