Genç kadın, sert bir yüz ifadesiyle Ayben'e döndü. "Niçin iade etmek istiyorsunuz hanımefendi, bir defosu mu var aldıklarınızın?" diye otoriter bir sesle sordu. Ayben, kadının halinden tavrından kendisine pek yardımcı olmayacağını sezdiyse de yine de umudunu koruyarak konuştu.
"Hayır, bir defosu yok. Sadece bunlara ihtiyacım olmadığına karar verdim sonradan."
"Alırken neden düşünmediniz hanımefendi bunları da sonradan düşünüyorsunuz?" Hesap sorar gibi konuşuyordu ve Ayben'in hoşuna gitmemişti bu şekilde terslenmek. Ancak, duygularını belli etmeyip kadını uysalca cevaplamayı tercih etti.
"Aslında buraya bunları almak için gelmemiştim ben, işlevsel tencerelerinizden almak istiyordum. Paramın yetmediğini görünce raflardaki cicili bicili bardaklar ve tabaklardan aldım ve sonradan pişman oldum çünkü ben tencere almak istiyordum dediğim gibi. Paramı tamamladığında buraya tencere almaya gelmeyi düşünüyorum..."
Mağaza müdürü olduğu iyiden iyiye belli olan genç kadın, Ayben'in verdiği cevaplardan sonra eski sertliğini biraz kaybetti. Biraz yumuşar gibi oldu.
"Aslında iade alma prensibimiz değil ama madem tencere alacaktım diyorsunuz, param yetişmedi diyorsunuz o zaman sizin için bir istisna yapalım ve iade alalım ürünleri," diye kasadaki gence dönerek tamamladı konuşmasını.
"Çok teşekkür ederim, sağ olun," dedi Ayben minnet içinde ve poşetini kaldırıp kasanın yanına bıraktı. Gence elindeki fişi uzattı ve içinde duyduğu sevinci belli etmeden sabırla ürünlerin iade alınmasını bekledi.
Çantaların dizi dizi, renk renk, biçim biçim sıralandığı bir mağazanın vitrinin önünde durdu. İlgiyle, hevesle vitrini süzmeye başladı. Öyle dalıp gitmişti ki çantalara, mağaza sahibinin dışarı çıkıp kapıdan ona baktığını bile fark etmedi. Çantalara bakmayı kesmiş fiyat etiketlerine bakıyordu şimdi de.
"Hanımefendi içeri buyurun, yardımcı olalım..." diye bir ses işitip sesin geldiği yöne baktı Ayben. İnce bıyıklı, top sakallı bir adamın kendine baktığını gördü mağazanın kapısında.
"Yok, içeri gelmeyeyim, ben bakıyordum sadece," diyerek geri çekildi vitrinin önünden.
"Lütfen, buyurun, beğendiğiniz bir şey olursa yardımcı oluruz," dedi adam ısrar ederek. Ayben bir anlık bir tereddütten sonra içeri girmeye karar verdi. Belki gerçekten alabileceği bir rakam söylerdi adam ve şu yırtık pırtık eski çantadan kurtulurdu!
İçeride vitrindekilerden başka modellerde çantalar da vardı ve fiyatları değişkenlik gösteriyordu. Ayben, raflardaki çantalara bakmak için mağazanın içinde dolaşırken hemen bir metre kadar gerisinde top sakallı adam da onu takip ediyordu. Genç kadın, mağazanın içindeki tek müşteri olmaktan dolayı biraz tedirginlik hissetmiyor değildi. O nedenle şöyle bir bakıp teşekkür ederek çıkıp gitmek niyetindeydi. Yalnız bir iki çantayı gerçekten beğenmişti. Fiyatta anlaşabilirse alır giderdi.
"Şu kahverengi, dışında fermuarı olan model kaç lira?" diye sordu adama.
"Bu mu hanımefendi?" diye soran adam, ucu kıvrık demirli sopasını yukarıdaki rafa doğru uzatmıştı. Ayben, adamın demir sopasıyla almak için uzandığı noktaya bakarak, "Evet o," diye cevapladı soruyu.
