Leydi Estelle Seville’in Günlüğü…
1352 | Malaga-İspanya
Cadılar’ın büyüsü, annelerin kızlara mirasıdır.
Erkeklere yer olmayan bir dünyanın kadim kökenleridir büyü. Mucizelerin var olduğu, umutların, sahici gülüşlerin dünyasıydı. Ölümlü günahlarından arınmış sonsuz bir ömür…
Erkekler ve ölümlüler… Her şeyi onlar yerle bir etti. Kendilerinden farklı, kendilerinden güçlü olana zindan ettiler yaşamı. Büyümüze bir lanet gibi yaklaştılar. Bizi şeytanlıkla suçladılar.
Onunla evlendiğimde on yedi yaşındaydım. İki yıl sonra kızım doğdu. Sofia. Benim gün ışığım, bebeğim…
Kocam benimle evlendiğinde aristokrat bir babanın kızı ve onun çeyiziyle evlendiğini sanıyordu. Fakat bilmediği, benim Cadılar’ın mirasını taşıdığım ve onu kızıma da bıraktığımdı.
Ancak bir gün öğrendi. Öğrendiği gün, kızım son nefesini verdi.
Henüz beş yaşındaydı. Küçücük bedeninin alevler içindeki görüntüsü, benden yardım isteyen çığlıkları silinmiyordu hafızamdan. Ona yardım edememiştim. Ben de en az ölümlü babası kadar suçluydum. Onu kurtaramamıştım.
O, en büyük hatayı önce beni ortadan kaldırmamakla yaptı. Beni yeryüzünde cehennem ateşlerine atmıştı.
İkinci hatası beni elinden kaçırmak oldu. Son hatasıysa onun için dönmeyeceğimi sanması.
Fakat döndüm. O gün son nefesini aldı… Ve ilk nefesini…
Onu öldürmeye gittiğimde intikam planım için gereken her şey hazırdı. O öldü ve intikamım için yeniden doğdu.
Artık aynı adam değildi. Benim kölemdi. Bomboş bir bedenden ibaretti.
O benim ilk deneğim oldu.
Çünkü yaşamasına izin vermemişti kızımın.
Bense onun ne yaşamasına izin verecektim, ne de huzur için de ölmesine. Sonsuzluğa kadar ellerimde, yaşamla ölüm arasındaki o çizgide acı çekerek kıvranacaktı.
**
2021 | New York State
SOPHIE
“Buranın bir hapishane olduğuna emin misin? Çünkü bana cennet gibi gözüktü. Cehennemden cennete. Sonunda birileri benim değerimi anladı.”
Gözlerimi devirip ona baktım. Onu zindanından çıkardığımızdan beri saçmalıyordu. Bana kalsa orada zincirlenmiş bir şekilde kalmaya devam ederdi ancak Kraliçe, Birleşik Devletler’den ayrılmadan önce günlük yaşama uyum sağlaması gerektiğine karar vermişti.
Geçici bir süre için Genevive’in evi yerine kalabileceğimiz bir yer ayarlamıştı Kraliçe. Tıpkı Kurtulan kampı gibi kocaman ağaçların arasında gizli kalmış bir evdi burası. Etrafı öyle ıssızdı ki sanki ağaçlar bile bu sessizliğe ayak uydurmuş ve ses çıkarmayı bırakmıştı.
“Ee? Burada dikilmeye devam mı edeceğiz?” diye sordu kapının önünde durduğumuz sırada.
“Eğer susacaksan neden olmasın?”
Tek kelime bile etmeden valizimi aldım ve eve doğru ilerledim. Evin etrafı Kurtulan savaşçılarıyla çevriliydi. İçi ise hizmetçilerle doluydu. Bana burada ki kimsenin Martin Benson’ı tanımayacağını mı söylüyorsunuz?
Gerçi onu çok fazla kurtulan görmemişti. Önceki hayatında oldukça tehlikeliydi. Ona yaklaşıp da canlı kalan olmamıştı. Etrafına korku saçıyordu. Güçlüydü. Tabi bunların hepsi o ölene kadardı. Öldüğünde her şey değişmişti. Şimdi sadece bir köleydi ve emirlerime itaat edecekti.
Evin kapısına ulaştığımızda uzun boylu ve üzerinde şık bir takım olan bir adam karşıladı bizi.
