Kadın ve çocuk seslerinin gün boyu sokaklardan eksilmediği, seyyar satıcıların sokaklarını arşınladığı, sokak hayvanlarının çöpleri karıştırıp karnını doyurmaya çalıştığı bu mahallede o küçük evde ne çocuk sesi duyulurdu ne de şen şakrak kadın sesi. Ayben ve Ali'nin çocukları yoktu. Sessiz sedasız bir çift olduğunu düşünmek de yanlıştı. Çoğu evlilikte olduğu gibi evden sokağa tartışma seslerinin taştığı olurdu. Birbirine bağıran karı koca söyleyecekleri her şeyi söyleyip bitirdikten sonra bir müddet susarlardı. Adam, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi sabah işe gider akşam eve gelirdi. Ayben ise kendini mahalleye ait görmez, onların arasına fazla karışmazdı. Üç dört arkadaşıyla kadınlar gününün dışında nadir görüşürdü. O, gecekondu mahallesinin sosyetiğiydi.
Kendisini ne kadar sosyetik görürse görsün, ne kadar yaşadığı yeri beğenmezse beğenmezsin Ayben tam bir gecekonduluydu. Doğuştan hem de. Annesi ve babası da gecekonduda doğup büyümüştü. Bütün bunlara rağmen yine de o yaşadığı bu mahalleyi beğenmiyor, hayatından hoşnut olmuyordu.
Güzel ve akıllı bir kadındı. Aynı zamanda becerikliydi de. Kocasıyla aralarında tuhaf bir iletişim vardı. İki ayrı dünyanın insanı gibiydiler sanki. Kadın yaşadığı hayatı küçümsüyor, günün birinde daha iyi bir hayata kavuşmayı umuyordu. Kocaysa karısını küçümsüyor ve onu umursamıyordu. Yaşadıkları mahalledeki pek çok erkek gibi karısını kendi ayarında görmüyordu. Ayben'i evi temizleyen, çamaşırlarını yıkayan ve kendine kadınlık eden bir nesne gibi görüyordu çoğu zaman.
Daha şık elbiseler, daha güzel evlerde oturmayı, lüks restoranlarda akşam yemeği yemeyi düşleyen bir kadının karşısında Uzo'nun Kafesinde arkadaşlarıyla kâğıt oynayıp, kaba saba erkekçe sohbetler edip gülmeyi seven bir erkek dururdu. Onların sohbeti, konuşması bile her zaman ikisinin hayallerinden veya hayal dahi edemeyecekleri şeyler üzerine olmaktan öteye gitmezdi. Biri konuşur, diğeri onu başını sallayarak dinler, sonra o konuşur bu safer öbürü başını sallayarak dinlerdi. Birbirlerinin gerçekte ne söylemeye çalıştığıyla ilgilendikleri yoktu. Her ikisi de kendi düşüncelerini diğerine onaylatmak istiyordu sadece.
Genç kadının güzel giyinme isteği, kuaförde saç, makyaj yaptırıp, manikür yaptırma hayalleri arka arkaya sıraya girmiş, bir gün gerçekleşeceği günü bekliyordu. İlgi görmeyi, erkekler tarafından beğenilmeyi seviyordu ama bu leş gibi mahallede bunların esâmesi bile okunmuyordu. Kocasından gördüğü ilgi, akşam eve geldiğinde kalçasına attığı bir çimdikten, gece saçlarını okşamaktan, dudaklarına bir öpücükten öteye geçmiyordu.
***
"Kızlar, bu keki yerken parmaklarınızı yiyeceksiniz."
"Senin zaten kötü bir şey yaptığın nerede görülmüş Ayben? Bu kadar güzel nasıl yapıyorsun anlamıyorum. Senden aldığım tarifle geçen gün ben yaptım, böyle güzel olmadı. Burhan da burun kıvırdı ayrıca. Ayben kadar yapamamışsın dedi."
Kadınlar gününün olağan konuşmalarıydı bunlar. Ayben, çay tepsisini arkadaşlarına tutarken gelen övgülerden memnundu. Hoşuna gitmişti övülmek.
"Aynı tarifle senin yanında yaptım biliyorsun, yani tarifi gizledi, eksik bir şey yazıp verdi diyemezsin değil mi Arzucuğum?" dedi tepsiyi masanın üzerine bırakırken.
"Evet, biliyorum canım eksik bir şeyi olmadığını ama işte benim yaptığım hiç seninki gibi olmadı yani..." dedi Arzu çay bardağına şeker atarken.