Adam çantayı sopadan çıkarıp aldı, kadına doğru uzattı. "Çok güzel bir model beğendiniz hanımefendi. Sizin gibi güzel bir hanıma da ancak bu yakışır dedi genç kadının eski çantasına bakışlarını indirerek. Ayben, adamın bakışlarını görünce çantasından utandı. İyice kendine yapıştırdı.
"Bir denemek istemez misiniz diye?" Ayben'i koluna takması için aynanın önüne doğru eliyle davet etti.
"Evet, deneyeyim, nasıl duracak," diye cevap verdi genç kadın. Bir taraftan da çantasının yırtık tarafı görünmeyecek şekilde rafa bırakmakla uğraşıyordu.
Çantanın askısını ayarlayan adam Ayben'e verdi. Omzuna takıp, aynada kendine baktı her açıdan. Gerçekten çok şık duruyordu. Yalnız bu sefer de ayakkabıları sırıtmıştı ayağında. Eski görünüyorlardı. Top sakallı adam da kadınla aynı anda bunu fark etmiş olmalı ki bir çift kahverengi, beş altı cm topuğu olan deri bir ayakkabıyı elinde tutarak sordu:
"Kaç numara giyiyorsunuz, bu model ayakkabı da çok güzel durur ayağınızda."
"Otuz sekiz numara giyiyorum ama ayakkabı alacak kadar para yok yanımda, zahmet etmeyin beyefendi..." dedi çantayı omzundan çıkarırken. "Bakalım bu çantayı da alabilecek miyim? Daha belli değil. Bir de ayakkabı çıkarmayayım başıma," diye devam etti.
"Siz orasını hiç merak etmeyin hanımefendi, buyurun bir deneyin ayakkabıyı, eminim çok beğeneceksiniz..." derken kadının önüne bir çift gıcır gıcır ayakkabı bıraktı. Ayben, su çeken ayakkabısından ayaklarını çıkarmak istemedi. "Yok denemeyeyim, kalsın. Başka bir zaman gelir denerim, siz bana çantanın fiyatını söyler misiniz lütfen?" diye kararlı bir tonda konuştu.
Ayben, adamın hareketlerine dikkat etseydi, ayakkabıları rafa koymak yerine bir poşete koyduğunu görürdü. O hala etraftaki birbirinden güzel çantalara ve ayakkabılara baktığı için farkında değildi adamın yaptıklarının.
"Siz parayı dert etmeyin, mağazamızın size indirimi olacak bu konuda. Önemli olan ayağınızın alışması bizim için," derken gülümsedi mağaza sahibi.
"Teşekkür ederim, kaç lira demiştiniz çanta için?" diye endişeli bir sesle sordu. Alabileceği bir rakam olacağını beklemiyordu çünkü. Bir taraftan da yavaş adımlarla raflara bakar gibi yaparak kapıya doğru yaklaşıyordu. Biliyordu, fiyatı pahalıydı. Alamayacaktı. O nedenle teşekkür eder hemen kapıdan çıkıp giderdi.
Adam da kadınla birlikte yavaş yavaş kapıya doğru bir metre gerisinden ilerliyordu. Bir kumanda belirdi elinde ve düğmesine bastı. Kepenkler ses çıkararak inmeye başladığında genç kadın panikle bağırdı. "Heyy, ne oluyor, ne yapıyorsunuz! Lütfen açar mısınız kapıyı, dışarı çıkacağım. İmdaat!"
Sakince ayakta dikilen adam kadına gülümsemeye devam diyordu. "Lütfen hanımefendi, korkacak bir şey yok. Fiyat konusunda mağazamız size indirim yapacak, bunu herkesin görmesini istemeyiz değil mi?" derken pantolonunda beliren şişkinliği işaret etti Ayben'e.
"Siz, siz ne demek istiyorsunuz? Adi, şerefsiz! Polise ihbar edeceğim sizi," diyerek genç kadın omzuna elini attı. Çantasının kolunda olmadığını fark edince rafa doğru hamle yaptı ama geç kalmıştı. Çünkü çantası yerinde yoktu.
"Çantamı saklamışsın, adi, şerefsiz seni!" diye bağırdı.
"Ne münasebet saklamak? Yenisini veriyorum size, üstelik yanında hakiki deri bir ayakkabıyla. Bunlar için de tek kuruş almıyorum. Yüzde yüz indirimli müşteri statüsündesiniz. İsterseniz her ay bu indirimden yararlanmak için gelebilirsiniz buraya..."
