"Açık ol Antonino?" deyince bana yarım adım daha yaklaştı. Artık göğsüm göğsüne değiyordu ama yine de geri adım atmıyordum. Atmayacaktım. Hayatımda hiçbir zaman geri adım atmamıştım. Her kararımın arkasında durmuştum.
Dudaklarıma doğru eğildi. Az önce beni aşağılayan adama karşı ne hissetmeliydim? Ne istediğimi çok iyi biliyordum ama istediğim şeyden pişman olmaktan korkuyordum. Pişmanlık yaşamamış biri olarak bu duyguyu kaldırabilir miydim?
"Anladın sen beni." Nefesi dudaklarımı talan ediyordu. Ben daha bir şey söylemeden adım adım benden uzaklaşarak arkasını dönerek kapıdan çıktı. Ne kadar süre ayakta kaldığımı bilmiyorum.
Kendimi soğuk suyun altına atarak rahatlamaya çalıştım. Dante bu soğuk sudan daha çok nefesimi kesiyordu. Yatağa girip Çağrı'ya mesaj attım.
**Ya ondan hoşlanırsam Çağrı?
Bu soru beni çok korkutuyordu. Hoşlanıyordum ama ya tam olarak ona bağlanırsam? Çağrı mesajımı görseydi hemen beni arardı. Muhtemelen uyuyordu. Beni de şu anda uyku tutmuyordu. Mesaj sesiyle yataktan fırlayarak komedinin üzerindeki telefonuma uzandım. Mesaj atan Çağrı değildi.
++ Bir daha bana Antonino demeyeceksin!
Kimseye Dante dedirtmeyen adam bana izin vermişti. Şimdide bana Antonino dememi yasaklıyordu?
**Dante dememe neden izin veriyorsun?
++Zamanı gelince öğreneceksin.
**Dengemi bozuyorsun.
++Birde bana sor.
Gülümseyerek telefonu yanımdaki yastığın üzerine koydum. Ne yazabilirdim? Ona ne kadar sinirlensem de aslında kendimle savaş veriyordum. On dakika sonra telefonum tekrar çaldı.
++Bu gece kıskandığın kadını sadece programda gördüm. Peder aradığı için ayrılmak zorunda kaldım. Tüm gece Peder Gratian Apolinary ile beraberdim.
Gecenin bir yarısı olmasa yataktan kalkıp son ses müzik açıp dans edebilirdim. Camdan dışarı avazım çıktığı kadar haykırabilirdim ya da ne bileyim İstanbul çıkışına kadar koşabilirdim.
**Bana açıklama yapmak zorunda değilsin.
++Değilim. Bu seferlik açıklıyorum.
Küstah! O kadınla değilmiş. Ya ben nasıl sevineyim şimdi? Bu duygu karmaşası içerisinde nasıl uyuyayım? Dayanamayıp Çağrı'yı aramaya karar verdim. Yataktan fırlayıp salona geçtim. Bir sigara yakarak Çağrı'nın telefonu açmasını bekledim. Açmadı. Bir daha aradım. Yine açmadı. Bir daha aradım. Pes etmeyecektim.
"Hare kafayı mı yedin?" bana kızdığında adımla seslenen kardeşim vardı.
"Konuşmamız lazım. Uyanman lazım." Dedim nefes nefese. Çağrı'nın şu an yatakta oturur pozisyona geldiğinden eminim.
"Dinliyorum abla. İyi misin?"
"Değilim Çağrı. Ne yapacağımı bilmiyorum." Bilmiyordum ama. Bu adama kapılıp gitmekten korkuyordum. Sırlarımdan korkuyordum. Kendimden korkuyordum.
"Anlatacak mısın? Endişelenmeye başlıyorum."
"Ben Dante'den hoşlanıyorum." Bir çırpıda konuştum. Çağrı gülmeye başladı. Gülecek ne söylemiştim ki?
"Biliyorum abla. Senin ses tonundan bile anlarım ben. Hoşlanmasaydın o gazetecileri doğduklarına pişman etmez miydin? Kendine karşı dürüst olmanı bekledim." Çağrı beni iyi tanırdı.
"Ne yapacağım ben?"
"Abla nasıl ne yapacaksın? Her şeyi oluruna bırak. Zaman sana ne yapacağını gösterecektir." Söylemesi çok kolay. Sen gel bir de benim yerimde ol.
"Çağrı durumları biliyorsun. Dante çok zengin, yakışıklı, Katolik. Daha sayayım mı?" dediğimde daha fazla gülmeye başladı.
"Anlatsana. Ne olur."
"Gaddar Çağrı! Onunla karşılaşsan korkudan kaçacak delik ararsın. En yakın arkadaşı acımasız olduğunu söyledi. Beni üzecek. Ben onu üzeceğim o farkında değil. İlerlersek birbirimizi öldürebiliriz bile." Dante ile ben aynı cümle içerisinde bile uyumsuzuz.
"Korktuğun için abartıyorsun. İlk defa böyle güçlü duygular hissediyorsan normal bu durumda olman. Abla sence başka seçeneğin var mı?" Haklıydı. Bir kere o ince çizgiyi geçmiştim. Artık Dante'den vazgeçemezdim.
"Haklısın. Yanımda mısın?"
"Yanındayım Hare." Çağrı ile konuşmak bana o kadar iyi geldi ki... Onunla konuşmak iç sesimle konuşmak gibiydi. Benim en güzel aynamdı o. Kabullenişimle deliksiz bir uyku çektim. Sabah beş buçukta dış kapıyı açtığımda eşofmanlar giymiş bir Dante görmek sürpriz olmadı desem yalan olurdu.
"Günaydın" diyerek yanına doğru adım atarken, hâlâ uykuda olup olmadığımı sorguluyordum.
"Günaydın." Dedi belimden tutup beni kendine çekerken. "Peder'den sabah koşularının saatini öğrenmiş olabilirim." Yanağıma bir öpücük kondurduğunda kalpten gidecektim.
"Sorsaydın bende söylerdim." Arkadaki korumalara takıldı gözüm. Hiçbiri bize bakmıyordu ama sanki gözetleniyorduk.
"O zaman sürpriz olmazdı." Evet olmazdı. Sabah sabah çok güzel oldu...