“Merhaba. Ben evin güvenlik şefiyim. İsmim Victor” Victor’a içten bir şekilde gülümsedim. En azından evde Martin’le yalnız olmayacaktım.
“Kraliçe arayıp Bay ve Bayan Lynn’in geleceğini söylediğinden beri sizi bekliyoruz”
Efendim?
Martin’in arkamda kıkırdadığını duyabiliyordum. Hayır. Yanlış anlamış olmalıydım. Kraliçe niye böyle bir şey söylemişti ki? Bu iğrençti.
“Tanıştığıma memnun oldum Victor” dedi Martin ve hızlı bir şekilde onunla el sıkıştı. “Şimdi ben ve Bayan Lynn yukarı çıkıp biraz dinleneceğiz, sen de evi koruyup, kimsenin bizi rahatsız etmediğinden emin olacaksın,” diye ekledi ve elini bel boşluğuma yerleştirip beni içeri doğru ilerletti.
Bunu söylediği için onu öldürebilirdim. Kafasını yerinden çıkarıp top gibi dizimde sektirebilirim.
İçeri girer girmez, karnına acıyla inlemesine sebep olan bir yumruk attım.
“Sakın bir daha bu konu hakkında şaka yapma. Sakın bir daha bana dokunma. Ben gelip senle konuşana kadar benimle konuşma” diye bağırdım. “Burada geçici bir süre için bulunuyoruz. Sadece kimseye kimliğini açık etme ve bu sırada da ellerini benden uzak tut.”
Gözlerini devirdi bu sözlerim üzerine. Onu öldürmemem gerektiğini kendime hatırlatmak gittikçe daha da zorlaşıyordu. Ah! Kan beynime hücum etmişti resmen. Martin’le gerçekten evli olduğumu düşünmek bile istemiyordum. Bu iğrençti.
“Odan üst katta. Solda ikinci kapı. Yanındaki oda da bana ait. Acil bir durum olmadıkça sesini çıkarma da varlığını unutayım. Onun dışında evin içinde ve eve ait arazide, beni sinirlendirmeyecek, her şeyi yapabilirsin,” dedikten sonra arkamı döndüm ve odama çıkmak için harekete geçtim.
“Ne yaparsam yapayım sinirleneceksin. Bana olan ilgini bu kadar belli etme Sophie!”
Onu duymazlıktan geldim, çünkü öyle yapmasaydım, canını alacaktım. Kendimi büyük bir hışımla odama attım.
Daha ilk dakikadan sinirlerimi bozmuştu. Sadece bir süre, diyerek kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Bugün ona, ondan ne istediğimizi anlatacaktım o da itaat edecekti. Bize Tony’i yenmemiz için yardım edecekti. Ardından Kraliçe onunla ne istiyorsa yapabilirdi. Benim sorumluluğumdan çıkmış olacaktı.
Valizimi yatağın üzerinde açıp, içinden temiz çamaşırlar çıkardım. Bir banyoya ihtiyacım vardı. Kıyafetlerimi yatağın üzerine çıkardıktan sonra, valizi daha sonra yerleştirmek üzere tekrar kapattım yere bıraktım.
Banyoya doğru ilerledim. Geniş küveti doldurdum ve banyo köpüğünün içine güzel kokular döktüm. Dolaplarda bulduğum birkaç mumu yaktım ve odamda ki mini buzdolabından aldığım şarap şişesini yanıma koydum.
İşte şimdi gevşeyebilirdim. Hızla üzerimdekilerden kurtuldum ve küvetin içine girdim. Saçlarımı ensemde toplayıp, başımı geriye yasladığım o an, tüm kötü olaylar silinip gitmişti. Tek istediğim şarabımı içerken köpüklerin arasında rahatlamaktı.
Öylede oldu. Tam iki saat boyunca orada oturdum ve huzurun tadını çıkardım.
Parmaklarım yeteri kadar buruşmuştu ve bence artık çıkma zamanıydı. Saçımı yıkadıktan sonra havluma sarındım ve odama döndüm.
Hızlıca üzerimi değiştirdim. Bugün dışarıda ılık bir hava vardı. Bu yüzden tercihimi kot pantolon ve yarım kollu bir gömlekten yana kullandım.