"Herkesin elinin lezzeti bir değil ki şekerim," diye oturduğu koltukta bacak bacak üstüne atan Serpil söze girdi. "El lezzeti diye bir şey var herhalde. Ayben'in elinin lezzeti hiçbirimizde yok kızlar, ben onu bilir onu söylerim."
"Annem de hep söyler bunu, senin elinin lezzeti hiç yok der," dedi Arzu vurdumduymaz bir şekilde. Adeta bununla gururlanır gibi.
"Aa, şuna bak, bir de açık açık söylüyor ayol. Sen bu beceriksizlikle iyi koca buldun vallahi," dedi Burcu tabağındaki börekten bir dilim kesmeye uğraşırken. "Ayrıca böreğin de güzel görünüyor Ayben. Biz bütün günleri sende mi yapsak acaba?" diye fikir yürüttü.
"Ali kızmasa yaparız ama işte durumu biliyorsun Burcu..."
Ayben, mahzun bir şekilde boynunu büktü oturduğu sandalyede. Elindeki çay bardağını masanın üzerine bıraktı. Üzülüyormuş gibi bir hali vardı.
"Üzülme kız Ayben, ne var üzülecek halimizde? Aç değiliz açıkta değiliz. Başımız üzerinde bir damımız, yatağımızda kocamız var. Bunlara sahip olamayanlar da var canım..."
"Orası öyle ama Arzu," diye itiraz etmek üzereyken, Serpil'le Burcu da söze girdi.
"Bak canım, kocana da böyle surat yapıp adamı üzme. O gidip çalışıyor, sen akşama kadar yan gelip yatıyorsun, günlerde geziyorsun. Böyle hayat zenginlerde bile yok vallahi..."
Ayben, tam fırsatı yakalamışken taşı gediğine koymak üzere arkadaşlarını susturup karşı hücuma geçti.
"Yaa, bende işte tam bunu demek istiyorum size, bizdeki bu hayat zenginlerde yok, sadece bizde var. Biz eziklerde..."
"Ayben, herkes zengin olmayı ister ama çok azına nasip olur canım. Senin durumunda, bizim durumumuzda milyonlarca kadın var Türkiye'de. Onun için takma kafana bu kadar. Sendeki bu güzellik, bu beceriklilik hiç kimsede yok vallahi. Şu pastaları börekleri Türkiye'de kaç kadın senin kadar güzel yapar acaba?"
"Bunlar karın doyurmaya yarıyor ancak, zengin etmeye yaramıyor canım..." diyerek arkadaşlarının hakkındaki düşüncelerine burun kıvırdı genç kadın.
"Gerçekten zengin olmak senin için bu kadar önemliyse sen bu pastalarla böreklerle de zengin olmanın bir yolu bulursun. Bir dükkân kiralayıp, pasta, börek salonu açabilirsin mesela. Paraya para demezsin kız..." dedi Serpil heyecanla. Kendi fikrini sevdiği, beğendiği belli oluyordu söyleyiş biçiminden.
"Bizi de yanına çırak alırsın şekerim, paraya para demeyiz vallahi..." dedi Arzu, gülerek.
"Aman, aman, sen çırak değil garson ol sadece," diye Serpil Arzu'nun sözünü kesti. Senin pastanı böreğini yiyen bir daha değil dükkâna gelmek, sokağın semtinden bile geçmez ayol."
Ayben, her kafadan ayrı bir ses çıkan arkadaşlarını dinledikten sonra karşılık verdi.
"İyi de kızlar, dükkânı neyle tutuyorum, malzemeyi neyle alıyorum, yanımda çalışana nasıl maaş veriyorum? Hiç düşündünüz mü bunları?"
"Sen de o zaman zenginlik hayalleri kurmaya bir son ver ve böreklerini bizim için ve kocan için yapmaya devam et canım..." diye gülüştü hep birlikte kadınlar.
Ayben boş bardakları toplayıp mutfağa gitti. Aslında haksız değildiler. Para kazanması lazımdı ve bunun için de bir iş bulması lazımdı. Kocasının eline bakmaktan da kurtulmuş olurdu hem...
Geri dönüp geldiğinde arkadaşları gitmek için hazırlanıyorlardı. "Aaa, nereye ayol, daha akşama çok var," diye onlara kızdı. "Ben size gelince hemen kalkıyor muyum ki siz kalkıyorsunuz, oturun aşağı..."
"Canım gitmemiz gerekiyor, çoluk çocuk akşama yemek ister. Önlerine bir lokma bir şey koyamazsam vallahi adam beni kapının önüne koyar," diye Burcu yarı şaka yarı ciddi konuştu. Onu diğerleri izledi. Hep birlikte gitmek için ayaklandılar. Ayben hemen mutfağa koştu, tabaklarda artanlardan, tepsilerdekinden birer peçeteye sarıp poşete koyduğu pasta ve böreklerden, "Çocuklara verirsiniz," diyerek arkadaşlarına verdi. Yüksek sesle konuşarak vedalaşan kadınlar bir müddet sokakta yan yana yürüdüler. Sonra birer ikişer birbirlerinden ayrılıp evlerinin yolunu tuttular.
