Hiçbir yara, sahibini gördükten sonra kabuğunun içinde saklanmazdı. Muhakkak soyulur, kanar ve sahibini gördükçe titreyip sızlardı.
Her yaranın bir sahibi, her pansumanın bir miyadı vardı.
Benim yaram, bugün sahibini görünce açılmış; pansumanım süresini doldurmuştu.
Göz göze geldiğimiz ilk andan itibaren bir an olsun ayırmamıştım bakışlarımı üzerinden.
Benim hayrete bürünen ifademe rağmen, o son derece ciddi ve mimiksizdi. Yıllar sonra karşıma bu halde çıkmış, gururuna mı yedirememişti yani?
Neydi bu ifadesizliğinin sebebi?
"Mine Hanım... Dosyaları toplamamı ister misiniz?"
Bu korkutucu sessizliğe son veren Betül oldu. Yanıma yaklaştığında elimi kaldırıp engel oldum ona.
Neticede birazdan burada gürültülü ve belki de saldırmalı bir kaos yaşanacaktı. Hangi yüzle şirketime gelip aramızda hiçbir problem yokmuş gibi böyle dikilirdi karşımda?
Dudaklarımın içini ısıra ısıra bir şey söylemesini bekliyordum. Bir şey... Herhangi bir kelime. Bir özür?
Asla kabul edilmeyecek bir af!
Bir bağışlanma dilenmeliydi.
Belki önümde diz çökmeye gelmişti. Belki de yalvaracaktı bana affet, diye!
Ağzını araladığında koltuktaki pozisyonumu dikleştirdim. Merakla ilk cümlesini beklerken, tamamen hayrete düşürecek nitelikteki seslenişini duyurdu.
"Ben eski boksörüm Mine Hanım..."
Bir dakika...
Bir dakika, bir dakika!
Beni tanımamış mıydı? Sahiden mi? Afallayarak aralamıştım dudaklarımı. Alnımdan boncuk boncuk akıyordu terler. Yutkunarak konuşmayı sürdürmesini bekledim.
"Belki bilirsiniz, üç-dört yıl önce maçta aldığım darbeyle bacağımı kırınca kariyerim sona erdi. Aslına bakarsanız aynı yerden iki kez darbe aldım. İki ayrı maçta..."
O kadar şaşkındım ki ağzımı açıp konuşmaya cesaret edemiyordum. Dudağımı ısırarak süzdüm onu boydan boya. Bacağını kırmıştı hadi... Beynine de mi darbe almıştı? Nasıl olabilirdi bu? Beni tanımamıştı. Belki de tanımamış gibi davranıyordu!
İsmimi değiştirmiş olduğum gibi görüntüme de müdahale etmem, tamamen tanınmaz hale mi getirmişti beni?
Hissettiğim kasveti tarif dahi edemezdim.
İç dünyamda büsbütün zift karanlığı peyda oldu. Dudaklarımı kemirerek ihtimalleri sıraladım zihnimden. Çıkamıyordum ki işin içinden. Gamsız, sakin ve telaşsız bahsediyordu kendinden.
"Madalyalarım ve biri altın biri gümüş olmak üzere kemerlerim var. Soru sorulmadıkça konuşmam. Kronik hastalıklarım yok ama birkaç kez aynı yerden sakatlandığım için ara sıra nüksedebiliyor. Merak etmeyin yaşam standardımı etkilemesine müsaade etmem bu durumun..."
Kendini tanıtma faslı sona erene dek zihnimde yalnızca onun tarafından uğradığım o kahrolası aşağılanma vardı.
Girdikleri iddia sonrası benimle nasıl oynadığını da anlatacak mıydı? Yoksa sormadıkça bundan bahsetmeyecek miydi?
Ben... Ben delilercesine titriyordum! Bu titremenin tesiriyle dişlerim birbirine vuracak diye endişe ediyordum. Sanıyordum ki bir an mavi gözlerini bana çevirip aynı küçümser ifadeyle bağıracaktı o günkü gibi "O kara gözlerini üzerimden çek!" dizlerimin bağı çözülmüştü zihnimde yeniden yankılanınca.
Ben çetin bir düşünce cenkinde kılıç savururken, o ise hiç durmadan konuşmaya devam ediyordu.
"CV'de belirttiğim iş tecrübelerim dışında... Sakatlık sonrası..."
Gözlerini kaçırdı ve yere çevirdi. Gerilmişti. Neden gerilmişti ki şimdi? Yoksa... Yoksa tanımış mıydı beni? Tanımıştı da oyun mu oynuyordu!
Kahretsin, asla çözemiyordum. Müthiş bir kaygı bozukluğu, geçmişten aldığı güçle boğuyordu beni.