Saçlarımı kurulayarak camın kenarına doğru ilerledim. Görmeyi beklediğim manzara tam olarak ormanın nefes kesiciliğiydi. Bunlar elbette vardı ancak yalnız değillerdi. Evin geniş orman arazisinde koşan bir şey, biri takıldı gözüme. Martin ormanın içinde koşuyordu. Evin etrafından döndü ve tekrar ormana doğru ilerledi. Çok açılmadan ormanda koşuyor ve sonra tekrar evin kenarına dönüyordu. Bunu neden yapıyordu? Henüz tamamen iyileşmediğini sanıyordum.
Saç havlumu yatağın üzerine attım ve odamdan çıkıp aşağıya indim.
Ben ona doğru ilerlerken, o da elinde tuttuğu şişeden su içiyordu. Su şişesini yere bırakıp tişörtünü çıkardığı zaman… Tamam bunun beni durdurmaması ya da bu hale sokmaması gerekiyordu ama –vay canına- bir ölü için fazla harika bir vücudu vardı! Karın kasları oldukça belirgindi ve kolları gerçekten güçlüydü. Harika görünüyordu. Kaslarına dokunmak istediğim için kendimi bıçaklamak isteyeceğim kadar harika. Kapa çeneni Sophie!
Şişenin kapağını açtı ve başından aşağıya döktü. Bunu yapmamış olmasını dilerdim. Su damlaları kaslarının arasından süzülerek geçerken boğazıma takılan o lanet yumrudan yutkunarak kurtulmaya çalıştım. Sadece birkaç kas. Tanrı aşkına Sophie! Daha önce hiç kas görmemişsin gibi davranma.
Son on yıldır yalnız olman, kimseyle çıkmaman, kimseyi öpmemen ya da kimseyle birlikte olmaman birkaç tane kasın seni etkilemesi için yeterli değil.
O Martin Benson’dı! Benim can düşmanım. Ailemin katili.
Kendime geldim ve ona doğru yavaş adımlarla ilerledim. Beni görünce ayağa kalktı ve ellerini beline koyup, yüzünde ukala bir gülümsemeyle yanıma doğru geldi.
Bakmamalıyım. Bakmamalıyım.
“Manzarayı izlemeye mi geldiniz leydim?”
Bakmamalıyım. Ah, lanet olsun!
“Ne yapıyorsun sen?” diye sordum sesimdeki titremeyi elimden geldiğince bastırarak.
“Sence?”
Sanırım ona bir teşekkür borçluyum. Artık hiç de etkilenmiş durumda değilim.
“Ben neden koştuğu kastetmiştim. Hâlâ iyileşmediğini sanıyordum?”
“Öyle,” dedi ve omuzlarını silkti “ama toparlanmak için bir yerden başlamam gerekiyor. Belki bu arada sen de bana, beni neden hayata döndürdüğünü anlatırsın.”
Bunu ona elbette anlatacaktım. O duş alıp üzerine bir şeyler giydikten ve beni bu işkenceden kurtardıktan sonra.
Yüzüne bir anda çapkın bir gülümseme yerleşti. Beni incelemeye başladı. Dikkatle. Oldukça dikkatle. Derdi neydi bunun?
“Banyo yapmışsın,” dedi ve parmaklarını yavaşça omzumda ki saçların üzerinde gezdirdi. Elimle hemen parmaklarını ittim.
“Dikkat et de Victor seni böyle görmesin BAYAN LYNN. Yanlış anlayabilir.”
Ah!
Sanırım kızarmıştım. Sanırım. Emin değilim. Umarım öyle değildir. Bayan Lynn’e nasıl da baskı yapmıştı öyle… Bu avcı gittikçe daha çok midemi bulandırıyordu.
“Kızarıyor musun Bayan Lynn?”
İşte bir de bu sorun vardı? Öyleyse neden kızarıyordum. Hızla toparlandım. Artık ne kadar toparlanabilirsem.
“Buraya senin zırvalıklarını dinlemeye gelmedik. Git ve duş al. Sonra işimize bakalım.”
“Duş almamı mı istiyorsun?” dedi, kibirli bakışları ve çapkın gülümsemesiyle.
Buna bir son vermezse gerçekten sonuçları hiç iyi olmayacaktı. Ben kontrolümü kaybedecektim ve o ölecekti. Mutlu son.
“Kapa çeneni!” diyerek çıkıştım ve arkamı dönüp salona doğru gitmeden önce ekledim “Çabuk ol. Artık cehennemden neden döndüğünü öğrenmenin zamanı geldi.”