Bölüm 4

1030 Words
Büyük bir kapıdan çıktığımızda ben karşımda ışıl ışıl bir şehir görmeyi beklerken, tek ışık kaynağı gökyüzünde dolunay halini almış ay ve İstanbul'da olduğunu unutturacak cinsten belirgin olan yıldızlardı. Bütün bu olanlar çok saçma, sanki boyutlar arası yolculuk yapmış gibiydim. Bir dakika! Ne? Yok artık! Bilim kurgu filmi falan mı bu canım, ne yolculuğu?! Müzenin ani değişimi, yeniçeri kıyafetli adamlar, kılıçlar, konuşmalardaki tuhaflık, elektriksiz metropol... Her şey tek bir noktaya sirayet etse de, öyle olmasına imkan yoktu. Ben zamanda yolculuk falan yapmış olamazdım. Hem belki her şeyin bambaşka bir açıklaması vardır. Hiçbir şeyden emin değilken hemen yargıya varmam çok saçma, üstelik de bir polis memuruna yakışmayacak bir davranıştı. Toprak yola çıktığımızda dümdüz ilerlemeye başladık. Yapmam gereken tek şey etrafı iyice inceleyip, ellerinden kurtulduğumda geleceğim güzergahı belirlemekti. "B- burası neresi?" sesim yine kısık çıkmıştı. kolumu tutan adamlardan daha önce bana yardım etmek isteyene doğru dönüp sorduğum için, yalnızca muhatabı soruyu duymuştu. Esat ağa dedikleri ve bir kişi daha önden yürürken biz de arkalarından ilerliyorduk. "Payitaht." diye cevabımı verdi yanımdaki adam, aynı benim gibi kısık sesle. Boğazım düğüm düğüm olurken derin bir nefes almaya çalıştım. Daha fazla soru sormak istesem de alacağım cevaplar beni korkutmaya yetmişti. Taşlı yolda ilerlemeye devam ederken iki katlı bahçeli ahşap bir evin önünde durduk. Esat ağa dedikleri, sanırım onların üst rütbelilerindendi, bahçe kapısını aralayıp içeriye girdi. Biz de arkasından takip ettik. Dönem dizilerinden fırlamış gibi görünen evin içine girdiğimizde Esat başıyla beni tutanlara işaret verdi. Ben onların beni serbest bırakmasını beklerken, onlar kolumdan sürükleyerek üst kata çıkarmaya başlamışlardı. Bir kapının önüne geldiğimizde, kapıyı açıp beni içeriye sokmuşlar daha sonra da gerisin geriye çıkıp kapıyı kilitlemişlerdi. Başımı kapıya yaslayıp gittiklerinden emin olduktan sonra gözlerimi odada gezdirdim. İçeride sönük bir ışık yayan kandil dışında hiçbir ışık kaynağı yoktu. Eskiden köy odalarında olan divan denilen, koltuktan geniş ve yüksek olan oturma yeri ahşap çerçeveli pencerenin hemen altında bulunuyordu. Zaten odada bir o divan bir de eskitme bir kilimden başka eşya da yoktu. Hemen divana oturup telefonumu botumun içinden çıkardım. Merkezi aramak için tuşlara yöneldiğimde sinyal çizgilerinin boş olduğunu gördüm. Telefon çekmiyordu. Şansıma lanet edip, pencereyi incelemeye başladım. Çok şükür demir korkuluk gibi bir dert yoktu. İkinci katta olduğum için kolayca buradan atlayabilirdim. Ama şimdilik beklemek istiyordum, kafamdaki soruları yanıtlamadan buradan çıkmayı düşünmüyordum. Her ne kadar çılgınca olsa da zamanda yolculuk gibi uçuk bir fikri bile derinlemesine düşünmeliydim. Eğer gerçekten böyle bir şey mümkün ise cinayetle ilgili kafama takılan bütün sorular yanıtını buluyordu. Sinirle ayağa kalkıp odada volta atmaya başladım. Bir diğer aklıma takılan husus ise eğer gerçekten zamanda yolculuk yaptıysam, buradaki gördüğüm insanlar ne kıyafetlerimi ne de konuşmamı tuhaf karşılamamışlardı. Bu da demekti ki birileri sık sık buraya gelip gidiyordu. Ölen adamın tarihi eser kaçakçılığı yaptığını hatırladım. Kardeşi çok değerli saray işi bir parçadan söz etmişti. benim zamanımda kaçakçılar bile saray işi denilebilecek kaliteli parçaları ellerinde bulunduramıyordu, çünkü onlar çoğunlukla müzelerde ve devletin koruması altında oluyordu. Yani eğer zamanda yolculuk dedikleri şey gerçek ise o adamın söz konusu parçaları burada temin etmesi, tahminimce benim zamanıma göre oldukça kolaydı. Dikkat çeken bir diğer ayrıntı da sanki adamlar oraya birinin gelip gelmediğini kontrol etmek için gelmiş olmalarıydı. Sanki bu sözde zaman yolculuğundan haberdarlardı ve orayı kontrol altında tutuyorlardı. Bu da demekti