"...bir skandal olayıyla ismim karalanmaya çalışıldı. Bu yüzden girmek istediğim şirketler tarafından reddedildiğim oluyor. Dürüstçe bildirmek istedim bunu da. Sonra tatsızlık olmasın."
Seni pislik!
Dürüstlükten bahsedecek en son kişisin sen!
Hakkında her şeyi... Her şeyi zaten biliyorum.
Terapistimin sözlerini dinleseydim, şimdiye şişe şişe hap bitirmezdim. Seanslarda dediklerini doğru düzgün uygulayarak kurtulurdum seni takip etme illetinden. Boks kariyeri bitene kadar hiç durmadan izlemiştim. Sormuş, soruşturmuş, ona zarar verici eylemlerde bulunmayı arzulamıştım. Son üç yıl ise kurtulmak için düşmüştüm yakasından. Terapistim söz almıştı dudaklarımdan, Uygar kontrolünde Kutlu'yu takip etme alışkanlığıma nokta koymuştum.
Hakkında her şeyi bilmek beni derin bir utanç kuyusunun içine attı.
"Kurduğunuz bu değerli şirkette mülakat fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim Mine Hanım."
En sonunda sözünü bitirip mavi gözlerini, benimkilere dikti.
Gidip göğsüne yapışmak, yumruklamak ve "Beni nasıl hatırlamazsın?" diye bağırmak istiyordum. Öte yandan kırılan güvenim, bir oyunun içerisinde olup olmadığımı da test etme arzusuyla yanıp tutuşuyordu.
"Kutlu Kaan Feza..." isminin tam halinin dudaklarımdan çıkışıyla dudağı hafifçe kıvrıldı.
Tebessüm ediyordu. İyi adam izlenimi vermek için girdiği çaba, vücudundaki dövmelerle zıttı.
İç sesimin fısıltıları, güven problemimi yeniden şahlandırmış, onun tarafından yeniden kandırılıyor olma ihtimaliyle tüylerim diken dikendi.
Eğer bu bir oyunsa...
"Kaç yaşındayım demiştin?"
...ben de bu oyuna eşlik edebilirdim. Şayet oyun değilse, Kutlu'ya hayatı boyunca görmediği zorbalığı yapmak için son derece hazırdım.
"Yirmi dokuz yaşındayım."
O yirmi dokuz ben yirmi sekiz... Yıllar sonra karşılaştığımızda yaşlarımızın bu raddeye ulaşacağını kim bilebilirdi ki?
"Kutlu..."
Koltuğumda geriye yaslanarak bacak bacak üstüne attım. Bakışlarında bir tanıdıklık, mahcubiyet aradım. Fakat yoktu. Kutlu bugün benimle ilk defa karşı karşıyaymışçasına yabancıydı.
"İş görüşmesine kaç kişi katıldı biliyor musun?"
"Bilmiyorum efendim."
Bana böyle hitap etmesi hoşuma gitmişti. Bu bendim! Mine Elver... On yıl önce üzerinde iddiaya girip aşağıladığı çekingen Münevver değil!
"Bilmediğin belli..." dediğimde çenesi hafifçe dikleşti. Rahatsız mı olmuştu tavrımdan? Onu hemen şimdi s*ktir edebilirdim önümden. Tam olarak delicesine bunu arzuluyordum. İçim içimi yiyor, yaşadığım diğer bütün hazlar yanında hafif kalıyordu.
"Bilseydin, seni işe almamı isteme cüretinde bulunurken ellerin titrerdi."
Betül'ün elindeki kalem düşünce dikkatimi oraya verdim. Hayrete bürünen yüzü kıpkırmızıydı. Benim yerime o utanmıştı sanki.
Ancak durmaya hiç niyetli değildim.
"Annem hep, hırslı insanların tutkuları uğruna kendinden ödün vereceğini söylerdi. Nereden bileceğim hırsından bacağını aynı yerden pek çok kez kırdıran adamın, yarın beni korurken kişisel hırslarıyla yarı yolda bırakmayacağını?"
Tek seferde sarf ettiğim uzun paragraf, Kutlu'yu düşündürmedi bile. Son derece hazırlıklı ve rahattı.
"Kaybedecek bir şeyim yok. Vazifem neyse onu yerine getiririm. Ta ki değerli patronum beni kovana kadar."
Bu kadar itaatkâr olması başta gururumu okşasa da şimdi sinirlerime dokunmaya başlamıştı.
Kaybedecek çok şeyin var Kutlu. Onurun, gururun... Hepsini kaybettirmek için tutuşsam da hemen şuan saldırmanın yalnızca anlık duygularımı tatmin edeceğinin farkındaydım.
