Leydi Estelle Seville’in Günlüğü…
1352 | Malaga-İspanya
Canavarlarım ilk uyandıklarında tamamen bitkin bir halde oluyorlar. İlk denememde, canavarımın hemen gidip avlanmasına izin vermiştim. İkinci denememde ise bazılarını mahrum bıraktım avlanmaktan.
Ayağa kalkabilecek gücü bulmaları günler aldı, fakat o bile yeterli olmadı. Tamamen güçlerini kazanmaları için iki ay geçmesi gerekti. Bu süre zarfında avlanmaya giden diğerleriyse gittikçe güçleniyordu.
Artık ölümler tüm köyde, hatta Malaga’da duyulmaya başlamıştı. Kimse onları neyin, nasıl öldürdüğünü anlayamıyordu. Çok yakında bu ölümler tüm Endülüs’e, oradan İspanya’nın tamamına ve sonra da bütün kıtaya yayılacaktı. Gün gelecek, dünya üzerindeki her karış toprakta korku salacaklardı.
Ölümlüler bir ruha sahip olmayı hak etmiyordu. Artık ruhları ölümsüzlüğe aitti.
Henüz canavarların avlanma ihtiyacının onlar için ne anlama geldiğini tam olarak keşfetmiş değilim. Hayatta kalmak için avlanmaya ihtiyaçları var mı? Yoksa bu sadece bir dürtü mü?
Büyünün onlara verdiği yetenekleri de yeni yeni keşfediyorum. Kendileri çok hızlı iyileşebildikleri gibi başkaları üzerinde de bu güçlerini kullanabiliyorlar.
Yaşam ve ölüm… O sınırda keskin bir bıçak gibi duruyorlar. Ölüm de yaşam da onların güçlerinin bir parçası artık.
Fakat güçleri, tamamen benim kontrolüm altında. Onları yarattığım gibi, tek bir büyüyle yok edebilirim de. Bunun üzerinde şimdi daha ayrıntılı çalışıyorum.
Yaşam ve ölüm… Öldürmelerine izin var ama yaşatmak… Ölümlüler yaşamayı hak etmiyor. Yaşam bir lütuf ve onlar bunu kirletiyorlar günahlarıyla. Canavarlarım, aslında birer avcıdan daha fazlası. Onlar bu dünyayı ölümlü günahlarından temizliyor. Bir misyoner gibi yayıyorlar bu inancı. Günahkar ölümlüleri avlıyorlar.
Bir gün hepsinin ruhu canavarlarımın bedenlerinde tutsak olacak. Ölümlü bedenlerinden sökülüp alınan ruhları, sonsuzluğa dek acı çekecekler canavarlarım nefes aldığı sürece.
Ben hayatta olduğum sürece, bir daha asla mutlu olamayacaklar.
Bu kendime verdiğim bir sözden daha fazlası.
Bu kaybettiklerime verdiğim bir söz.
Kaybettiğim huzura, mutluluğa, sevince… Kızıma… Bebeğime.
Bu intikam sadece benim için değil, mutlu olmasına, yaşamasına izin verilmemiş masım bebeğim için.
Benden aldıkları o tek bir canın bedelini, şimdi can verdiğim avcılarım ödetiyor. Ölümlülerin en büyük kusuru da bu zaten. Yaptıkları her şey, işledikleri her günah yanlarına kâr kalır sanıyorlar.
Fakat ben adalete inanıyorum. Ölümün değil, yaşamanın adaletine inanıyorum.
Sana söz veriyorum kızım. Adalet yerini bulacak. Yaşam, günahlarını asla unutmayacak.
**
SOPHIE
1752 | Highland-İskoçya
Günün ilk görevi olarak o canavarın banyosunu hazırlamam gerekiyordu. Lord Donovan’ın dairesindeki banyo odasına gitmem gerekiyordu derhal. Banyo için gerekli kova kova suyu oraya taşımam ve ısıtmam gerekiyordu. Eğer bunun onu öldüreceğini bilsem, zehirlerle doldururdum banyosunun içini. Tenini yavaş yavaş yakacak, onu acı içinde öldürecek zehirlerle… Fakat bunun onun canını yakacağını bile sanmıyordum.
Tanrım! Lord Donovan’ın dairesine dik merdivenleri ağır su kovalarını taşamam gerekiyordu. Bunu nasıl yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Fakat ağlayıp sızlanamazdım. Zaten yeteri kadar aciz bir konumdaydım ve daha fazla alçalamazdım.