***
O gün evden çıktığında başına geleceklerin hiçbirini bilmiyordu. Kim bilirdi ki zaten? Genç kadın, her zamanki gibi hazırlanmış ve derisi birkaç yerinden epriyip (incelip) soyulmaya başlamış olan çantasının özürlü yerini kendinden tarafa gelecek şekilde koluna takmış, durağa gitmek üzere evden çıkmıştı. Ayben, durağa geldiğinde kendinden başka bekleyen birkaç kişi daha vardı. Her zamanki dikkatli bakışlarını çevresinde gezdirdi. Belli etmeden durakta bekleyen yolcuları öyle bir inceledi ki giysilerinin yakışıp yakışmadığına varana kadar en ince ayrıntıları adeta kafasına kazıdı. İçinde engelleyemediği bir şeyler, kendini onlarla kıyaslama yapmaya itiyordu onu. Yolcularda incelemeye değer bir şey kalmadığına emin olunca bakışlarını yola çevirdi. Saatine baktı. Otobüsün fazla geç kalmamasını içinden geçirdi.
Belediye otobüsü neredeyse tamamen dolu olarak geldiğinde Ayben, çarşıda yapacağı şeyleri kafasından geçirmekle meşgul olduğundan çevreyle olan ilgisini çoktan kesmişti. Otomatik adımlarla otobüse bindi. Biletini kullandı ve boş bir yere oturdu. Oturduğu yerden otobüsün geçtiği güzergâhları, yoldaki araç trafiğini seyretti. Bazen de hoşuna gitmeyen şeyler görünce yol boyunca içinden onları eleştirdi durdu. Zeki bir kadındı ve çevresinde olan bitene asla duyarsız birisi değildi.
Son durağa geldiklerinde indi. Diğer yolcuların arasına karışarak kaldırımda yürümeye başladı. "Dışarısı buz gibiymiş" dedi içinden. Çok fazla kalın olmayan mantosunun yakasını iyice kapatmaya çalışarak soğuktan korunmaya çalıştı. Giyilmekten artık iyice bollaşmış beresini de başına oturtmaya çalıştı. Kulaklarını kapattı. Dar ve kalabalık sokaklardan birkaçına girip çıktı. Ucuz ürün sattığına dair kapısına duyuru asmış olan mağazalara girip, dolaştı. Bakındı. Elledi, evirip çevirdi giysileri. Kimini denedi. Kimini aynanın karşısında üzerine tuttu. Bazılarının fiyatlarına baktı ve sonra hiçbir şey almadan mağazalardan çıktı. Maalesef ki cebindeki parayla ucuz olduğu ilan edilmiş olan şeylerden bir tane bile almaya gücü yetmemişti.
Mutfak araç gereçleri ve ev tekstil ürünleri satan bir mağazaya evdeki mutfağını daha da güzelleştirmek ve modern mutfak malzemeleriyle donatmayı hayal ederek belki buradan bir iki şey alabilirim diye girdi. Çoğu züccaciye ürününü gözden geçirdi. Gerçekten işlevsel ve güzel ürünler vardı ama çok pahalıydı. Sırf almış olmak için o da, çay bardağı ve kuruyemiş tabağı aldı oradan.
Elindeki poşetle birlikte kaldırımda yürürken bir taraftan da gözü mağaza vitrinlerini süsleyen şık giysiler, ayakkabı ve çantalardaydı. Kendi kolundaki çantasının içler acısı hali aklına gelince ani bir kararla az önce alışveriş yaptığı mağazaya geri gitti ve aldıklarını iade etmek istediğini söyledi. Kafasına çanta almayı koymuştu çünkü. Kasadaki görevli genç iade alamayacaklarını söyleyince Ayben hayal kırıklığına uğradı ama pes etmedi. "Mağaza müdürüyle görüşmek istiyorum. Tüketicinin aldığı üründen cayma hakkı var. Ben ürüne bir zarar vermedim, alalı on dakika ancak oldu, niçin iade edemiyorum anlamıyorum," diye söylenmeye devam etti müdür gelinceye kadar. Genç bir kadın gelip kasadaki gence ne oluyor gibisinden bakınca genç de eliyle Ayben'i gösterip: "Hanımefendi aldıklarını iade etmek istiyormuş efendim," dedi terbiyeli bir üslupla.