"Ne kadar ileri gidebilirsin?" sorumla beraber koltuktan kalkıp ona doğru adımladım. Utanmazca, mavilerini tepemden tırnağıma dolaştırırken önünde dikildim. Başını kaldırarak yüzüme baktığında ekledim soruma. "Ne kadar ileri gidebilirsin yakın koruma olarak?"
"Vazifemin gerektirdiği sınırlar dahilinde-"
"Sıkıcı cevaplar vermeyi bırak. Uykumu getiriyorsun."
Hayretle aralandı ağzı. Etrafında adımlayarak dikkatini tamamen dağıtmıştım. Oturuşu az da olsa toparlandı ve bakışlarıyla beni süzmeye devam ederken sordu.
"Nasıl bir cevap duymak isterdiniz?"
Sorusunda tereddütün ve heyecanın hissini sezdim. Gülümseyerek omzuna dokundum parmak ucumla.
Ellerini yumruk haline getirdiğini görebiliyordum.
Tam da düşündüğüm gibiydi, dokunuşlara karşı iradesi hala çok zayıftı!
"Patronunun istediği her şeyi yapabilir misin? Sualsizce."
Bir kurdu kapanımda sıkıştırmış gibi hissediyordum. Vahşi kurdun ensesinde, onu ürpertmek her canlının harcı değildi.
Ama ben... Bu kurda pranga takabilirdim.
"Sadakat benim için her şeydir. Patronuma itaat konusunda hassas davranacağıma emin olabilirsiniz."
Tam arkasında duruyordum. Onu boğmamam, bağladığı kravatı iki ucundan tutup nefesini kesmemem için hiçbir sebebim yoktu.
Tükenip bir ruh gibi dudaklarından ayrılacak son nefesi seyretmek... Bütün illegal arzularımı kamçılamıştı.
Yapmadım. Yapamazdım.
"Sadakat, öyle mi?" dudaklarımı çiğnemekten ağzıma kan tadı geliyordu.
Ellerimi üzerinden çektim ve önünde durdum yeniden.
"Yeri geldiğinde sınanmaya razı mısın?"
Yüzümü görmek üzere başını kaldırdığında, bu defa ona yukarıdan bakan bendim. Omuzlarımdan ittirip de beni yere devirdiğinde, bu açıdan bakmıştı suratıma. Şimdiyse ben süzüyordum onu üstünlüğümü sergileyerek.
"Kabiliyetim yettikçe uğrayacağım bütün sınavları başarıyla aşarım. Benim için sınanmak yeni tecrübe edeceğim bir şey değil. Çekinmeyin, geri durmayın Mine Hanım. Beni tanıdıkça zaten kendi kendinize de bu kanaatte bulunacasınız."
"Mine Hanım, adayın süresi doldu. Sıradaki adaya geçecek miyiz?"
Betül'ün sorusu öfkemin alevlerinin üzerine su serpmişti sanki. Sakinleşen bedenimi koltuğa götürdüm. Ayağa kalkan Kutlu'yla son kez göz göze geldiğimizde, beni nasıl tanıyamadığının muhasebesini yapmaya devam ediyordum.
"Çık." kapıyı işaret ettim küstah tavrımla. Elbette kafamda bir plan oluşturacaktım. Zira bu şerefsizin aklında kim bilir neler dönüyordu da beni tanımıyormuş gibi davranıyordu.
Duruşunu dikleştirdi ve arkasını dönüp dışarı çıktı. Görüntüsüyle tam bir belayı andırıyordu. Arkasında dururken ensesinde yer alan dövmeleri görmüştüm.
Her zaman kaderin olaylara müdahalesine şahitlik etmiştim. Ancak bu kez... Bu kez başrolü bendim bu müdahalenin.
Elimi göğsüme koydum ve hızla çarpan kalbimi yatıştırmaya çalıştım pışpışlayarak.
"Mine Hanım?"
"Söyle Betül."
"Sanırım bu adaya pozitif bakıyoruz."
"Sanırım..."
"Diğer adayları dinlemeyecek misiniz?"
Henüz kafamı toplayabilmiş değildim ancak başımı aşağı yukarı sallayarak onayladım.
"Dinleyeceğim elbette. Belki şirketin güvenlik bürosuna yönlendiririz birkaçını da." masadaki bardaktan su içerken elim titriyordu. Onu kapıdan göndermiş olmam bile bir mucizeydi.
Gördüğüm bütün rüyalarda boğazına sarılıyordum.