"Okula gecikeceksin yine. Başlayalım mı?" Bu sabah baya ağır bir yürüyüş oldu benim için ama şikayetçi değildim. Konuşa konuşa Dolmabahçe'ye gelmiştik. Sahildeki çay bahçesini göstererek,
"Oturalım mı?" kendimi çok aç hissediyordum. Buranın sabah simitleri de harika olurdu.
"Tamam olur. Simit sever misin?" dedim yerime otururken. İki masa doluydu sadece.
"Severim ama genelde kahvaltı yapamıyorum."
"Neden? İtalyanların çok zengin bir kahvaltı menüleri vardır." Ailelerine düşkünlerdir aynı Türkler gibi. Sosyal yapılarımız bu yüzden benzemekteydi.
"Çoğu zaman kahvaltı yapacak zaman bulamam ben. Bu yüzden bu alışkanlığımı bırakalı yıllar oldu." Dante'nin hayatını öğrenmek için can atıyordum ama ona doğru soruları doğru şekilde sormalıydım.
"Baban işleri sana devredince mi?" Dante'nin koyu kahveleri beni buldu. Şaşırmamıştı muhtemelen Delmar'ın boş boğazlığını o da biliyordu. Gülümsedi.
"Öğrendiğin hiçbir taktik bende işe yaramayacak Hare. Bunu zamanla öğreneceksin. İstemediğim hiçbir şeyi sana boş bulunup söylemeyeceğim." Dedi göz kırparak. Akıllıydı ama bende salak değildim. Başka yöntemlerimde vardı.
"Hadi ama uğraştırma beni." Leman gibi dudaklarımı bükemedim. Kararlı bakışlarımı üzerine dikmem yetmişti.
"Annem bir kaza geçirince babam kendini anneme adadı. İşlerde bana kaldı. Aslında sürekli şirketteydik. Bunlara yabancı değildim. Ben, kardeşlerim ve kuzenlerim belirli departmanlarda beraber çalışıyorduk. Tüm yetki bana geçince ister istemez uykularımla beraber iştahımda kaçtı." Şimdilik bu kadar yeterliydi. Karşısında yeni yetme kızlar gibi sürekli soru bombardımanına tutmak istemiyordum. Yavaş yavaş, zamanla...
"İki simit, iki filtre kahve." Gelen garsondan filtre kahve isteyince kahkahamı bastıramadım. İki adam hatta korumalarda bana bakıyorlardı.
"Kardeşim sen iki simit ikide çay getir bize." Türkçe söylemedim bilerek. Çay sever miydi bilmiyordum ama onu hiç çay içerken görmemiştim. Garson yanımızdan ayrılınca,
"Sabahları çay içmem ben. Çay hiç içmem!" demek ki öğrenecek çok şeyim vardı.
"Çay içmelisin Antonino. Simitle çay içilir. Kahve ne ya?" Tek kaşı havaya kalkınca ona meydan okuyarak bende aynısını yaptım. Birbirimize ayna tutuyor gibiydik.
"Antonino? Beni sinirlendirme Hare Hanım. Sonuçlarına katlanırsınız." Hala gülmüyorduk. Muhtemelen benim pes edip güleceğimi falan düşünüyordu.
"Hmm. Hare Hanım demek? Peki öyle olsun Antonino Bey. Ne yaparsınız. Gerçekten çok merak ettim." Bu meydan okuma nasıl bitecekti?
"Beni kızdıranlar şu anda nefes almıyorlar Hare Hanım. Seni korkutmak gibi olmasın ama sözlerine dikkat etmelisin. Tek kurşunluk canın var." Açıktan tehdit ediyordu ama sadece beni korkutmak için yaptığını biliyordum. Belki de gerçekten öyle biriydi ama öyle bile olsa bunu bana bu şekilde söylemezdi. Sadece şunu biliyorum. Benim yerime Leman ya da başka biri olsaydı, Dante'nin bu sözlerine ve beden diline korkmaması imkansızdı.
"O tek kurşun benim bedenimden senin bedenine saplanır neye uğradığını şaşırırsın. Beni ölümle korkutamazsın Dante. Beni ailemle, sevdiklerimle korkutamazsın." Ben ciddileşince Dante gerildi. İstediğim oluyordu. Onu tedirgin etmiştim. İşte şimdi gülmemek için zor duruyordum.
"Sevdiklerine değer vermez misin?" garson siparişlerimizi masaya bırakıp gidince omuz silkerek devam ettim.
"Birilerine değer veririm ama karşımdakine zaaf izlenimi verecek kadar değil. Bunu sen daha iyi bilmelisin. Koruma ordusuyla gezen ben değilim." Dedim simidimden bir parça kopartarak.
"Ciddisin... Hare ben ne diyeceğimi bilmiyorum ama seni gerçek anlamda tehdit etmedim." Dante konuşmasını bitiremeden ben kahkahamı daha fazla içimde tutamadım. "Ama çok ciddiydin. Lanet olsun bir kadın tarafından ilk defa oyuna getiriliyorum." Ağzıma attığım simidi zorlukla yutarak ona cevap verdim.
"Bana emir vaki konuşmazsan çok uysalımdır. Cümlelerin sonuna lütfen eklemen yeterli." aynı onun gibi göz kırptım.
"Sende kendimi görmem beni korkutuyor Hare." Bu itirafla elimdeki simidi masaya bıraktım.
"Bende sende kendimi görüyorsam. Bilmediğim ama varlığını hissettiğim yaralarınla, omuzlarındaki yüklerle, sert ifadenin altındaki korkularınla... Dante ben seni tanıyor gibiyim." Hiçbir şey demedi. Sadece simitlerimizi yedik. Çayını bile sorunsuz içti ama yüzündeki ifadeden çok da hoşlandığı söylenemezdi.
Aynı tempoda bizim eve kadar yürüdük. Birbirimize ne çok yakındık ne de çok uzak. Onu hissetmem Dante'yi korkutuyordu. Hiçbir şeyden korkmayan adam benden korkuyordu. Biliyordum.
"Akşam müsait misin?" dedi evin kapısına geldiğimizde.
"Müsaidim. Nereye gideceğiz? Ona göre giyineyim." Saçma sapan giyinerek yanında bulunduğum insanı rezil etmek istemezdim.
"Sen nereye istersen." Dediğinde korumalarda dolaşan gözlerim hayretle Dante'ye döndü.
"Nasıl yani?" benim gibi o da omuz silkti. Genelde bunu ben yapardım. Belki de Dante'de yapıyordu.