Ayben, kapana kısılmış kurt gibiydi. Çılgınca bağırıyor, raflardaki ürünleri alıp vitrine fırlatmaya çalışıyordu ama adam onu yakalayıp kollarını tutmuştu çoktan.
"Hanımefendi, boşuna uğraşmayın, benimle arka odada geçireceğiniz yarım saat karşılığında size beğendiğiniz her şeyi vereceğim. Bakın siz de zevk alacaksınız yapacaklarımdan," diye kadını ikna etmeye çalıyordu.
"Salak mısın be adam? Beni ne sanıyorsun sen? Senin altına yatacağımı mı?"
"Aaa, çok ayıp bu söyledikleriniz. Siz benim altıma yatmazsanız ben yatarım, ne olmuş yani. Çözümsüz bir şey yoktur..."
Kadını itekleyerek arkada depo olarak kullanılan bir odaya sokan adam, rahat bir çekyatın üzerine kadını itti.
"Bu kadar güzel olmasaydın sen de? Suç benim mi? Bu saçlar, bu yüz aklımı başımdan aldı. Belli ki sen de benden hoşlandın... Mağazadan çıkmak istemiyor gibi bir halin vardı."
"Kafayı sıyırmışsın sen, ne hoşlanması? Kapıyı aç, bırak gideyim. Şikâyet etmeyeceğim, söz veriyorum sana. Bana bir şey yaparsan yeminle söylüyorum, seni yaşatmam..."
"Hayır tatlım, açamam. Benimkinin rahatlamaya ihtiyacı var. Dediğim gibi indirimli müşterimsin. Ben sana bir şey yapmayacaksam o zaman sen bana yaparsın. Anlaştık mı?" diye soyunup iç çamaşırıyla kalan adam sordu. Kadın, bakışlarını adamdan başka yöne çevirdi. Top sakallı adam hemen saçlarından tutup yüzünü önüne döndürdü. "Bize bakacaksın ve güzel sözler söyleyeceksin. Bak, bunu ne çok istiyoruz ikimizde," diyerek iç çamaşırının içini gösterdi.
"Seni kocama söyleyeceğim! Gebertecek seni görürsün..." Adamın elinden perişan olmuş saçlarını kurtarmaya çalışıyordu bir taraftan da.
"Delilik yaparsın. Kocan sana inanır mı sanıyorsun? Senin onu aldattığını düşüneceği için seni ya evden kovar ya da öldürür. Sakın bu aptallığı yapma. Güpegündüz çarşıda, mağazada sana bir şey yaptığıma kimi inandırabilirsin ki?"
"Keşke hiç girmeseydim mağazana," diye hayıflandı Ayben. Adamın elinden kurtulup kaçmanın bir yolu olmalıydı ama nasıl bulacaktı bu yolu? Çantasını bırakıp gidemezdi de ayrıca. Kimliği, telefonu onun içindeydi. Adam sonradan ya kocası Ali'ye telefon açıp olur olmaz bir şeyler söylerse? Ne yapardı o zaman?
Kadının biraz korkup sustuğunu anlayan adam üzerindekileri çıkarmasını işaret etti. "Giysiler üzerindeyken indirim yapamıyoruz maalesef," diye imada bulundu...
"Bak canım, erkek erkektir, ha kocanla beraber olmuşsun ha benimle. Ne fark eder ki? Abartmıyor musun biraz?" Ayben'i ikna etmek ve yapacaklarını normal bir şeymiş gibi gösterme gayretindeydi. "Ben temiz ve sağlıklı biriyimdir. O yüzden endişelenme. Hastalık filan kapmazsın. Bak şurada duş var, tuvalet var. İhtiyacın varsa kullan."
"Önce sen kullan. Ben böyle iyiyim," diye cevap verdi adama.
"Hay hay, kullanırım elbette. Ben söz dinlerim. Sen de dinlesen iyi olur," diye kadını uyaran adam duşa doğru ilerledi. Ayben, kıpırdamadan adamı izliyordu. Bir taraftan da kafasında bir takım planlar kuruyordu kaçmak için. Adamı şüphelendirmemek için yani artık adamla beraber olacağına onu inandırmak için bir şeyler yapması lazımdı ama ne yapmalıydı bunun için?
"Gelsene canım, çekinme, su çok güzel, hoşuna gidecek senin de, hadi çıkar kıyafetlerini de gel yanıma," diye duş kabininin aralığından Ayben'e seslendi adam.
"Sen rahat rahat gör işini ben senden sonra girerim, hem biraz utanıyorum ben..." diye bir bahane de uydurdu.
"Utangaç kadınları çok severiz biz," dedi, erkekliğini Ayben'e duş kabininden gösterip. "Bak nasıl da hoşuna gitti sen öyle deyince. Senin de hoşuna gidiyor mu onu böyle görünce?" diye sırıtarak sordu.
"Hıhı çok hoşuma gidiyor hem de. Nasıl da heyecanlandım bir bilsen. Çantamda kolonya vardı, alıp kullanmak istiyorum şimdi. İyi gelirdi heyecanıma ama yerini de bilmiyorum ki..."dedi adamın çantanın yerini söylemesini umarak.
"Bak bunu senden hiç beklemiyordum, demek heyecanlandın, tamam o zaman. Çanta masanın altında, çöp kutusunun içinde. Çabuk ol ama..." Ayben sevinerek yerinden kalkarken adamı daha da rahatlatacak bir şeyler söylemek için; "Şimdi geliyorum, erkek erkektir gerçekten, ne fark eder ki ha kocamla yatmışım ha bir başkasıyla," dedi.
"Hah şunu bileydin işte, şekerim."
Ayben çabucak mağazanın içine girdi, masanın altına eğilip çantasını aldı. Yukarı doğrulunca adamın masanın üzerine bıraktığı çanta ve ayakkabının olduğu poşeti görüp onu da sessizce aldı. Bir taraftan da kepengin kumandasını araştırıyordu. Vitrinin yakınındaki rafın en altındaki rafta bulup açma kapama tuşuna bastı elleri titreyerek. Kepenk ses çıkararak yukarı doğru hareketlendiğinde Ayben daha önce akıl edemediği depo kapısına koştu ve kapattı. Adamın dışarı çıkmasını engellemek için üzerindeki anahtarı hızla çevirip kapıyı kilitleyince derin bir nefes aldı. Artık kurtulmuştu! Korkmasına gerek yoktu. Birkaç çanta ve ayakkabıyı daha alıp poşetin içine attı. Pis adam bunu hak ediyordu ona göre. Duştaki adam, su sesinden dışarıda olan bitenin farkına varmamıştı anlaşılan çünkü depodan ses seda çıkmıyordu. Ayben, elinde poşetlerle mağaza kapısından tam çıkıyordu ki birden poşeti mağazanın içine doğru fırlattı. "Bana o pisliğin hiçbir şeyi lazım değil. Rezil, adi adam, güpegündüz bana tecavüz edecekti..."
Hızlı adımlarla hatta biraz koşarcasına uzaklaştı oradan. Nefes nefese kalmıştı. Şehir merkezinde, çarşının orta yerinde başına gelenlere inanmak çok zordu. "Kim bilir bu adam aynı numarayı kaç kadına yaptı? Kaç kişiyi tuzağına düşürdü? Benim oradan ve o adamdan kurtulmam tam bir mucize. Yoksa şu an o pisliğin altında olacaktım." Son cümleden sonra iyice kendini kötü hissetti. Çünkü olay gözünde canlanmıştı. İğrenç adamın sakallarının yüzüne, boynuna, boğazına sertçe sürtündüğünü hissetmişti adeta.
"Kendime gelmek için bir yerde oturup biraz dinleneyim, bir nefes alayım. Hatta bir şeyler içeyim. Baksana şu insanlara, karınca gibi yeryüzüne dağılmışlar, vızır vızır sağdan soldan, önden, arkadan her yöne işleyip duruyorlar. Biz sadece dışarıdakileri görüyoruz, oysa kapalı kapılar ardındakileri, evlerdekileri, fabrikalardaki insanları görmüyoruz ve onların başlarına neler geldiklerini bilmiyoruz. Belki de şu an biri öldürülüyor, birini boğuyorlar, birileri iş kazasında can veriyor, hiç bilmiyoruz. Tek bildiğimiz sadece kendimiz. Kendi duygularımız ve kendi hayatımız. Gerisi yok... Dünya çok tuhaf, hayat çok aldatıcı. Şu gördüğümüz kalabalık aslında gerçekleri örten bir perde. İçine girip, derine inince bambaşka hayatlar çıkıveriyor ortaya. En basitinden bizim gecekondu mahallesi. Herkesin ayrı bir hikâyesi var bizim oralarda. Hep fakir olduğumuz için oluyor bunlar," diye akıl yürüttü başına gelene. "Cebimde param olsaydı değil bana dokunmak, önümde saygıyla eğilirdi. En iyisi bir iş bulup çalışmak galiba..."
Kalabalık bir kafenin önüne geldiğini kaldırıma taşan seslerden fark etti. Düşünerek yürüdüğü için dalgındı. İçeri girmek için kaldırımdan aşağı indi. Kalabalık ve sık dizilmiş masalardaki sandalyeler tıklım tıkış insan doluydu. Sandalyede oturan kadına çarpınca özür dileyip ilerledi. En arkalarda, dip tarafta iki kişilik bir masa buldu. Biraz loş bir yerdi ama en azından yer bulduğuna sevindi. Oturdu. Ortada dolaşan garsondan bir kahve istedi. Çabuk getirmesini de rica etti. Geç vakte kalmadan eve gitmek, olayı unutmak için banyo filan yapmak istiyordu. Ali geldiğinde ona iyi görünmeli, durumunda bir fevkaladelik olmamalıydı. Dışarıda ne eriyen kârı, ne de soğuğu hissetmemişti koşarken. Şimdi camların buğulanmasından havanın soğuk olduğunu anlıyordu.
Yudum yudum kahvesini içip bitirdi. Vücuduna giren sıcak kafein ona çok iyi gelmiş olmalıydı ki şimdi kendini bayağı iyi hissediyordu. Bu olayı da kafasından tamamen atmaya karar vermişti. Kötü bir şey başına gelmeden kurtulmuştu ve bu da ona bir ders olsundu. Bundan böyle mağazada kimse yoksa asla içeri girmeyecekti. Kalabalık dükkânları mağazaları tercih edecekti. "Yolcu yolunda gerek, hadi bakalım Ayben, kalkalım," diye kendini uyardı ve masadan zengin kalkışı yaptı. Sıcak havadan soğuğa çıkınca bir an irkildi ama beş on adım atınca havaya alışmaya başladı. Kulakları üşüyünce eli gayri ihtiyari başına gitti, beresini aşağı çekmek istemişti. Ama hayır, beresi başında değildi, lanet olsun, pislik adamla boğuşurken düşmüş başımdan diye söylendi öfkeyle.
"Şu dükkanlardan bir bere bakayım bari." Kapısındaki demir çengel ve askılara takılmış rengârenk atkılar, eldivenler, bereler sarkan küçük dükkânın kapısında durdu. Şöyle ucuz ama işe yarar bir bere bakındı, birkaç tanesini denedikten sonra eldiveniyle birlikte bir bere aldı. Hemen başına geçirip kulaklarını kapattı. Eldivenleri eline giydi. Şimdi kendini daha sıcak ve korunaklı hissediyordu. Yürümeye devam etti.
Çok iyi bildiği sokakları hızlıca geçerek ana caddeye paralel bir arka sokağa çıktı. Giderken gözünün iliştiği bir ilanı okudu ve iş yerinin önünde aniden durdu. Aslında bugün iş aramak gibi bir düşüncesi yoktu. Mağazada başına gelenlerin bunda çok etkisi olmuştu. Güzel ve genç bir kadın olarak yeni giysiler giymek, güzel takı ve aksesuarlar kullanmak istiyordu. Camdaki yazıda "temizlikçi" arandığı yazıyordu. "Ne iş ama," dedi içinden. "Sen lüks evlerde yaşamayı düşlerken gel de temizlikçi ol," diye hayıflandı. Hayıflandı ama zili çalmaktan da geri durmadı. Neye niyet neye kısmet," dedi kendi kendine. Güzelliğiyle gururlanan biriydi ama az önce güzelliğin insanın başına dert açtığını da görmüştü.