ki, geçit Yerebatan Sarnıcı'ndaydı. Cesedin tam Medusa heykelinin yakınlarında olması ve benim heykele dokunduğum sırada yaşadıklarım aklıma gelince iyice kuşkulanır olmuştum bu sözde yolculuk zırvalığından. Ah! Tam bir saçmalıktı. Hep Amerika'nın oyunuydu bunlar. Elim belimdeki silaha giderken polis rozetime çarptığında tek dileğim fark etmemiş olmalarıydı. Gerçi onu fark etselerdi de bir şey değişmezdi, onun ne olduğunu anlamayacaklarından neredeyse emindim. Tabi içlerinde benimle aynı dönemden birileri yoksa... Derin bir nefes alıp divana oturdum ve dışarıyı izlemeye başladım. Dışarıda bir grup küçük alev hareket ediyordu. Sanki meşale ışığı gibiydiler ve ne hikmetse bulunduğum eve doğru geliyorlardı. Ve ben bu gelişin benimle alakalı olduğuna dair büyük bir his besliyordum. Cama sırtımı yaslayıp beklemeye başladım. Konu bensem yanıma uğrarlardı illa ki. O zamana kadar dinlenebilirdim. Zira bugün hayatımın en yorucu günlerinden birini yaşıyordum. Biraz sonra aşağıdan sesler yükselmeye başlayınca ayağa kalkıp belimdeki rozeti karnımın içine doğru sakladım. Geriye bir tek kimliğim, belimdeki silahım ve cebimdeki araba anahtarım kalıyordu fakat onlar için yapabileceğim bir şey yoktu. Her an buradan ayrılma ihtimalim varken kendime ait hiçbir şeyi buralara saklayamazdım. Merdivenlerden yükselen sesle birlikte oturduğum yerde dikleştim ve başımı kapıya doğru çevirip korkak bakışlar atmaya başladım. Kapı açıldığında beni buraya getiren adamların iri cüsseleri doldurmuştu odayı. İrilikleri her ne kadar göz korkutsa da olası bir durumda onları kolayca alt edebileceğimi biliyordum. Onlara kıyasla daha küçük bir bedene sahip olmam ve bunun yanı sıra aldığım dövüş eğitimleri dolayısıyla edindiğim reflekslerim ve çevikliğim en büyük avantajım durumundaydı şu an. "Hele kalkasın hatun. Gideriz." diye komut verdiğinde anında ayaklanmıştım. "Nereye gidiyoruz?" sorum dudaklarımdan tedirginlikle çıkmıştı. "Varınca görürsün." yavaş adımlarla adamlara doğru yürüdüğümde geriye çekilip yol verdiler. Sanki bana dokunmamak için özellikle çabalıyormuş gibiydiler. Bunu fark ettiğimde kendime öfkelenmeden duramadım eğer buraya getirilirken küçük direnişler sergilemeseydim muhtemelen kollarımı tutmadan getireceklerdi ki bu da o sırada kaçma ihtimalimi kolaylaştırırdı. Kollarım tutuluyorken de kaçabilirdim tabi ki ama askeri eğitim seviyelerinin ne düzeyde olduğunu bilmediğim muhtemelen yeniçeri olan bu askerlere karşı riske giremezdim. Kollarım özgürken her şey daha kolay, daha az riskli olurdu. Önlerinden yavaş adımlarla ilerlerken dar koridordan çıktığımız gibi adamlardan biri yanımda ilerlemeye başlamış ama yine herhangi bir fiziksel temasa yeltenmemişti. Merdivenleri usulca indiğimizde ilk geldiğimde gördüğüm sofaya çıkmıştık. Bulunduğumuz yerde beş tane daha yeniçeri, ki onlara böyle seslenmek zaman yolculuğu teorisini içten içe kabul ettiğimi gösteriyordu, vardı. Yanımdaki adam adımlarını hızlandırarak önüme geçtiğinde ben de yeniçerilerden dikkatimi çekip önümdeki adamın hızına ayak uydurdum. İki kanatlı bir kapının önünde durduğunda kapıyı çalıp komut beklemeden içeriye girdi daha sonra da içeriye geçmem için başıyla bana komut verdi. Peşinden ben de içeriye girdiğimde kocaman bir oda ile karşılaşmıştım. Odanın üç tarafı boydan boya yukarıdaki divana benzer şekilde döşenmişti ve duvarlar yer yer ahşap kenarlı pencerelerle süslenmişti. Burada bulunan pencereler üst kattakilere oranla daha uzun duruyorlardı. Orta duvara yaslı, yani tam karşımda bulunan divanda sakallı, başında sarığı, üzerinde loş ışıkta bile parlayan kaşmirden cüppesiyle bir adam oturuyordu. Sağ çaprazında Esat Ağa dedikleri ayakta, el pençe divan şeklinde duruyordu. Bakışları yerdeydi. Anlamaz bakışlarım üst düzey yetkili olduğu kıyafetlerinden bile belli olan adama kaydığında onun da beni incelediğini gördüm.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD