6.Bölüm

3990 Words
Leydi Estelle Seville’in Günlüğü… 1352 | Malaga - İspanya Avcılarım artık tüm Endülüs’e yayılmış durumda. Adım attıkları her karış toprağa bırakıyorlar izlerini. Ölüm onların parmak izleri… Şimdi tüm Endülüs’te başını yastığa gece huzurla koyabilen tek bir ölümlü bile kalmadı. Gündüzleri sürekli arkalarına bakarak yürümek zorundalar. Ben bu hissin nasıl olduğunu çok iyi biliyorum. Ben ve diğer cadılar, doğduğumuz günden itibaren bu hisle büyüyoruz. Cadılar ve kadınlar… Bu ölümler onları öyle korkuttu ki bir konsey kurdular. Olanlardan cadıları suçluyorlar. Oysa bir suçluysa aradıkları, aynaya bakmaları yeterli. Tüm türlerini yakalayabilmeye güçleri var mı? Ya da kendi kendilerini cezalandırmaya cesaretleri? Eğer olsaydı, hatalarının farkına varıp, bizi suçlamazlardı. Onların cadı avcılarına karşı benim ruh avcılarım… Daha fazla bize zarar vermelerine izin vermeyeceğim. Ölümsüzlüğün karşısında şansları ne ki? Bu gece, avcılarımla birlikte oraya gideceğiz. Zavallı konseyleri belediye binasında toplanıyor. O kadar aptallar ki herhangi bir cadının kolayca orayı yerle bir edebileceğinin farkında değiller. Eğer yapmıyorlarsa, bu onların merhametindendir. Ölümlüler bizi yakalamak için zehirli otlar ve altın kullanıyorlar. Zehirler bizi öldürmez ancak zayıflatır ve hastalanmamıza sebep olabilir. Ölümsüzlük, bize mutlak bir güç vermiyor. Biz de zayıf düşebiliyoruz ve ölümlüler bunu biliyor. Bizi yakalamanın tek bir yolu var, o da altın. Altın bizim için avcılarımın kadim noktası gibi. Güçlerimizin üzerinde zayıflatıcı bir etkisi var. Öyle ki fazla maruz kaldığımız zaman bizi öldürebilir. Tıpkı ateş gibi… Bazı şeylerden kaçış yoktur. Ölümsüzlük bile bazı zalimliklerin karşısında güçsüzdür. Bizi canlı canlı yaktılar, gövdemize taşlar bağlayıp denize attılar, daha ölmeden toprağın altına gömdüler bedenlerimizi, nefesimizi çaldılar. Bir zamanlar tanıdığım bir cadı, ölümlülerin kız kardeşini giyotinle idam ettiklerini söylemişti. Hangi canlı başını kopardığınızda ölmezdi ki? Şimdi her şey tersine dönecekti. Yakılma, boğulma, diri diri gömülme sırası onlara gelmişti. Bu gece ölümlülerin kellesi gidecekti. Onlar için yaşam da ölüm de benim elimdeydi artık. İntikamımı alana kadar, ne yaşamda huzur verecektim onlara, ne ölümde. Ve bir gün her şey sona erdiğinde, işte o zaman huzura kavuşabilecektim ben de. ** Artık sabah olmak üzere. Eve döneli sadece bir saat oluyor. Kulağımda çığlıklar yankılanıyor şimdi. Fakat o sesler bana hâlâ zafer canları geliyor. Orada neredeyse elli adam toplanmışlardı. Benim avcılarımsa sadece üç kişiydiler. Sadece üç kişi, bedenlerini ruhlarından ayırdı. Ruhlarını kurtardı. Bu sadece başlangıçtı. Sonsuza kadar gizlenmek, saklanmak zorunda kalacakları bir dünya hazırlıyordum onlara. Sonsuza kadar korumaya ihtiyaçları olacaktı. Çünkü kızımın benden yardım isteyen çığlıklarını bir tek onların bana yalvaran sefil sesleri bastırabiliyordu. Benden aldıklarının yanında onların canları neydi ki? Altınla bağlamıştı beni. Kızımızı alevlerin arasına atmadan önce beni yavaş yavaş zehirlemiş, sonra altınla bağlayıp onun ölümünü izletmişti. Şimdi evin bir köşesinde bağlı duruyordu. O benim ilk deneğimdi ama artık ona ihtiyacım kalmadı. Avlanmasına izin yok. Yemesine, su içmesine izin yok. Her güçten düşüyor ama ölmüyor. Sadece her sabah bir bardak çay içiriyorum ona. Zehirli otlarla demliyorum. Bedeninin acı içinde kıvrılışını, benden yardım isteyen çığlıklarını dinliyorum her gün. Acıdan bayılıyor. Sonra uyanıyor ve bu döngü yeniden başlıyor ama ölemiyor. Ona ölüm yok. Ona hayat yok. Tıpkı ölümlülerin geri kalanı gibi. Yarın avcılarımın bir kısmıyla Endülüs’ten ayrılıyorum. Toledo’ya gidiyoruz. Artık İspanya’nı kalanına, oradan da tüm kıtaya ve sonra da dünyaya hükmetmenin zamanı. Hepsi tıpkı sefil kocam gibi yalvaracaklar bana. Fakat onlara asla merhamet etmeyeceğim, asla affetmeyeceğim. Çünkü af dilemeleri gereken kişi ben değilim. Onları ancak kıydıkları masum canlar affedebilir. Onları ancak kızım… küçük bebeğim affedebilir. Ölüler… Ölüler affedemez. İşte bu anların laneti, benim lütfum. Ölüm benim. Yaşam benim. Sonsuza kadar cezalarını çekecekler. Ceza benim. ** 1752 | Highland – İskoçya SOPHIE Banyoyu hazırlamam bittiği zaman, hızlı adımlarla tekrar mutfağa indim ve kahvaltısını hazırlamaya başladım. Mutfakta çalışan aşçı bana tepsisine neler koymam gerektiğini söylemiş ve ben de ona göre vakit kaybetmeden hazırlığımı yapmıştım. Hızlı olmam gerekiyordu. Duramazdım. Hareket etmeyi kesemezdim, çünkü eğer şimdi durursam, bir daha devam edecek gücü bulabileceğimden emin değildim. Hareket etmek, düşünmeme engel oluyordu. Edward’ın sesini duymama engel oluyordu. Kahvaltı tepsisiyle beraber çıktım odasına. Ben girdiğimde canavar hâlâ uyuyordu. Bir zamanlar Lord Donovan'a ait olan oda artık canavarın ini olmuştu. Odanın ortasındaki büyük yatağa yüz üstü uzanmıştı. Üst bedeni çıplaktı ve tam sırtının ortasında kadim noktası görünüyordu. Bir zamanlar babamın bana anlattığı bir hikayeyi getirmişti bu aklıma. Bir zamanlar yaşamış Akhilleus adlı bir savaşçının hikayesiydi bu. Akhilleus, su tanrıçası Thetis’in oğluymuş. Bir yarı tanrıymış. Masal bu ya, annesi oğlunu ölümsüzlük nehrinde yıkamak istemiş, ancak bunu yaparken elini suya değdirmemesi gerekiyormuş. Bu yüzden o da oğlunu yıkarken sol topuğundan tutarak baş aşağı suya daldırmış ve böylece ölümlü tek noktası, sol topuğu kalmış. Canavarın sırtında ten renginden biraz daha açık izler görüyordum. Sanki birileri semboller dağlamıştı sırtına. Onun kadim noktasını işaret ediyorlardı o semboller. Onun tek ölümlü noktasıydı, Akhilleus’un sol topuğu gibi… Gözlerimi alamıyordum sırtındaki işaretlerden. Avuçlarım kaşınıyordu. İçimde tepsideki çatalı almak ve sırtına saplamak için dayanılmaz bir istek vardı. “Beni bakışlarınla öldüremezsin.” Bu sesle dağıldı tüm düşüncelerim. Canavar uyanmıştı çünkü. Derhal tepsiyi yanımda duran masanın üzerine bıraktım ve başımı yere eğerek reverans yaptım. “Bağışlayın Efendi Benson,” Her bir kelime acı bir tat bıraktı damağımda “Sizi rahatsız etmek istememiştim.” Canavar yattığı yerde önce sırt üstü döndü, ardından üzerindeki örtüleri atarak yataktan