Her birinde intikamımı alamadan yeniliyordum onun güçlü kollarına. Dudaklarının ateşli darbesi yere seriyordu beni her seferinde.
Ancak bu kez... Yok, hayır! Hayır, bu defa ipler benim elimdeydi. Ve bu ipleri kesiciliğine aldırmadan onun boynuna dolayacaktım!
***
"Eve kadar eşlik etmemi ister misiniz Mine Hanım?"
Betül'e ofisin anahtarını teslim ettim.
"Yarın, gün boyu dinleneceğim. Uygar sorarsa kalbini kırdığınız için evden çıkamıyor, dersin." afallayan ifadesiyle ağzını açınca histerik bir gülüşle tırmandım evin merdivenlerini.
"Yarın sahiden de Uygar Bey'e böyle söyleyeyim mi, yoksa her zamanki şakalarınızdan mı bu?"
"Bilmem Betül. Sen karar ver, bana da sürpriz olsun." arkamı dönüp el salladım. "İyi geceler, eve dikkatle git."
Bütün günün yorgunluğu, evin içerisinde yalnız kaldığımda beynime saplanıyordu. Ama bugün... Bugün başkaydı.
Bugün yorulmam için bambaşka bir sebebim vardı.
Üzerimdekilerden kurtularak küveti sıcak suyla doldurdum. İçerisine damlattığım gül esansıyla bütün banyoyu iç gıdıklayıcı bir koku kapladı.
Bir zamanlar tiksindiğim bu bedene özen gösteriyordum artık.
Dümdüz saçlarım suyun içerisinde dağılana kadar girdim küvete. Burnumun hizasına gelen su, nefesimle dalgalanıyordu. Gözlerimi yumdum.
Kendime ne kadar bakarsam bakayım, hiçbir bakım on yıl önce duyduğum o sözlerin açtığı yarayı saramıyordu.
Ve aslında yaraların hiçbir zaman kapanmadığı, sadece kabuk bağladığı gerçeğiyle yüzleşmek; on yıllık özgüven birikintimi yerin dibine sokmuştu.
Onu ellerimle... Ellerimle boğmak istiyordum.
Aynı anda bana yaşattıklarını tattırmak...
Yapacaktım.
Onu işe sokacak ve geçmişin intikamını acımasızca alacaktım! Ayaklarıma gelen bu fırsatı kaçırmaya hiç niyetim yoktu.
Küvette sızmak üzereyken zilin çaldığını işittim. Yorgun bedenimi ılık sudan çıkarıp bornoz giydim üzerime. Saçlarıma da havlu sararak ulaştım kapıya.
Zincir kilidi çözmeden açararak başımı uzattım.
"Ah, sen miydin?"
Bahçenin kapısından nasıl girmişti içeri?
"Bir sorun mu var?"
Bu adamın derdi neydi böyle? Yolun karşısındaki evde oturuyordu. Ara sıra selamlaşıyorduk ama ismini bile anımsamıyordum.
Ağrıyan şakaklarımı ovuşturarak uzattığı şeye baktım.
"Ne bu?"
"Arabandan düştü. Seni bırakan arabadan."
Kapının aralığından elimi uzatarak gözlüğü aldım elinden.
"Peki, pekala. Teşekkür ederim. Naziksin."
Gözleri içeriyi süzmeye çalışıyordu. Bakışlarından ve davranışlarından rahatsızlık duyunca kapıyı biraz daha kıstım.
"Teşekkürler, başka bir şey yoksa..."
"Güzel kokuyor. Bu, hanımeli mi?"
Tamam, bu son derece ürperticiydi artık.
Başımdaki tek sorunun Pamir olmadığı gerçeğiyle yüzleşmem gerekiyordu belki de.
"İyi geceler. Kardeşim çağırıyor içeriden. Erkek kardeşim."
Dönüp biri varmış gibi seslendim.
"Geliyorum Tuğberk, karşı komşumuzmuş gelen!"
Nihayetinde geriye adımlayan adam, nabzımı az da olsa düşürmüştü. Kapıyı örterek onu geride bıraktığımda, titreyen dizlerim beni daha fazla taşıyamadı. Kendimi olduğu gibi yere bıraktım. Sırtımı kapıya yaslayarak korku içerisinde ovuşturdum ellerimi.
Yalnız yaşayan bütün kadınlar için bir kere daha dua ettim içimden.
Ve kapının arkasından nefes sesleri işitmeye başladım. Derin nefeslerin ardı arkası kesilmedi. En sonunda bu pisliğin ne yaptığını anlayınca, korkudan kalkan midemi boşaltmamak için ellerimle örttüm dudaklarımı.
İğrenç herif... Kapımda o haltı mı yiyordu yani!