Bu yüzden çaresizliğimi gizlemek için elimden geleni yaptığım ve suları taşımak üzere harekete geçtim. Yukarı taşımam gereken on ağır kova beni bekliyordu şimdi. O canavar uyanmadan önce her birini yukarı taşımam, sonra tekrar aşağıya inip kahvaltısını alıp ona götürmem gerekiyordu. Üstelik bunlar henüz bugün yapmam gereken görevlerin başlangıcıydı sadece.
Dördüncü kovayı da çıkarıp yeniden aşağıya indiğimde artık nefes almak ciğerlerimi yakıyordu. Bacaklarımda dik merdivenleri tırmanmaktan derman kalmamıştı. Vücudumun her yeri ağrıyordu. Yılmadım, yılamazdım. Sonsuzluğu böyle geçireceğimi düşünürsek, alışmaya başlamamda fayda vardı.
Ben beşinci kovayı da taşımak üzere suların bulunduğu yere doğru ilerlerken bir haykırış yankılandı kalenin içinde.
“Katiller!” diye bağırdı bir ses “Katiller!”
Edward!
Sesini duymamla tüm bedenim buz kesti adeta. Neden buradaydı? Kalenin bu tarafı artık canavarların iniydi. Burada olmamalıydı. Diğerleriyle, çocuklarımızla birlikte olmalı, onları korumalıydı. Neden gelmişti ki?
“Karımın ölüsünü rahat bırakın bari!” diye bağırdı Edward bu defa. Kalbim tam o anda milyonlarca parçaya ayrıldı “Onu bizden bir kez almadınız mı zaten? Bari bırakın ölüsü bizde kalsın. Ona hak ettiği gibi bir cenaze yapalım. Ruhunu çaldınız, bari bedeni huzur bulsun.”
Benim öldüğümü düşünüyordu. Bunu ona o canavar mı söylemişti? Bana ne olduğunu sanıyordu peki?
Bir adam ona “Git buradan ölümlü!” dedi karşılığında “Karını unut. O artık yok. Kendi sonunun da karına benzemesini istemiyorsan defol git buradan!”
Hayır! Ona dokunamazlardı. Bir anlaşmamız vardı. O canavar bu anlaşmayı herkese duyurmuştu. Eğer şimdi o anlaşmayı çiğnerlerse… Ne yapabilirdim ki sahi?
Öfke ve acının damarlarımda bir volkan olup patladığını hissettim. Eğer aileme dokunmaya kalkarlarsa esas canavarın kim olduğunu öğrenirlerdi, çünkü onları kaybedersem, artık uğruna yaşayacağım hiçbir amaç, hiçbir his kalmazdı benden geriye. Onları kaybedersem, o canavarın benden alabileceği bir ruhum kalmazdı.
Bana doğru gelen ayak seslerini duyunca derhal saklandım duvarların ardında. Birkaç adam Edward’ı sürükleyerek götürüyordu. Tanrım, lütfen merhamet et ona. Lütfen ailemi koru.
Sessiz yakarışlarım, içime akan çığlık çığlıya gözyaşlarına döndü. Artık kovaları taşımak ağır gelmiyordu. Canım yanmıyordu. Tüm bedenim uyuşmuştu sanki.
Edward öldüğümü sanıyordum. Yalan değildi. Ölüm gibiydi başıma gelenler. Benden geri kalansa sadece değersiz bir bedendi.
**
2021 | New York State
Kocaman bir ateş yanıyordu kampın ortasında. Her yer fenerlerle süslenmiş, altın rengine boyanmıştı; zaferin rengine.
Tam iki yıl önce bugün, Kurtulanlar için bir kurtuluş günüydü. Ruh Avcıları yok olmuştu. Buradaki çoğu kişi onların yok oluşunun sonuçlarından habersizdi. Hayatlarının büyük kısmını burada koruma altında geçirmişti. Dışarı çıkmalarına izin verilmiyordu, çünkü avcılar iz sürmeyi severdi. Başladıkları işi yarım bırakmaktansa nefret ederlerdi. Zaten genellikle de avcıların kurbanları bir daha eski hayatlarına geri dönmek istemezdi. Bir çoğu travma sonrası stres bozukluğuyla mücadele ediyordu hâlâ. Avcıların yok oluşundan sonra Kraliçe onlara eski hayatlarına dönebileceklerini söylemişti. Peşlerine düşebilecek ölümsüz bir canavar yoktu artık. Bazıları gitmişti, geri kalanlarsa izole hayatlarına devam ediyorlardı. Burada bir ütopyayı yaşıyorlardı. Dış dünyanın tehlikelerinden izole olmuşlardı. Sanki bir manastırdı burası onlar için. Kendilerini, kim unuttukları ve güvenli bir hayat tapındıkları kutsal bir yerdi.
Ölümsüzler yoktu bu ütopyada. Yaklaşan bir savaş yoktu. Bu yüzde kutlamaya değer bir gün yaşıyorlardı.
Fakat benim o anlarda içimde fırtınalar kopuyordu adeta. Neredeyse bir ası önce izlerinden kurtulduğum efsunlu bakışlar yine kabuslarımın baş rolüydü. O mezarlıkta onları yeniden yaşama açtığı andan beri beni takip ediyorlardı adeta. Nereye gitsem üzerimde hissediyordum. Sürekli ardıma bakmak istememe sebep oluyorlardı.
Kocaman bir ateş yakmıştı Kurtulanlar. Onlara kurtuluş getiren büyüyü simgeliyordu bu ateş. Ne komikti, şimdi kalkıp ben bir cadıyım desem beni bu ateşte cayır cayır yakmaya kalkarlardı ama bir büyüyü kutluyorlardı.
Hayır, bir laneti! Leydi Estelle’in günlüğünde yazan sözler daima zihnimdeydi. Bir lanetti onun büyüsü. Bir intikam yemini.
Alevler arasında başlangıçlar ve sonlar… Büyünün temeli buydu. Şimdi alevleri izlerken, onu mezarından çıkardığımız an yine canlanıyordu gözlerimin önünde. Sanki bir günde buz kesmişti tüm dünya, hem de alevlerin arasında. Oysa cehennem ateşlerinin bizi yakıp küle dönüştüreceğini sanmıştım ben daima. Fakat bir lanetle aralamıştık o alev çukurunun kapılarını ve dışarıya keskin bir soğuk yayılmıştı.
Fakat cehennemden gelen sadece o canavar olmuştu. Toprak, su, hava ve ateş… O lanet, tamamıyla bu dünyaya aitti.
**
Uyanış Gecesi…
Bir mezarı vardı… Ölüsü bile korkunç derecede öfkelendiriyordu beni çünkü bir mezarı vardı.
Kocam ve çocuklarımdan geriye sadece külleri kalmıştı. Buna sebep olan canavarınsa bir mezarı vardı.
Kim gelip ziyaret edecekti ki onu? Kim yasını tutacaktı ki? Bu hayatta onu seven biri olduğunu düşünmek güçtü. Kötülüğü ve o, yalnız bir hayat sürmüşlerdi sonsuzluk boyunca.
Mezarlık sessizdi. Şimdi burada sadece ben ve Genevive vardık. Yanımızda koruma getirememiştik, çünkü kimsenin bu sırrı öğrenmesine izin veremezdik.
Genevive bir koruma büyüsü yaptı mezarlığın etrafına. “Artık kimse bizi rahatsız edemez, bizi göremez,” demişti büyüyü yaptıktan sonra.
Martin Benson’ı mezarından çıkarmak sandığım kadar zor olmadı. Görünüşe göre yanınızda bir cadı varsa, hiçbir şey imkansız ya da zor değildi. Ellerini iki yana açtı Genevive, rüzgar ve toprağı çağırdı ve onlar da itaatkar hizmetkarlar gibi cevap verdiler çağrısına. O mezarın üzerindeki toprağı kaldırırken Leydi Estelle geldi aklıma. Bir mezarlıkta ölüleri uyandırdığı ve onları canavara dönüştürdüğü geceye dair satırlar bir bir gözlerimin önünden geçiyordu şimdi.
Kısa süre içinde tabutunu toprağın altından çıkarmıştık. “Bedeninin toprağa değmesi gerek,” dedi Genevive.
Tüm işi kendi başına yapıyordu. Rüzgarı parmaklarının arasında dans ettiriyordu sanki. Onu tabutundan çıkarmaya başladığı an ilk dürtüm gözlerimi kaçırmak oldu. Ölü bir ölümsüz… Martin Benson’a çok yakışan ironik bir sondu bu doğrusu.
Sonunda ona baktığımda, çürümüş bir beden görmeyi bekliyordum doğrusu fakat çürümeye dair hiçbir iz yoktu. Sanki uyuyor gibiydi. Ölüm bile dokunamamıştı ona. Ölümsüzlüğün bedeli bu muydu peki? Asla gidememek ve daimi bir tutsak olmak bu dünyada?
Vakit kaybetmedi Genevive. Onu yüz üstü çevirdikten sonra bir hançer çıkarttı ve tam kadim noktasının üzerine bir kesik attı. Ben de o sırada malzemeleri hazırlamaya başladım.
Yeniden uyandırma büyüsü, onları yarattığı büyüye benziyordu aslında. Fakat bazı ek malzemelere de ihtiyacımız olmuştu. Canavarlara yaratmak için kullandığı büyüde, ölü bedenlere üç damla ölümsüz kanı akıtmıştı cadı. Yeniden uyandırmak içinse daha fazlası gerekiyordu.
Şimdi çantamda birkaç farklı şişe vardı. Önce fırtınada topladığımız yağmur sularını döktüm etrafına. Rüzgâr sardı etrafımızı, sanki onu geri getirecek kapıları ayırmak için emrimizi bekliyordu. İkinci bir şişede Genevive’in günlerdir üzerinde çalıştığı iksir vardı.
Leydi Estelle Seville’in tarifi. Ölümün ve yaşamın iksiri… Kadim noktasının üzerine üç damla.
Bir diğer şişeyi çıkardım. İçinde ölümlü kanı vardı. Kadim noktasının üzerine üç damla.
Başka bir şişe. Onun türünün kanı. Kadim noktasına üç damla.
Genevive yanı başımda belirdi sonra. Avcuna hançeriyle bir kesik attı ve yara kanamaya başlayana kadar bekledi. Cadı kanı. Kadim noktasına üç damla.
Şimdi beni sıramdı. İki asır sonra belki de ilk kez gerginlikle titriyordu bedenim. Korku muydu bu yoksa öfke mi? İşte yine aynı sorular yankılanıyordu zihnimde.
Bir kesik attım ben de avcuma ve ölümsüz kanımdan kadim noktasına üç damla akıttım.
Akan son damlayla alevler içinde kaldı bedeni. Dudaklarımdan küçük bir çığlık koptu olduğum yerde geriye doğru sıçrarken.
Genevive müthiş bir sakinlikle olduğu yerde durmuş alevleri yönetiyordu.
Sonra o lanetli sözcükleri tekrarladı.
Başlangıçlar ve sonlar.
Aydınlık ve karanlık.
Yaşam ve Ölüm…
Tam yedi kez yavaş yavaş, tane tane tekrar etti o sözleri. Yedinci tekrarı sona erdiğinde de alevler başladığı gibi ani bir şekilde söndü. Rüzgâr terk etti bizi. Görevi bitmişti.
Ve bir anda yaşam onu bize geri getirdi.
Efsunlu yeşil gözleri açıldı.
Martin Benson geri dönmüştü.
**
MARTIN
Kahrolası bir boşlukta gibi hissediyordum.
İyi değildi, kötü değildi, hissetmek istediğim hiçbir şey değildi. Sadece… Hiç bir şeydi. Ölümden sonra hayat dedikleri şeyin bu olmadığına emindim.
Aptal bir mahzende kilitliydim ve lanet zincirler bileklerimi çok sıkıyordu. Eğer eski gücümde olsaydım onlardan kurtulmayı deneyebilirdim ama cehennemden dönmenin bir bedeli vardı. Kendimi oldukça güçsüz hissediyordum.
Nefes almak bile benim için bir lükstü sanki. Yine de her geçen gün kendimi daha iyi hissediyordum.
Yediklerimi midemde tutmayı başarabilirsem daha da iyi hissedeceğime emindim.
Yaşlı cadı ve ölümsüz kahraman, bir mahzen de bileklerim bağlı bir şekilde yaşadığım gerçeği dışında, bana iyi bakıyorlardı.
Sophie… Onu hatırlamak benim için hiç de zor olmamıştı. Altın sarısı, upuzun saçları yoktu şimdi. Onları kesmiş ve daha koyu bir renge boyamıştı. Fakat onun yüzü asla aklımdan silinmeyecek simaların arasındaydı. Ölüm bile onu kızgın bakışlarını unutturamamıştı bana. Bana ailesini rahat bırakmam için yalvarışını, ölümsüz kölelerimden birine dönüşmesi ve ailesi öldüğü zaman onu saran ateş… Hepsi hâlâ dün gibi aklımdaydı.
Kurtulanlarla uzun süre uğraşmak zorunda kalmıştım sonrasında. Ona ailesini rahat bırakacağıma söz vermiştim. Bir anlaşma yapmıştık. Ancak anlaşma bozulmuştu. Sophie Donovan o gün başka birine dönüşmüştü.
Kapı yine aynı rahatsız edici bir gıcırtıyla, yavaşça açıldı ve hafif bir güneş ışığı mahzenden içeri girdi. Leydi Sophie beni ziyarete gelmişti. Bu ne büyük bir onurdu!
Gözlerimin küçücük bir ışık zerresine alışmak için bile hatırı sayılır bir süre geçmesi gerekmişti.
Işık huzmeleri gözümü alıyor ve görüşümü kapatıyordu. Görüşüm düzelirken ve gözlerim ışığa alışırken, Sophie’nin yavaş adımlarla ilerlediğini duyabiliyordum.
Cesur değildi. Öyle olduğunu sanıyordu ama bunun cesurlukla alakası yoktu. O sadece kızgındı ve öfkesi gözünü kör ediyordu. Benden ölesiye korkuyordu. Ne zaman mahzene, yanıma gelse benden bir şekilde uzak duruyordu. Hatta konuşurken arkasını dönüyordu. Ancak bugün konuşmaya başlamadan önce tam önümde durdu ve gözlerinin içine bakmamı bekledi. Ona istediğini verecektim. Gözlerine bakabilirdim. Gözlerinde beni tedirgin eden, bana yabancı gelen hiçbir şey yoktu. Defalarca görmüştüm ben bu bakışları.
Buradaki avcı bendim. Onunsa ürkek bir ceylandan farkı yoktu. Neredeyse histeri krizi geçirecekti.
“Seni tekrar görmek ne güzel Leydi Sophie,” diyerek selamladım onu. “En son ziyaretinde bana getirdiğin o güzel çaydan yanında biraz daha vardır umarım, çünkü şu sıralar midem de tutabildiğim tek şey o”
Hiçbir şey söylemedi. Tepkisiz bir şekilde karşımda durdu ve bana bakmaya devam etti. Gözlerindeki korkuyu ve nefreti görebiliyordum. Korku ve nefret oldukça tehlikeli duygulardı, bir araya geldiklerindeyse en az bir atom bombası kadar yok edici oluyorlardı.
“Ah, demek acıktın. Sana midende tutabileceğin bir şeyler vereceğim ama önce, yapmamız gereken başka bir şey var.”
Bu kadın bana kafa karışıklığından başka bir şey vermiyordu. Beni neden mezarımdan çıkardığını bile söylememişti ve ben nedenini kendi kendime bulamayacak kadar güçsüzdüm. Bir de her seferinde yaptığı belirsiz konuşmalar vardı. Ne dediğini anlamak için bir tercümana ihtiyacım olduğunu düşünüyordum.
Eh, o korktuğunu belli etmemekte niyetliyse ben de kafamın ne kadar karıştığını belli etmemekte niyetliydim.
“Sonunda cazibeme karşı koyamayacağınızı biliyordum leydim.”
Ondan beklediğim en son şeyi yaptı ve güldü. Öyle basit bir gülümseme değildi. Oldukça abartılı bir kahkaha atmıştı ve kahkahası o gülmeyi kestiğinde bile kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu. Sanki… Sanki bir anda iliklerime işlemişti.
“Komik olmak için fazla yorgun olduğunu düşünmüştüm avcı,” dedi umursamaz bir şekilde.
Bu cesareti nereden bulduğunu bilmiyordum. Bir saniye sonra bunun yalnız olmamasından kaynaklandığını anlamıştım. Karanlık odada gözlerimi gezdirdiğimde yaşlı cadının arkasında durduğunu görmüştüm.
“Söylesene yaşlı cadı. Senin adın ne? Seninle oldukça uzun bir süredir birlikteyiz ama bana asla ismini söylemedin. Hadi söyle. Çekinme. Dış görünüşümü umarım önemsemiyorsundur. Senden yaşlı olduğumu unutma.”
Hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini Sophie’ye dikmekle yetindi. Ne yani? Konuşmak içinde mi ondan emir alıyordu?
“Ben de tam daha ne kadar iğrenç olabileceğini merak ediyordum,” diye tısladı dişlerinin arasından Sophie. Ah, daha hiçbir şey görmemişti…
Konuşmak beni yormuştu. Ona gülebilirdim ama gözlerimi devirmek için bile kalan enerjimin büyük bir kısmını harcamam gerekmişti.
“Daha fazla oyalanmayacağım. Genevive, büyüyü yapmaya başlayabilirsin,” diye emir verdi.
Ne büyüsü? Kara büyü bu kadından bağımlılık falan mı yapmıştı?
“Neden bahsediyorsun?” diye sordum.
Cadılardan oldum olası hoşlanmamıştım. Diğer avcılar onlarla çalışmayı severdi ama ben hep uzak tutmuştum onları etrafımdan. Büyüyle ilgili beni tedirgin eden öyle çok şey vardı ki.
Hafifçe güldü, “İşimizi sağlama almamız gerek öyle değil mi? Bize, bana itaat edeceğine emin olmamız gerek. Bu yüzden Genevive bir büyü yapıyor,” dedi ve küçümseyici bir bakış ve sinir bozucu bir tıslamanın ardından devam etti. “Merak etme. Seni kara büyüyle bir kez daha yormayacağız avcı. Yine de açıklamama izin ver.” Bana doğru iki adım attı ve buraya ilk geldiği gün ki gibi önümde diz çöktü. “Genevive büyüyü bitirdikten sonra. Bana itaat etmekten başka çaren olmayacak, çünkü emirlerime karşı geldiğin her seferde, yaşadığın en büyük acıyla sarsılacaksın. Kalbin bununla dolup taşacak ve acıyı iliklerine kadar hissedeceksin. Benden af dilemeyi reddettiğin ve itaat etmediğin sürece acın asla dinmeyecek ve sonunda bu acı seni öldürecek.”
Şaşkınlığımı gizlemem mümkün değildi. Bu gerçekten mümkün müydü? Asırlar geçirmiştim bu dünya üzerinde ve hayatım boyunca büyücülerle ilgili çok az şey duymuş ve görmüştüm. Geriye görmediğim hiçbir şey kalmadı sanırdım ama bu… Mümkün olduğuna inanmadığım bir büyüydü doğrusu.
Fakat düşününce, biz avcıların ve ölümsüzlerin gücünün bir parçası da bu değil miydi? İtaat etmeye zorlamak..
Sophie, ziyaretlerinden birinde bir büyücünün yaptığı büyü sayesinde tüm Ruh Avcıları’nın öldüğünü anlatmıştı. Büyü bunu yapabiliyorsa, her şeyi yapabilirdi sanırım.
“Korktun mu yoksa? Şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Gülüp geçeceğini düşünmüştüm.”
Niyetim ona gülmekti ama Genevive büyüyü yapmaya başladıktan sonra gülmek yapabildiğim şeyler arasında almıyordu.
Vücudum kaskatı kesilmişti. Sanki her bir kasımı o kontrol ediyordu. Gözlerini elinde tuttuğu eski defterden çekmeden konuşmaya devam etti.
“Dolor!” Acı…
Aşinası olduğum Latince sözcükler kulaklarıma dolarken bedenimi tarifi imkânsız bir acı sardı.
Kaslarım hâlâ benim kontrolümde değildi. Cadının kontrolünde de değildi. Bedenimi saran acı kontrol ediyordu onları ve beni olduğum yerde kıvranmaya zorluyordu. Ben acı çekmeye devam ederken,
Sophie ayağa kalktı ve benden uzaklaştı.
“Magis!” Daha fazla…
Acı daha çok arttı. İlk seferinde dayanılmayacak gibi değildi ama o ‘magis’ diye tekrar ettiği her seferinde daha katlanılmaz oluyordu. Yine de daha kötü acılar çektiğimi hatırlıyordum. Hayatımda çektiğim en büyük acı olarak neyi kastettiklerini emin değildim fakat benim anılarımda buna dair izler vardı ve bu yaşadığım, onun yanında hiçbir şey kalıyordu.
‘Düşünmemeliyim,’ diye tekrar ettim kendi kendime. Düşünmemeliydim. Onu düşünmemeliydim. Üzerinden çok zaman geçmişti ve ben ölmüştüm. Ölmüştüm. Hiçbir şey değişemezdi bu saatten sonra. Geçmişi düşünmek yerine çektiğim acıya konsantre oldum. Durmak bilmiyordu. Cadı ‘magis’ demeye devam ediyordu.
“Kahretsin. Neden daha fazla acı çekmemi isteyip duruyorsun ki? Kes artık!” diye bağırdım.
Bakışlarını parşömenden çekti ve benim üzerime dikti
“Obedite dominae!” Leydine itaat et…
Son sözlerini yüksek sesle söyledikten sonra kendi kendine mırıldanmaya başladı. Sanki bir çeşit dua ediyordu.
“Leydin tarafından kurtarılan ruhun, ona sonsuz itaatle bağlandı. Ona karşı çıktığın her seferinde yaşayacağın acı, bugün, burada yaşadığın acının kat kat daha fazlası olacak. Ona itaat et avcı.”
Bu işi daha fazla dramatikleştirebilir miydi, bilmiyordum. Yine de büyüyü sonlandırmasına ve acının gittikçe azalmasına oldukça memnundum. Şimdi gerçekten de nefes alacak dahi halim kalmamıştı.
Sophie tekrar yanıma geldi ve önümde diz çöktü. Kahretsin. Şu an kendimde olmayı ve ona bununla ilgili ukala birkaç yorum yapabilmeyi öyle çok isterdim ki.
“Söylesene avcı, senin çektiğin en büyük acı ne?” diye fısıldadı yüzüme doğru. Gözlerimi gözlerine kenetledim. Amacım ne yapmaya çalıştığını anlamaktı fakat yaptığım şey bu değildi. Kendimi bir anda gözlerini incelerken bulmuştum. Gözlerinin anlattığı bütün duyguları, düşünceleri…
“Belki de hiç acı çekmemişsindir,” diyerek konuşmaya devam etti. Ne söylediği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. “Belki ruhunu çaldığın masum insanlardan biri için acı çekmişsindir.” Tekrar sustu ve dudaklarını kulağıma doğru yaklaştırıp öfkeyle son bir kez fısıldadı “Ailemi öldürürken hiç acı çektin mi? Ruhlarını çalarken? Zavallı bir adam ve masum çocukların ruhlarını çalarken.”
‘Zavallı bir adam ve masum çocukların ruhlarını çalarken.’
Sözcükleri beynimde yankılanırken, gülümsememe engel olamadım. Gözlerime bakabileceği bir mesafede geri çekildi ve neden güldüğümü anlamaya çalışarak beni inceleme başladı.
“Senin sorunun bu Sophie. Bu yüzden kaybediyorsun. O kadar öfkelisin ki her zaman tek bir noktaya takılıyorsun, öfken yüzünden kontrolünü kaybediyor, saplanıp kalıyorsun ve olayın tamamını göremiyorsun.”
Bir süre sessizce durup beni izlemeye devam etti.
Kahverenginin koyu bir tonuydu göz rengi. Oldukça yorgun görünüyorlardı. Yorgun, mutsuz, tükenmiş, öfkeli.
Hızla doğruldu ve arkasını dönmeden önce benimle işlerinin bittiğini söylemek için yaşlı cadıya seslendi.
Genevive önden çıktı ve o da kapıyı kapatmak için tuttu ve sonra…durdu. Neden durduğunu anlayamamıştım ama durmuştu işte.
“Bugün burada son günün avcı. Tadını çıkar. Yarından itibaren gerçekten yaşamaya başlaman gerekiyor,” dedi ve ardından kapıyı kapatarak çıktı.
Sophie kapının kilidini kapatırken düşünebildiğim tek şey –oldukça tuhaf bir şekilde- gözleriydi. Bir de sözleri…’Ailemi öldürürken hiç acı çektin mi?’
Ailesinin benim öldürdüğümü düşünüyordu hâlâ. Onu aksine inandıramamıştım o zamanda. Benim esas merak ettiğimse, geri kalan sırlar hâlâ geçmiş zamanda kilitli miydi yoksa gün yüzüne çıkmış mıydı?