"Nasıl anladıysan. İstediğin gibi hazırlan. Sadece ikimiz olacağız ve istediğin yere gideceğiz. Uyar mı?" dişlerimle yanaklarımı dişledim. Gülmek istemiyordum. Kafamı salladım sadece.
"Akşam görüşürüz o zaman." Vedalaşarak apartmandan içeri girdim. Koşar adımlarla evin kapısına ulaştım. Duşumu alıp üzerimi giyindim. Leman okulda olduklarını, kahvaltı yapacaklarını yazmıştı. Akşam için nereye gitmek istediğimi düşündüm yol boyu ama karar veremedim. Dante'yi nereye götürebilirdim? Kızların yanına geldiğimde Kerem ile Oğuz yoktu.
"Selam." Kızlar benim geldiğimi anladıklarından itibaren konuşmalarını kesmişlerdi. Benim duymamam gereken bir şeyler mi konuşuyorlardı?
"Hoş geldin canım. Ne haber." Dedi Cansu.
"Hoş bulduk. Aynı. Çocuklar nerede?" Karşılarındaki banka oturdum. Leman aldıkları sandviçlerden birini bana uzattı. Sandviçin jelatinini açmaya başladım.
"Çay almaya gittiler. Kerem yine karalar bağladı sen Kemal ile gidince." Gözlerimi devirdim. Bu kısır döngüden nefret ediyordum. Bu zamana kadar iyi idare etmiştim ama zoraki yürüttüğüm arkadaşlığı daha fazla sürdürebilir miyim bende şüpheliydim.
"Leman niye dilini yutmuş gibi duruyor karşımda? Hasta mı?" dedim Leman'ı işaret ederek ama o hala tepki vermiyordu. Bana tavırlı gibiydi. Dağ dağa küsmüş dağın haberi olmamış. Eğer anlatmazsa üstelemeyecektim.
"Dün gece çekilen fotolarını atmış oradakilerden biri. Neden bize anlatmıyor Antonino'yu diye kızıyor. Aranızda bir şeyler olduğunu düşünüyor." Leman'a bakarak konuştu. O da yaptığının çocukça olduğunun farkındaydı.
Leman'la aynı anda sandviçimizden ısırık aldık. Gözlerimizin içine bakıyorduk. Bu zamana kadar özel hayatımdan, hatta tüm hayatımdan uzak tuttuğum insanlar bana değer veriyorlardı. Kendimi savunmasız hissettiğim için çoğu zaman duygularımı Çağrı'dan başka kimseyle paylaşamazdım. Artık kendi kabuğumdan çıkmalı mıydım?
"Aramızda bir şey yoktu." Dedim lokmamı yutarak. Leman bana gıcık olmuştu belli. Sinirle ağzını açıyordu ki devam ettim. "Bugüne kadar." Kızlar,
"Ne?" diye çığlık atınca,
"Kızlar hayrola? Neye bu kadar şaşırdınız?" Oğuz gülerek gelmişti yanımıza.
"Ay susun. Doğruymuş. Mükemmel İtalyan'ımız ile Hare arasında aşk doğmuş. Hadi anlat. Her ayrıntısını bilmek istiyorum." Leman'ın dili çözülmüştü. Bu kızın gönlünü almak kolaydı. O kadar saf ve temizdi ki. Alper'den bu yüzden onu korumak istiyordum. Cansu Alper'in tehlikeli biri olduğunu düşünmüyordu. Benim Leman'a yakıştıramadığımı ve bu yüzden bir şeyler karıştığını hissettiğimi söylüyordu. Ama ben yanılmazdım.
"Hadi canım! Ciddi misin kız? Ne ara ya?" dedi Oğuz. Kerem yanıma otururken Oğuz'da Leman ile Cansu'nun arasına oturdu. Herkes pür dikkat bana odaklanmıştı. Kerem'in suratına bakamıyordum.
"Aslında anlatacağım bir durum olmadı. Bu gece beni yemeğe götürmek istediğini söyledi. Baş başa olacakmışız." Çayımı yudumlardım. Leman hayal kırıklığıyla atladı.
"Off Hare çatlatma adamı ayrıntı istiyorum. Neler hissediyorsun, hiç sana yakınlaştı mı?" bunları erkeklerin yanında anlatamazdım. Onlara da anlatamazdım.
"Hayır tabii ki Leman. Hoşlanıyorum. O da hoşlanıyor sanırım. Ya bilmiyorum. Akşama konuşuruz muhtemelen. Karşımdakinin duygularını bilmeden kimseye ümit bağlamak istemiyorum. Beni biliyorsunuz."
"Bilmez miyiz?" dedi Kerem. Elindeki çayı yanımızdaki çöp kutusuna atarak yanımızdan uzaklaştı. Onun gidişi değil kırılmış olması üzdü beni...
"Kerem'in saçma sapan afra tafrasından bıktım artık. Ayrıntı lütfen Hare. Nasıl anladın ondan hoşlandığını? Ne dedi sana? Bir jest bir mimik. Lütfen Hare. Lütfen..." daha düne kadar benim Kerem ile olmamı isteyen arkadaşlarım bir anda saf değiştirmişlerdi. Dante'yi tanımıyorlardı üstelik.
"Aslında çok düz biri. Çoğu zaman sinirli gibi. Her şeye tepkili, aşırı kuşkucu. Beni de zorluyor ve zorlamaya da devam edecek gibi duruyor. Bilmiyorum Leman etkilendim işte. Karnım aç ya. Ders başlayacak yiyelim de geçelim." Dedikten sonra Leman kendi sordu kendi cevapladı. İnanılmaz mutlu gözüküyordu. Dersin ki Dante ile düğünümü planlıyordu.
Karnımızı doyurunca sınıfa geçtik. Kerem ortalıklarda gözükmüyordu. Hoca kürsüye çıktığında telefonumu çantamdan çıkarıp sesini kıstım. Tam çatama koyacaktım ki mesaj geldi.
**Karar verdin mi?
Gülümsedim. Daha bir saat önce ayrılmıştık. İşleri çok yoğundu ve beni mi düşünüyordu? Dante hakkında çıkarımlar yaparak ondan çok umutlanıyordum ama o beni ters köşe ediyordu.
++Okuldaki dedikodularla uğraşıyorum. Düşünmeye fırsatım olmadı desem.
Vereceği cevabı merakla bekledim. Yazdığı şeyler net oluyordu Dante'nin.
**Dedikodular... Balık yesek?
++Olur. Rakı- balık yapalım o zaman. Sizin sambucanıza benzemez.
**Rakı içtim Hare. Hemen savunmaya geçme.
Öyle ama rakı denilince ay bizim de var öyle içeceğimiz deyip önümüze koyuveriyorlardı. İtalyanlarda Sambuca'yı rakı diye bize yutturmaya çalışıyor ya pes!
++Tamam. Dersteyim.
**Akşam sekizde hazır ol. Çiçek pasajına gidelim. Orada babamın eski dostunun meyhanesi var.
++Güzel olur. Akşam sekizde.
Ben Dante'ye mesajı yollayıp kafamı kaldırdığımda Leman'ın bana baktığını fark ettim. Sırıtmış bir biçimde göz kırpıyordu. Şunların diline düştüğüm için biraz kendime kızıyordum.
Saat dörde kadar vakit nasıl geçti anlamamıştım. Kerem'de ikinci dersten sonra bize katılmıştı. Oldukça toparlanmış gözüküyordu.
"Ben bu gece Alper ile olacağım Hare. Eve uğramayacağım şimdi." Dedi Leman. Dante Alper'in peşine adam takmıştı. Acaba hâlâ bir sonuç çıkmamış mıydı?
"Tamam. Bende geç gelirim muhtemelen." Herkesle vedalaşıp bir taksi çevirdim. Kendimi yürüyemeyecek kadar yorgun hissediyordum. Her günüm dolu geçiyordu ama ortada hiçbir şey yoktu. Ailemi de ihmal etmiştim.
Annemle kaç gündür konuşmuyorduk. Taksiye biner binmez annemi aradım. Çok çaldırdığım halde açmamıştı. Telefon elimde uzaklara dalmama fırsat kalmadan annem aradı.
"Yetişemedim Hare. Nerelerdesin? Hiç aramıyorsun. Baban köpürüyor." Babam ve annem bizi güzel yetiştirdi ama çok sevgi dolu bir aile olamadık hiç. Belki de bu yüzden her anımda onları arayamıyordum. Sevinçlerimizi paylaşamıyorduk.
"İdare edin biraz anne. Çok yoğunum biliyorsun. Bu işi almam biraz yanlış oldu şimdi farkındayım. Bitirme projesine başlayamadım bile." Dante hakkında bana bir şey dememişlerdi ama onlarda çok memnun değildi bu durumdan. Babamın konumu itibariyle adımın böyle aşk dedikodularıyla çıkması doğru değildi.
Evin kapısını açıp içeri girdiğimde telefonu da kapatmıştım. Hazır vaktim varken babamı da arayıp haftalık azarımı işittim. Verdiği direktifleri sabırla dinleyerek sesimi bile çıkartmadım. Bu saatten sonra artık kendi kararlarımı verebilirdim de onlar bunun farkında değillerdi.
Saat erken olmasına rağmen kendime bir kadeh kırmızı şarap doldurup kitabımı elime aldım. Camın kenarındaki sakin köşeme kuruldum. Benim huzur bulduğum kendimle baş başa kaldığım yer...
İş almadığım dönemlerde akşamları bu köşede olurdum. Şimdi pek fırsat bulamıyor oluşum beni huzursuz ediyordu. Dante ile hayatımda ciddi anlamda değişiklikler olmaya başlamıştı.
Şarabımı bitirince küveti doldurup sıcak suya bıraktım kendimi. Yirmi dakika burada oyalanabilirdim. Gözlerimi kapatıp Dante ile beni düşündüm. Eğer olursak nasıl oluruz? Ailesini çok merak ediyordum mesela ama ona bir şey soramıyordum. Orada ne iş yaptıkları bana göre bir muammaydı. Gizemli tarafları çoktu. Acımasız yanları olduğunun farkındaydım. Acaba bir gün beni de Floransa'ya davet eder miydi?
Duşumu alıp siyah kotumu giyindim. Beline tokalı ince olmayan bir kemer taktım. Boğazımı çok kapatmayan siyah balıkçı bluzumu giyindim. Bluzun boynumun sol kısmından koluma çapraz biçimde inen gümüş renkli düğmeleri vardı. Kolye takmayacaktım. Tek taş küpelerimi ve annemin baget yüzüğünü taktım sadece. Saçlarımı kurutmamda yeterli gelmişti. Zaten kendinden dalgalı olan saçlarıma bir şey yapmama gerek kalmadı.
Klasikle spor arası olan siyah sırt çantamı hazırladım. Çok küçük değildi ama diğer sırt çantaları gibi büyükte değildi. Simsiyah kombinemi siyah sivri burun botlarım ve siyah kaşe kısa montumla tamamladım.
Çok renkli bir kişiliğim yoktu. Aslında bu kadarda siyaha düşkün de değildim. Siyahın asilliğini hiçbir şeyin tutmayacağını bildiğim için bugün böyle giyinmiştim. Bir meyhaneye gidiyorsanız rengarenk giyinemezdiniz. Özellikle bu meyhane eski meyhanelerdense. Yeni nesil meyhaneleri de sevsem bile buraların bendeki yeri her zaman ayrıydı.
Meyhane dost meclisi olarak bilinirdi. Burada bolca sohbet edilir, yüksek seste müzik olmazdı. Tamda benim istediğim gibi. Dante ile sohbet edebilme imkanımız olacaktı burada. Tamamen hazır olunca etrafı toparlayıp salona geçtim. Güncel olan haberlere göz gezdirirken Dante mesaj attı.
**Hazırsan aşağıdayım.
Camın kenarında olan koltuğumda ters dönerek dışarıya baktım. Gerçekten aşağıdaydı. Neden yalan söyleyebileceğini düşündüysem? Hemen yerimden fırlayıp montumu giyinerek kapıyı kilitledim. Üçer beşer indiğim merdivenlerden dış kapıya ulaştım. Arabalar kapıda değildi. Çiçek pasajı bize yürüme mesafesinde olduğu için yürüyerek gidecektik.
"Selam." Dedim Dante'ye yaklaşırken. Her zaman sadece sol yanağımdan öpüyordu beni. Bugün de öyle yaptı.
"Selam. Nasılsın?" yan yana yürümeye başladık yukarıya doğru.
"İyiyim. Sen? Nasıl geçti günün."
"İyiydi. Bazı pürüzleri halletmeye çalışıyorum ama İtalya ile alakalı. Türkiye'de her şey yolunda." Dedi gülümseyerek. Şimdi sorsam cevap verir miydi?
"İtalya'da ne iş yapıyorsunuz?" İstiklale çıkmamıza az kalmıştı.
"Banca Affollata bizim. Çeşitli ülkelere ihracat yapıyoruz. Hemen hemen her sektörde ufakta olsa bir girişimimiz var. Sanatı çok severiz ve destekleriz. Kaç kuşaktır Rönesans şehrinde olmamızın da etkisi var tabi." Dedi bana dönerek. Bilmem mi?
"Bütün işleri sen mi yönetiyorsun?" Ne kadar büyük bir ailesi var merak ediyordum. İnternet ortamından bu bilgilere ulaşamıyordum.
"Aslında üç kız üç erkek yönetiyoruz ama ana beyin olarak üç erkeğiz. Ben, kardeşim Patrizio Valente ve halamın oğlu Alessandro Costa. Valente ile kilisede tanışmıştın hatırlarsan. Bütün yük üçümüzde gibi gözükse bile her şey benden geçiyor. Benden habersiz yeni bir karar alamıyorlar. Başka departmanlarda kız kardeşim Rosalie, halamın kızları Erika Costa ve Sofia Costa çalışıyor." Çiçek pasajına gelmiştik ama Dante içeri girmek yerine durmuştu. Bu sohbetin kapanmasını bekliyordu. "Beraber büyük bir evde yaşıyoruz Hare. Birbirimize çok bağlıyız ve güveniriz. Şirkete yüksek pozisyonlara yabancıları sokmayız. Bizimle çalışanlara güvenmeyiz. Herkes ihanet edebilir. Zaman zaman edenlerde oldu." Diye devam etti. Kimseye güvenmiyorlardı.
"Delmar? Ona güveniyorsun ama." Dante bu soruma cevap vermedi. Belimden tutarak beni içeri yönlendirdi. Bense ona bakakaldım.
Çiçek pasajı... Rum bankerinin İtalyan bir mimara yaptırdığı yer. İlk yapımından sonra pek çok değişikliğe maruz kalmış ama en sonunda kurulan bir dernekle eski formuna uygun hale restore edilmişti. Pasaj ve cadde kısmında pek çok dükkanı varken üst katlarında on sekiz tane lüks daireye sahipti. Taksime gelen herkesin en azından kapısından içeri hayranlıkla baktığı mükemmel bir yapı.
Pasaja adım attığımızda ince koridorda yürümeye başladık. Sağlı sollu bembeyaz örtüleriyle masalar hazırlanmıştı. Koridorun sonunda daha geniş bir alan vardı ve sol kanada doğru bir koridor daha vardı. Nevizade tarafına açılıyordu bu kapı. Evlerin bitiminden cam tavanla örtülmüştü. Hem geniş hem de aydınlık olmasını sağlıyordu bu tavan. Arnavut kaldırımları, sokak lambaları, balkonlardan sarkan çiçekler mistik bir atmosfer oluşturuyordu. Koridorun bitiminde Yorgo'nun Meyhanesi yazan dükkanın kapısında durunca garsonlardan biri hemen yanımıza geldi.
"Yorgo Pudols burada mı?" dedi Dante eli hâlâ belimdeydi. Bu beni rahatsız etmiyordu ama ayaklarımın titremesine içimin gıcıklamasına sebebiyet veriyordu.
"Birazdan burada olur. Siz buyurun oturun ben haber vereyim." Dükkanın içinde oturmamızdansa sokak kısmında oturmayı tercih ettiğim için dört kişilik bir masaya yerleştik. Biz oturduktan sonra çok sayıda koruma çiçek pasajının kapısından başlayarak çeşitli noktalara yerleştiler.
"Buraya daha önce gelmedin mi?" Dante benim aval aval etrafıma bakınmamla ilk defa geldiğimi düşünmüştü herhalde.
"Geldim. Çok severim burayı ama kızlar genelde yeni nesil meyhaneleri sevdiği için en çok onlara gidiyoruz." Dante gülümsedi. O gülünce bende güldüm.
"İtalyanlara özel bir ilgin olduğunu unutmuşum. Tabii ki de geleceksin."
"Yapılar çok güzel. Tarihi, güzeli sevmemde ne gibi bir komiklik var." Dedim sanki alınmışım gibi yaparak.
"Doğru. Seni Floransa'ya götürsem ne yapardın acaba? Floransa'yı geçtim, ev turunu kaç günde bitirirdin çok merak ediyorum." Tek dudağı kıvrılmıştı şimdide. Götürür müydü? Evini incik cıncık gezmeme müsaade eder miydi?
"Bilmem. Yaşayarak görebileceğimiz şeylere yorum yapamıyorum şu anda." Gelen garsondan dolayı bakışlarını benden çekti.
"Ben patronumla görüştüm. Bir saate kadar burada olacakmış. Onun dediği şekilde masayı hazırlayacağız. Sizin için bir mahzuru var mıdır?" babasının eski dostu olduğunu söylemişti Dante. Belki adam gelince onunla olan konuşmalarından birkaç ipucu daha yakalayabilirdim.
"Yorgo'nun istediği gibi olsun." Garson memnun bir şekilde yanımızdan ayrılınca tekrardan bana döndü. Delici bakışlarını üzerime kilitledi. Böyle anlarda ne yapacağımı bilemiyordum. Bazen bende ona karşılık veriyordum ama çoğu zaman çekiniyordum.
"Bana öyle bakma." Dedim sonunda. Başka ne diyebilirdim ki?
"Nasıl bakmayayım?"
"Böyle işte. Benim seni okumamı istemiyorsun ama sen aynı şeyi bana yapıyorsun. Beni tanımak istiyorsan sende açık olmalısın." Ne diyeceğini merak ile bekledim. Bir şey demedi. İki tane garson mezeleri dizmeye başladı. Zeytinyağlılar çok güzel duruyordu. Mezelerden de en sevdiğim közde patlıcandı. Ben dizilenlere odaklanmıştım. Dante'nin sesiyle ona döndüm.
"Ne öğrenmek istiyorsun?" gerçekten öğrenmek istediklerimi cevaplayacak mıydı? Muhtemelen işine gelenleri.
"Bilmem. Sen anlatsan." Dedim. En azından o istediğini anlatsa kendimi kötü hissetmezdim. Sorduğum sorulara cevap alamayınca kendimi daha kötü hissediyordum.
"Sen sor ben cevaplayayım." gözleri hâlâ bana kilitlenmişti.
"Peki. Hangi okul mezunusun?" en basitlerle başlamam daha mantıklıydı.
"Oxford, hukuk okudum." Dante hakkında çok fazla bilgi yoktu internette. Okuduğu okulu neden paylaşmamışlardı? İnsanların en çok ilgi çeken şey özel hayatları mıydı?
"Kaç dil biliyorsun?" Dante'nin bildiği dilleri merak ediyordum ama kaçını bana itiraf ederdi ondan emin değildim.
"Beş. İngilizce, İtalyanca, Fransızca, Almana ve Rusça. Calabria lehçesini de sayarsak altı olabilir." Yüzünde halen tek bir mimik oynamadı. Yalan söylemiyordu.
"En sevdiğin yazar ve müzik sanatçısı kim?" tebessüm etti. Ben dikkatle onu bekliyordum.
"Tolstoy ve Vivaldi. Gerçekten bunları mı merak ediyorsun Hare?" hayır tabi ki de. Gerçekten merak ettiklerimi sorsam cevap vereceksin sanki.
"Bunları da merak ediyorum ama madem açık olmamı istiyorsun sorayım. İtalya'da gece kulübü ya da restoran işletiyor musun?" tek dudağı kıvrıldı. İşte beklediği sorular. Halinden memnun gibiydi.
"Var. Restoranlarımız çok fazla. Gece kulüplerimiz hatırı sayılır derecede." Bu sorunun devamı vardı ama pat diye sorsam bana kızar mıydı?
"Buralarda yasal olmaya işler yapıyor musunuz?" kızmaktan kastım normal insanların birbirine kızmaları değildi. Önümdeki suyu içmeye başladım yavaş yavaş. Nefesim kesildi bakışlarından. Ufacık suyun içinde boğuluyormuş gibi hissetmem normal miydi?
"Evet." Boğazımdan bir türlü geçemeyen suyu Dante'nin cevabıyla dışarı püskürttüm. Arnavut kaldırımı olan yerleri bir güzel yıkadım yıkmasına ama suyun bir kısmı nefes boruma kaçmıştı. Nefes alamıyordum. Dante'de korkarak yanıma geldi. O an nasıl kendime geldim hatırlamıyorum bile. Hatırladığım tek şey Dante'nin bana verdiği cevaptı. Böyle paralara illegal yollar karışmasa olmazdı değil mi?
"Şimdi daha iyi misin?" dedi Dante yerine otururken. Daha iyi miydim bilmiyorum ki.
"Teşekkür ederim iyiyim. Cevabın beni bir hayli şaşırttı. Kusura bakma." Gözlerine bakamıyordum. Korkudan mı? Çekindiğimden mi? Yoksa sadece utandığımdan mı? Bilmiyordum. Dante ile çoğu şeyden şüphe eder hale gelmiştim.
"Duymak istemediğin şeyleri sormasan iyi edersin." Haklıydı. Bazı şeylerden şüphe etmem başka bir şeydi. Kesin bilemem başka bir şeydi.
"Sanat'ı seviyorsun. Bu mecrada işlerinin hepsi legal mi?" kafamdaki profili yavaş yavaş oturtuyordum. Bu soruya vereceği cevabı da az çok tahmin ediyordum.
"Yarısı legal, yarısı illegal diyelim." Sadece kafamı sallamakla yetindim. Karşımdaki kişiden hoşlanıyordum. Hoşlandığım insan çoğu konuda benimle denk değildi. Denk olamayan konular umurumda bile değildi ama bu mevzular beni aşıyordu. Sormaya korktuğum o kadar çok soru vardı ki... Muhtemelen çoğunu soracak cesareti bulamayacaktım.
"Sizin oralar mafyanın en meşhur olduğu yer." Dedim. Bu bir soru değildi ama ne demek istediğimi anlamıştı.
"Öyle." Dedi. Bende onun cevabından, yüzündeki ifadeden, masanın üzerindeki ellerini yumruk yapışından anlamıştım. Sadece kafamı salladım. "Seni korkutuyor muyum?" Ben Dante'den mi yoksa kendimden mi korkuyordum karar verememiştim. Aslında şu noktada sadece babamdan korkmalıydım. Beylik tabancasıyla beni vurur muydu acaba?
"Senden değil ama yaşayacaklarımızdan korkuyorum." Gülümsedim ve devam ettim. "Yaşayacaklarımızı tahmin edemediğim için kafamda oturtamıyorum Dante. Bildiklerimden değil bilmediklerimden korkarım ben." Dante cevap vermedi. Muhtemelen garsonların yaklaştığını gördüğü için susmuştu. İkimizin de önüne ızgarada pişmiş levrek koydular. Yeni açtıkları rakıyı bardaklarımıza dolduracakken,
"Müsaade ederseniz ben servis edeceğim." Dedim. Garson sadece kafasını eğerek elindeki şişeyi masaya bıraktı. Garsonun bıraktığı buz gibi şişeyi alarak bardaklarımıza çevire çevire döktüm. Suyu da rakının oranında koydum. Masaya bıraktıkları buzları kullanmayacağımız için onları kenarda bekleyen garsona geri uzattım. Rakıya buz koymayı sevmezdim. Sulanan buzlar rakının suyla olan oranını bozuyordu.
İkimiz aynı anda çatallarımızı elimize alıp balığımızı parçalamaya başladık. Ona bakmıyordum. O da bana bakmıyordu. Sessizce balığımızı yerken rakı kadehini eline alarak bana doğru kaldırdı.
"Hoş geldin Hare." Üzerimde olan tüm gerilimi gülümseyerek atmaya çalıştım. Hoş geldin demişti bana. Hangi anlamda? Nereye hoş geldim?
"Hoş geldin Dante." Dedim bende. Hissettiğim anlamda. Karşımdaki adam gergin değildi ya da çok güzel gizleyebiliyordu.
"Sende kendinden bahseder misin?" onun gibi soru cevap yapmak istemiyordum. Ben bendim. Olduğum gibi anlatabilirdim.
"Fotoğraf çekmeyi, sporu, çoğu zaman yalnız kalmayı, bol bol kitap okumayı, müzik dinlemeyi, şarkı söylemeyi severim. Dizilerden ve televizyon programlarından nefret ederim. Düzen çok önemlidir benim için. Sadece ev ortamında değil, arkadaş ortamında, okul ortamında da olması gerektiğine inanırım. Yemek seçmem. Lezzetli olan her şeyi yerim. Sesim güzeldir." Keyifle beni dinlediği çok belliydi. Şu zamana kadar hiç karşılaşmadığım bir Dante vardı karşımda. "Haksızlığa gelemem. Sorumluluk sahibiyimdir. Çok çalışırım. Aldığım ve yaptığım şeylerin hakkını veririm. En sevdiğim müzisyen, Wolfgang Amedeus Mozart, en sevdiğim yazar ise Umberto Eco'dur. Kişiliği bana benzeyen bir erkek kardeşim var. Babam Albay. Bize karşı çok sevgi gösterisinde bulunamadı. Büyüdükçe onu daha iyi anladım ama annemi çoğu zaman anlayamıyorum. O da babamın kopyası gibi." dedim ve rakımdan ufak bir yudum aldım.
"Çok geniş bir ailen yok sanırım." Ne diyebilirdim ki?
"Yok. Çekirdek aileyiz biz. Birbirimize güveniriz. Sır tutarız. Tüm arkadaşlarım benimle sırlarını paylaşırlar. Kimseyi eleştirmemeye özen gösteririm. Herkesin kendi yaşantısı. Çoğu zaman karışmam. Kardeşime bile."
"Ön yargılı değilsin yani." Boşalan bardaklarımızı bu sefer Dante doldurdu. Benim gibi koymaya özen gösterdiği belliydi. Çok sık rakı içtiğini düşünmüyordum zaten.
"Evet. Ön yargılarım olmadığı için kimseden özür dileyecek konuma düşmedim. Aldığım kararların arkasındayımdır. Pişman olmamak için elimden geleni yaparım. Herkesle kolay kolay arkadaşlık edemem. Arkadaşlarıma durmaları gereken yeri söylerim. Onlarda buna saygı duymayı geç olsa da öğrendiler."
"Ne kadar güzel. Delmar'a da öğretebilir misin?" dedi gülerek. Delmar'ın korktuğunda ne kadar geri plana düştüğünü görmüştüm aslında ama Dante'yi çok zorladığı belliydi.
"Delmar'ın durmasını istemiyorsun ki." Delmar'ın dedikleri ya da yaptıkları muhtemelen Dante'ye iyi geliyordu.
"Haklısın." Dante'nin sıcak bakışlarını çalan telefon sesi böldü. Şu ana kadar çalmamış olması mucize olan telefon ısrarla çalıyordu.
"Buna bakmak zorundayım." Diyerek telefonu açtı. İlk andan itibaren İtalyanca konuşmaya başlamıştı. "Nasıl olur Alessandro?... Siz ne yaptınız?... Neden bana söylemeden kafanıza göre iş yapıyorsunuz?... Babamın haberi var mı?... Olaylar sarma sarınca mı bana haber vermek aklınıza geldi?... Bensiz nasıl başlattıysanız şimdide öyle temizleyin Alessandro. O Valente'ye de söyle gözüme gözükmesin." Diyerek telefonu kapattı. Karşı tarafın ne dediğini bilmiyordum ama Dante çok sinirlenmişti. Karşımdaki Dante 'nin gözlerinden alev çıkıyordu. Hiç sesimi çıkartmadım. Kafasını dağıtmak için konuşabilirdim ama ne tepki verir miydi bilemiyordum.
"Ooo Antonino. Hoş geldiniz. Bu ne güzel sürpriz." Dedi yanımıza gelen atmışlı yaşlarındaki beyaz saçlı adam. Adamı görünce de yüzü düzelmeyen Dante yarı resmi yarı samimi,
"Nasılsın Yorgo?" diyerek ayağa kalktı. Adamla tokalaştıktan sonra beni tanıttı. Kısa sohbetlerinin ardından adam bizi yalnız bıraktı. Tekrardan sessizliğimize gömüleceğimi düşünürken bardağını kaldırarak,
"Şerefe" dedi. Az önce siyaha bürünen gözleri şimdi eski haline dönmüştü. Koyu kahveler bana bakıyordu. Bende sinirlenince zeytin yeşili gözlerim koyulaşıyor muydu acaba?
"Şerefe" dedim. Bu beşinci bardağımdı. Daha fazla içmemeliydim. Şimdiden çakırkeyif olmuştum.
"Seninde canını sıktım değil mi?" o sıkılınca bende sıkılmıştım. Yalan yok, onun ruh hali beni çok etkiliyordu.
"Sorun değil. Kalkalım mı? Saat geç oldu." Dante Hesabı ödedikten sonra yerimden kalktım ama hafiften başım döndü. Açık havaya çıktığımda toparlayacağımı bildiğim için endişe etmedim.
"Koluma girer misin?" dediğinde montumu giyiniyordum. Dante'nin sorusuyla far görmüş tavşan gibi Dante'ye baka kalmıştım. Montumun önünü kapatıp çantamı sırtıma taktım. Ellerini cebine sokmuş beni bekliyordu. Ona cevap vermeden koluna girdim. Yavaş adımlarla çıkışa ilerlerdik. Saat on bir buçuk olmuştu. İstiklal cıvıl cıvıldı. Onunla dip dibe olmak şirazemi kaybetmemi sağlıyordu.
"Delmar şimdi meraktan kudurmuştur." Bizim sokağa girmiştik. Heyecanla ona döndüm. Delmar'a ne demişti ki?
"Delmar ne biliyor bu geceye dair?" İçimdeki soruyu hemen sormuştum.
"Seninle baş başa yemek yiyeceğimizi." Eminim bir ton soru sormuştur. Delmar bana bazen Dante'nin benimle ilgili düşüncelerini paylaşıyordu.
"Peki ne dedi?" Delmar'ın tepkisini gerçekten merak ediyordum. Bizim adımıza seviniyor muydu? Bana Dante'den uzak durmam gerektiğini söylemişti bir keresinde.
"Benden daha heyecanlı piç. Sebebini bir anlasam..." Binanın kapısına gelince durduk. Biz durunca korumalarda durmuştu. Korumalarla yürümeye ne zaman alıştığımı sorgulayabilirdim. Artık onları saymayı, gerilmeyi bırakmıştım.
"Yukarı gelmek ister misin?" Nezaketen davet etmem gerekiyordu. Aslında biraz uzanmak öğrendiklerimi tartmak için yalnız kalmak iyi gelecekti.
"Sen dinlen. Daha çok görüşeceğiz zaten." Kolundan çıkmıştım şimdide burun burunaydık. Sol yanağıma öpücüğünü kondurarak bana döndü. Tam iyi geceler dileyecekken Leman'ın sesiyle sağımıza döndük hepimiz.
"Hare. Ne çabuk geldin." Alper yanındaydı. Leman ve Alper'in arkasından gelen, o gün gördüğüm korumada vardı. Bu çocuk harbi maldı. Peşine takılan adamları bile fark edemiyordu.
"Misafirin mi var." Dedim Alper'i kastederek. Bilerek İngilizce konuşmaya devam ettim. Delmar'ın bu ortamlarda anlamayacağı dilden konuşulması hoşuma gitmiyordu. Ben olsam benim de gitmezdi sanırım.
"Yok ya. Ders notlarım vardı Alper'in işine yarayacak. Onları vereceğim. Uzun sürmez." Dante'ye döndü. Tokalaştılar. Alper'e elini uzattı ama o nasıl uzatmak. Elini nasıl sıktı bilmiyorum da tahmin edebiliyordum. Çünkü Alper renkten renge girmişti bile.
"Gidiyor musun Antonino." Dedi Leman. Alper'in halini anladığı için bir an önce yukarı çıkmak istiyordu.
"Hayır. Hare ile kahve içeceğiz." Deyince Dante'yi bozuntuya vermedim. Muhtemelen Alper eve girecek diye o da geliyordu. Biz hep beraber salona girdik. Leman koşarak odasına geçti. O notlarını bulana kadar bende filtre kahve yaptım. İçerideki adamları görebiliyordum. Çıt çıkmıyordu. Kahvelerle yanlarına gittim.
Dante gözlerini bile kırpmadan Alper'e bakıyordu. Alper ise tam bir ödlek gibi sadece önüne bakıyordu. Gerçi ona çok kızmamak lazımdı. Kim olsa Dante'nin şu durumundan korkabilirdi.
"İşte buldum." Diyerek içeri geldi Leman. Bitirdiği fincanını sehpaya bırakarak,
"O zaman kalkalım Alper. Saat geç oldu." Dedi Dante. Gülmemek için yanaklarımın içlerini dişliyordum. Alper korkudan hemen ayaklandı. Kapıyı açıp kendini dışarı atacakken karşısında birinin olmasından dolayı kalakaldı. Leman, ben ve Dante onun kim olduğunu biliyorduk.
"İyi geceler Hare. Biraz konuşabilir miyiz?" Onur'un sesini duymak tüylerimi diken diken etmişti.
"Onur defol git. Seni görmek istemiyorum." Türkçe konuşuyordum şimdi. Dante'nin konuşmaları anlayıp daha fazla gerilmesini istemiyordum.
"Hare, ne olur konuşacağız. Konuşmadan hiçbir yere gitmeyeceğim." Sarhoştu. Bir adam nasıl bu hale gelebilirdi? Cebimden çıkarttığım telefonla Çağrı'ya hızlıca mesaj attım. Onur'un arkadaşlarını tanıyordu. Belki onlardan biri gelip alırdı. Olay çıkmasını istemiyordum.
"Onur ya şimdi gidersin ya da polisi ararım." Dante benim cümlemi bitirmemi beklemeden Onur'un yakasından tuttuğu gibi merdivenlerden sürüklemeye başladı. Leman çığlık atsa bile Alper onu susturdu. Alper sandığım kadarda aptal biri değildi demek ki.
Dante'nin arkasından koşarak aşağıya indim. Bu sürede sürekli,
"Dante problem değil... Onu bırak... Bana zarar vermeyecek, sadece konuşmak istiyor... Gerekirse polisi ararım. Sen bulaşma lütfen..." Dedim ama beni dinlemiyordu bile. Kapıya ne zaman geldiğini anlamadığım araçlardan birine yöneldi Onur ile birlikte. Onur sarhoş olmasa ona karşılık verirdi ama takati yoktu. Dante ile aynı yapıdaydılar. Son bir umut araçla Dante'nin arasına girdim.
"Dante ne olur dur. Bırak gitsin." Bu sırada sokağa bir araba girdi. İçinden üç tane adam çıktı. İkisini tanıyordum. Onur'un arkadaşlarıydılar. Bu kadar kısa sürede nasıl buraya geldiler bilmiyordum ama çok şükür gelebilmişlerdi.
"Hare kusura bakma, biz beraberdik. Sizin şuradaki kırk beşliğe geldik. Onu dinlememeliydik." Dediler.
"Ne olur götürün onu buradan." Dedim sadece. Dante'yi sakinleştirebilmem mümkün müydü bilmiyordum. Zaten yemekte kızmıştı. Şimdi sinirini Onur'dan çıkartacaktı. "Arkadaşları götürecek Dante. Ne olur bırak gitsin. Bir daha karşıma çıkmayacakmış. En yakın arkadaşı garanti veriyor." Benim bu yalvarışlarımı yanlış yorumlayan Dante,
"Neden onu korumaya çalışıyorsun Hare? Ona karşı hala bir şeyler mi hissediyorsun?" dediğinde hala elinde olan Onur umutla bana döndü.
"Hissediyor musun Hare? Hâlâ benim misin?"
"Kes sesini Onur." Tekrar Dante'ye dönerek "Tabi ki de hissetmiyorum Dante. Sadece başının belaya girmesini istemiyorum. Bırak gitsin. Defolsun gitsin. Cehennemin dibine gitsin ama sen bulaşma lütfen." Gözlerim dolmuştu.
Dante'nin dibine kadar girip onun elini tuttum. Gözlerinin içine bakarak sessizce onunla konuştum. Dante Onur'u bırakmıştı. Arkadaşı Onur'u arabaya koyup hızla uzaklaşmışlardı. Alper'de gitmişti ama biz hâlâ bu konumda kalmıştık. Tek bir söz etmedi.
"Bir daha bu adamı etrafında görürsem seni dinlemeyeceğimi bil." Dedi sonunda.
"Tamam." Dedim bende. Bugünden sonra bir daha etrafımda olacağını sanmıyordum zaten. Onur meselesi bugün kapanmıştı. Kimse farkında değildi ama ben biliyordum.