çıktı. Çıplaktı! Dudaklarımdan bir çığlık koparken hızla döndüm arkama. Neden çıplaktı? Kim çıplak yatardı ki? Adım seslerini duyuyordum arkamda şimdi. Bu sesleri kumaşların tenine sürtünürken çıkardığı sesler takip etti. Giyiniyor olmalıydı. En azından umduğum buydu. Bir kez daha duyuldu adım sesleri. Canavar gittikçe bana yaklaştı ve önüme geçerek karşımda dikildi. Yine yere eğilmişti bakışlarım. Katlanamıyordum ona bakmaya, hatta onunla aynı havayı solumaya. O, uzanıp tepsinin üzerindeki kadehe uzandı ve bir dikişte içti. Sonra yeniden çalındı sesi kulaklarıma “Ölümsüzlük utanç ve korku gibi duygularla yaşamak için fazla uzun bir süre,” dedi. Asla! Asla ölümsüzlüğün benden insan yanımı almasına izin vermeyecektim. Onlardan biri olmayacaktım hiçbir zaman. “Ben sizin gibi değilim,” diyerek bunu ona da söyledim. Nasıl cesaret edebilmiştim buna? “Ve asla da olmayacağım. Üstelik ben evli bir kadınım ve kocamdan başka bir adamı çıplak görmekle de ilgilenmiyorum.” “Sen evli bir kadın değilsin,” oldu canavarın cevabıysa “Sen ölü bir kadınsın Sophie Donovan. En azından kocan için.” İşte yine Edward’ın sesi çınlıyordu kulaklarımda. Ölümü istiyordu, beni geri istiyordu, fakat artık çok geçti. Ben gitmiştim. Onlar kalmak, iyi olmak zorundalardı. Devam etti sözlerine canavar, “Kocana idam edildiğin bildirildi sen zindanda olduğun sırada.” Acımasızlığı hâlâ kanımı dondurabiliyordu. Bu iyi bir şey miydi yoksa kötü mü karar veremiyordum bir türlü. “Sen ölü bir kadınsın Sophie Donovan,” dedi bir kez daha “Artık bir ailen yok. Bir kocan yok. Artık bir insan değilsin. Benim kölemsin. Sonsuza kadar. Bunu ne kadar erken kabullenirsen, o kadar iyi.” Sonra arkasını döndü ve yatak odasından çıkarak banyosunun onu beklediği kısma ilerledi. Bana sonsuz yaşam vermişlerdi, fakat sanki bu her yeni günde ölüme uyanmak gibiydi. ** 2021 | New York State MARTIN “Pekâlâ. Şunu baştan anlat. Doğru anlamış mıyım, yoksa kulaklarıma toprak mı kaçtı, çünkü sanki az önce bana, beni ölümsüz bir sersemi öldürmem için mezarımdan çıkardığını söyledin.” “Doğru anlamamışsın!” Sophie ve ben, bahçede kimsenin bizi duyamayacağı bir köşede oturuyorduk şimdi. Sophie bana beni nasıl ve neden uyandırdıklarını, ben öldükten sonra olanları anlatmaya çalışıyordu ama söylediklerinden pek bir şey anladığı söylenemezdi. “Son kez anlatıyorum avcı, iyi dinle yoksa senin işimize yaramayacağını düşünmeye başlayacağım ve seve seve geldiğin yere göndereceğim.” İşte o, o kadar kolay değildi. Yaşamak için ikinci bir şansım vardı şimdi. Bunu elimden almalarına izin vermeyecektim. Üstelik ben öldürülmesi kolay bir adam değildim. Bu kadar güçsüzken bile. Bu başıma ilk kez geldiğinde güçsüz değildim. Fakat… Olabilecek en zayıf anındaydım. Ben sırtımdan bıçaklanmıştım. Her anlamda… “Sen öldükten sonra geçen yıllardan birinde bir cadı çıktı ortaya. Elinde, senin türünü öldürebilecek bir büyü olduğuna dair bir kehanet dolanmaya başladı sonra. Çoğumuz buna inanmadık ama sonunda büyüyü yaptı. Türün yok oldu. Kısmen… Büyü sadece Ruh Avcılarını etkiledi. Ölüm Melekleri hâlâ hayatta. Büyünün sadece daha önce ölümlü ruhlarını çalmışları etkileyen bir yanı olduğu böylece anlaşıldı. O cadı bir günlük bulduğunu ve büyüyü oradan öğrendiği söyledi. Buraya kadar bu defa anladın mı?” Anlamıştım. O kadar da salak değildim. Daha önemli kısımlara bir an önce geçebilir miydi artık? “Fakat sorunlar bitmedi. Ardınızda kötü ölümsüz kopyalarınızı bırakmıştınız çünkü. Böylece Cadılarla birleştiler. Ölüm Melekleri’ni kandırdılar ve birçoğunu yanlarına çekip, yollarından döndürdüler. Orduları gittikçe büyüyor. Üstelik bir dokunulmazlık büyüsü keşfettiler. Bu büyü sayesinde-” “Evet, evet sadece onları dönüştüren kişinin gücü etkili oluyor filan. Buraları anladım zaten. Plana gel Sophie!” Gerçekten konuyu daha fazla uzatmaya niyeti var mıydı? “Ayrıca suçun hepsini yine karşı tarafa attığınız da gözümden kaçmadı. Cadılar, Kurtulanlar’ı sevmezler çünkü onları yok yere avlayıp öldürdünüz. Melek çocukların da taraf değiştirmesine şaşırmadım. Kim sonsuza kadar saklanarak yaşamak ister ki? Şimdi çıkıp kimliklerini açıklasalar ölümlüler, ya da Kurtulanlar onları kabul mu eder yoksa, tutsak mı?” Ölümlüler… Kurtulanlar, kendilerinden başka kimseyi sevmez, korumaz ve kabullenmezlerdi. Bu onların trajik kusuruydu. Süper kahramancılık oynamayı seven bir grup aptaldı hepsi. “Şimdi kim konuyu uzatıyor?” diyerek azarladı beni. Haklı olmam işine gelmemişti belli ki. “Tamam, devam edin leydim.” Yumruklarını sıktı sertçe. Eskiden, daha uysal bir kadındı. Başını yerde kaldırıp gözlerime bakmaya başlaması haftalar almıştı. Öfkesini daima gizlemeye çalışırdı fakat o kadar da iyi bir oyuncu değildi. Şimdiyse onu bir zırh gibi taşıyordu üzerinde. “Tony, gittikçe güçleniyor. Derdi sadece Kurtulanlar değil. O bir güç delisi. Güç istiyor. Ölümlü, ölümsüz herkesin üzerinde. Bizse ona karşı zayıfız. Yanımızda olan cadıların sayısı çok az. Aramızdaki ölüm melekleriyse… Eh, çoğu gizlenmek zorunda kaldığı için hiçbir tecrübesi yok. Değil savaşmak, daha nasıl yumruk atacaklarını bilmiyorlar ve bizim onları eğitmeye zamanımız yok.” “O yüzden beni Tony’i öldürmem için uyandırdınız? Bunu kendiniz de yapabilirdiniz bence.” “Tanrı aşkına! Sen onu öldürmeyeceksin aptal! Sen, bizim için bir başlangıçsın. Ölün bile hâlâ türünün bilinen en güçlüsüydü.” Bunu itiraf etmekten nasıl da nefret etmişti! “Biz bir ordu kurmak istiyoruz. Hiç beklemedikleri yerden vurmak istiyoruz onları.” Sophie, masanın üzerine bir defter bıraktı bu defa “Bu, bahsettiğim cadının bulduğu günlük. İçinde avcıları nasıl yarattığına, onları nasıl diriltip öldürebildiğine kadar birçok bilgi var. Bir cadıya aitmiş. Bir intikam büyüsü türünüzü yaratmış. Önce bir kişiyle başlamış, sonra bir ordu kurmuş.” İşte şimdi sözleri mantıklı gelmeye başlıyordu. “Ve siz de bunu yapmak istiyorsunuz. Önce benimle başladınız, sonra bir ordu kuracaksınız.” “Evet.” “Yani sadece bir denek olarak buradayım, öyle mi? Ben kimsenin kobay faresi değilim, leydim, baştan bu konuda anlaşalım.” Dudaklarından sessiz bir küfür koptu. Yirmi birinci yüzyıl bu kadının ruhuna fazla iyi gelmişti doğrusu. Küfür ediyordu, inanılır gibi değildi! “Hayır. Sen bir lider olarak buradasın avcı. Kurduğumuz orduyu yönetmen, onları eğitmen için.” “Ya kabul etmezsen?” Dudaklarında kibirli bir gülüş belirdi şimdi. “Bunun bir teklif olduğunu sana düşündürten ne peki? Ben sana emrediyorum! Kabul etmezsen başına geleceklere dair bir ön gösterim izlemiştin oysa.” Beni itaate zorluyordu. Beni bir köleye dönüştürmüştü. İçimden kahkahalar atmak geçiyordu şimdi. Nasıl da her şey tersine dönmüştü! Bundan müthiş bir keyif aldığına o kadar emindim ki! “Pekala,” dedim ardıma yaslanarak. Başka çarem var mıydı ki zaten “Peki o günlükte başka neler yazıyor?” “Her şey!” dedi. Bu dudaklarından inanılmaz bir şaşkınlıkla dökülmüştü. “Akıl alır gibi değil. Yaptığı her şeyi adım adım yazmış defterine. Kim böyle bir şeyi yapar ki?” Omuzlarımı silktim istemsizce “Ben yaparım,” diye itiraf ettim “Yani sonsuz bir ömürde her şeyi hafızasında tutmasını bekleyemezdin. Önemli ayrıntıları not almış işte.” Şimdiyse şaşkın bakışları bana yönelmişti “Nasıl yani?” diye sordu “Sen günlük mü tutuyordun?” “Tabii ki.” Buna neden bu kadar şaşırmıştı ki? “Eski evimde sandıklar dolusu günlüğüm var. Tabii birileri onları hâlâ bulamadıysa ki bu çok düşük bir ihtimal. Dediğim gibi, her şeyi hatırlamamı bekleyemezsin. Özellikle dönüştürdüğüm kişileri not ederdim. Bu önemli bir ayrıntı. Kim bana hizmet etmiş, hatırlamak isterim.” Fakat onu hatırlamak için yazılara ihtiyacım olmamıştı. Ona dair anılar hafızamda sabitlenmişti. Asla silinmiyordu. “Bunu neden daha önce söylemedin” diye haykırdı. Neden söylemem gerekiyordu ki? Önemli bir ayrıntı olduğundan ancak şimdi haberim olmuştu. Heyecanla ayağa kalktı “O günlükler şimdi nerede? Onlara ihtiyacımız var!” Hiç şansı yoktu. O günlüklere benden başka kimse dokunamazdı, çünkü o sayfalarda sadece zaferlerim ve kölelerim değil, bana ait hisler ve düşüncelerde kayıtlıydı. Hepsinin kilit altında olmasının bir sebebi vardı ve de öyle kalacaktı.” “Bak Sophie. Sanırım iyi anlatamadım. Onlar benim günlüklerim. Yani kişisel. Onları alamazsınız.” “Tony’i alt etmek için o günlüklere ihtiyacımız var! Düşünsene büyüyle korunan kim varsa onları dönüştüren avcıları bulur ve geri getiririz.” Ölümle oynuyordu Sophie ve öfkesi bunun farkına varamayacağı kadar gözünü kör etmişti. Ölüleri diriltmekten bu kadar heyecanla bahsetmesi benim için bile çok fazlaydı. Sırf bu bile günlüklerime dokunmaması için bir sebepti. “Mümkün değil.” Bunu asla yapmayacaktım. O günlükler benimle ilgili çok fazla şey barındırıyordu. Gizli şeyler. Bir grup Kurtulan’ın eline geçmesine izin veremeyeceğim kadar değerliydiler. “Bana günlüklerin yerlerini söyle avcı!” diye çıkıştı. Adımı söylememek için direnmesi çok tatlıydı ama bu şeker hali bile kararımı değiştiremezdi. “Hayır!” İşte bu kadar netti. Bunu yapmayacaktım. “Bana itaat etmek zorunda olduğunu ne çabuk unuttun avcı?” “Sana itaat etmek zorunda değilim ben…” Sözcükler boğazımda takılıp kaldı. Nefesim hiç beklemediğim bir şekilde aniden kesildi. Sanki kalbime bir bıçak batmıştı ve hala oradaydı. Acımasızca kanatıyordu. Kulaklarım uğuldamaya başladığında iki elimle onları, sesleri engellemeye çalışarak kapattım ama bir işe yaramıyordu. Kalbimde ki acı gittikçe artarken ben de gittikçe güçsüzleşiyordum. Dengemi kaybettim ve yere, dizlerimin üzerine çöktüm. “Ma-ma-martin?” Harika! Adımı söylemesi için ne de hoş bir zamandı! Sophie korku dolu gözlerle bana bakıyordu. Neler olduğunu anlayamamıştı. Ben de öyle. Oturup neler olduğunu düşünmek isterdim ama çektiğim acıyla bu mümkün değildi. Gözümün önünde belirmeye başlayan görüntülerle her şey daha da bulanıklaştı. “Ben... Nefes alamıyorum! Çıkar beni buradan!” Tek duyabildiğim dehşet dolu bir ses ve tek görebildiğim aynı dehşete düşmüş gözlerdi. “Benden uzak dur. Senden iğreniyorum!” Acı gittikçe daha da çekilmez bir hal alıyordu ve benim elimden hiçbir şey gelmiyordu. “Martin kendine gel” diye bağırdı Sophie. Olduğu yerde kilitlenip kalmıştı. “Yapamıyorum. Bu şey… Ahhh!” “Biri ruhumu alacaksa bunun sen olmanı isterim.” O gözler şimdi bana çaresizlikle bakıyordu. Güçsüzdü. Tükenmişti ve ben bunu görmeye dayanamıyordum. “Onu sevmiyor musun?” “Seviyorum.” Daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı. En kötüsü de bu sesler, bu görüntülerdi. Geçmişi tekrar tekrar yaşamak katlanılmazdı. “Sophie durdur şunu!” diye bağırdım. “Be-ben ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Af dilemen gerekiyor. Büyü böyle çalışıyor. Yani sanırım, bilmiyorum” Lanet olsun! “Tamam. Özür dilerim. Sana günlüklerini yerini söyleyeceğim. Yeter ki kes şunu!” Hiçbir şey yapamadan orada öylece dikilmeye devam etti. Elinden hiçbir şey gelmiyordu ve oldukça korkmuş görünüyordu. Ondan özür dilediğim saniyeden sonra görüntüler yavaşça silindi. Seslerle birlikte uğultularda gitti ve acı giderek kayboldu. “Martin!” Sesinde tarif edemediğim bir endişe vardı. Ürkmüştü ve neler olduğunu benim gibi o da kavrayamamıştı. Nefes alışverişim gittikçe düzelirken, tutunacak bir yer aradım. Sophie hızla öne atıldı ve bana destek olmak isteyerek kolumu tuttu. Başımı çevirdiğimde gözleri bana çok yakındı. Endişeli ve ürkmüş gözleri. Ancak her ne olursa olsun tarif edemediğim şekilde huzur veriyorlardı. Gözlerinde ki ışık, insanın kalbine işliyordu ve onu sakinleştiriyordu. “Ben…” diyebildim sadece sesim titreyerek. Bana böyle hissettiren şey ne bilmiyordum ama böyle hissetmek hiç hoşuma gitmemişti. Kolumu kurtarıp bir adım geri çekildim ve dengede durmaya çalıştım. “Sana günlüklerin yerini söyleyeceğim ama… Ama şimdi değil. Birazdan. Benim biraz hava almaya ihtiyacım var.” Arkamı döndüm ve salondan çıktım. Aklımda sadece iki kadının ürkek bakışları vardı. Kate’in ve Sophie’nin. Kate’in bana acı veren bakışlarına karşı Sophie’nin huzur veren bakışları. **   Fiziksel acım belki dinmiş olabilirdi ama o zihnimde canlanan görüntülerden sonra kalbimdeki acı bir süre dinecek gibi durmuyordu. Beni hiç düşünmeden öldürmüş olması değildi acı çekmemin sebebi. Beni başka birini düşünerek öldürmüş olmasıydı. Bana geldiğine, beni seçtiğine inandığım anda, beni sırtımdan bıçaklamasıydı. Oysa onu tanıdığımı sanmıştım hep. Onun da bana, en az benim ona olduğu kadar ihtiyaç duyduğunu sanmıştım. Her şeyi bırakıp benimle geldiğinde, artık bir evi olduğunu söylemişti. Hayatımın ne mutlu anı olduğunu düşünmüştüm. Hatalar yaptığımı kabul ediyordum. Çok büyük hatalar hem de. Yoksunluğuma karşı koyamamıştım. Nasıl da hayal kırıklığıyla bakmıştı bana! Onu kaybedince, kendimi de kaybetmiştim ve onu geri almak için yaptıklarım… Ona sözler vermiş ve yerine getirememiştim. Onun için iyi biri olmaya çalışmıştım ama başarılı olamamıştım. Sadece iyi biri olduğumu düşünmesini sağlamıştım. Biliyorum. Belki de hiç istemediğim halde onu kaybetmek için elimden geleni yapmıştım. Yaptığım aptallığı kabullenip pes etmem gerekiyordu belki de ama onu kaybetmeyi kabullenememiştim. O benimdi ve öyle kalmalıydı. Ama geri dönmemişti. Beni seçmemişti. O… Bir başkasını sevmişti. Başkasına âşık olmasını kabullenemiyordum. Asırlar süren ömrüm boyunca sadece ona âşık olmuştum ve yıllarımı cehennemde geçirdikten sonra bile sadece onu seviyordum. Ama o… O başkasına âşık olmuştu. Başkasına aitti ve bu bana hiçbir şeyin vermediği kadar acı veriyordu. Başkasını sevmesini hak ettiğimi bilmekti en acısı da, çünkü benim sevgim bir hastalık gibiydi. Sonunda her zaman olduğum gibi bir zorbaya dönüşmüştüm. Belki de doğam buydu. Bir canavar olarak doğmuştum ve öyle de yaşıyordum. Artık onunla bir daha hiçbir şansım olmadığını biliyordum. O adamla hâlâ birlikte mi bilmiyordum ama ona olan aşkını gözlerinde görmüştüm. Hançerini kadim noktama sapladığı ve kollarımın arasından kayıp gittiği o an her şeyin bittiğini kabullenmiştim. Evet, biliyorum, bunun için biraz kalmıştım ama geç olmasındansa… Ah her neyse! Şimdi bütün o kötü anıları tekrar hatırlamak beni büsbütün sarsmıştı. Bununla ne yapacağımı bilmiyordum. Acaba yaşadığımı biliyor muydu? Öte yandan Sophie’yi düşünmeden de yapamıyordum. Bana olan bakışları aklımdan çıkmıyordu. Gözlerine baktığım anda kendimi huzurlu hissetmiştim. O iyi bir kadındı. Her zaman öyle olmuştu ve tıpkı bana bir zamanlar söylediği gibi, asla bizden biri olmamıştı. İçinde hâlâ iyilik vardı. Bir canavar değildi. Benim gibi… Sadece yaralıydı. Çok acı çekiyordu ve acılarının sebebi olarak beni suçluyordu. Belki de ona doğruları anlatmalıydım… Hayır, kötü bir fikirdi. Bu saçma düşünceyi sildim hemen aklımdan. Öyle sanmaya devam edebilirdi. Eğer bana kötü davranmak kendini iyi hissetmesine sebep olacaksa, beni kocasının ve çocuklarının katili olarak görmeye devam edebilirdi, çünkü gerçeği bilmesinin değiştiremeyeceği çok fazla şey vardı. Ona daha fazla acı çektirmekten başka bir işe yaramazdı. Yine de aklım almıyordu. Öyle huysuz ve öfkeli bir kadının bir bakışıyla size huzur vermesi olur şey değildi. Tanrım! Çıldırıyor olmalıydım. Şu an benim için en yanlış iki kadının gözlerini düşünüyordum ve bu bana hiç hissetmediğim kadar tuhaf hissettiriyordu. Bu ben değildim. Şu an aciz, küçük bir çocuk gibi davranıyordum ve kesinlikle böyle biri değildim. Ben güçlü, yakışıklı ve zeki bir adamdım. Kendini toparlamaya çalışırken bile kendini övmeyi unutmayacak kadar da harika. Düşüncelerimi başka bir yöne yöneltmeliydim. Günlükler! Sophie’nin emirlerini geri çevirmem bugün olanlardan sonra artık söz konusu bile değildi. O acıyı ikinci kez yaşayamazdım. O yüzden ona günlüklerin yerini söyleyecektim. Belki ondan ‘rica edersem’ günlükleri ondan başka kimse okumazdı. Lanet olsun! En özel hislerimi ve düşüncelerimi bir başkasıyla özellikle de o çatlak kahramanla paylaşma düşüncesi benim için katlanılmazdı. Yine de acaba Sophie, Kate’den haberdar olsa ne yapardı diye merak etmekten kendimi alamıyordum. Bu çok saçmaydı. Sophie’nin ne düşündüğü neden beni ilgilendiriyordu ki? Kate’le olan geçmişimi biliyor muydu? Belki de haberi bile yoktu. Belki de onu sadece beni öldüren kişi olarak tanıyordu. Benim sorunum neydi? İyice delirmeye başlamıştım. Ne yani? Bana o güzel, huzur veren gözleriyle bir bakış attı diye ona âşık filan mı olmuştum? Elbette! Sıra da kim var Martin? İngiltere kraliçesi mi? Daha da fenası belki de Kurtulanların kraliçesiyle aşk yaşardım. Bugün iyice saçmalayamaya başlamıştım. Büyünün bana yaptıkları psikolojime hiç iyi gelmemişti. Derin derin nefesler almaya başladım böylece. Birazdan. Birazdan sakinleşecektim. ** SOPHIE -Sophie- Birazdan. Birazdan onun yanına gidecek ve nasıl olduğunu soracaktım. Hâlâ olanların şokunu üzerimden atamamıştım. Büyünün işe yarayacağına bile tam anlamıyla inanmazken az önce olanlar beni dehşete düşürmüştü. Martin Benson gözlerimin önünde can çekişmişti resmen. Bunun normalde bana zevk vermesi gerekirdi ama onun yerine paniğe kapılmama sebep olmuştu. Acısını dindirmek için her şeyi yapabilirmişim gibi hissetmiştim ve yardım isteyerek gözlerime baktığı an, her şeyi yapabileceğimi biliyordum. Sorunum neydi benim? Kesin kafayı filan sıyırıyordum. Hadi ama Sophie, sen akıllı bir kadınsın. Senden acı dolu çığlıklar atarak yardım isteyen her adama yardım etseydin ya da ona zeytin dalı uzatsaydın, ölümsüz hayatın pekte kolay olmazdı. Saçmalamayı acil kesmem gerekiyordu. Derin bir nefes daha aldıktan sonra oturduğum yerden kalktım ve yavaş adımlarla Martin’in çimenlere uzanıp gökyüzünü izlediği yere doğru ilerledim. Ona doğru ilerliyordum ki bir anda aklıma gelen düşünceyle durdum. Bunu hak etmişti! Bana itaat etmesi gerekiyordu. Tamam, kölem olduğunu filan iddia etmiyordum ama emirlerime karşı çıktığında bunun olacağını biliyordu. O yüzden arkamı döndüm ve eve dönmek için bir adım attım ancak yine durdum. ‘Sophie durdur şunu!’ Benden yardım isteyen sesi kulaklarımdan gitmiyordu. Üstelik haklıydı da. Onlar Martin’in kişisel günlükleriydi. Ben olsam ben de günlüklerimin okunmasını istemezdim. Tekrar arkamı döndüm ve ona doğru ilerlemeye devam ettim ancak bir saniye sonra bilin bakalım ne yaptım? Evet, doğru tahmin. DURDUM. Acil bir psikoloğa ihtiyacım vardı. Martin bu günlüklerin bizim için ne kadar önemli olduğunu kavramalıydı. İçinde ölümsüz düşmanlarımızla ilgili çok önemli bilgiler olabilirdi ve biz onun ergen tavırları yüzünden bu bilgiler mahrum kalamazdık. İşte bu yüzden –umarım son kez- tekrar arkamı dönmek için harekete geçtim ancak Martin benimle konuşmaya başlayınca bu çabam çok gereksiz olmuş oldu. “Buraya gelmeyi düşünüyor musun yoksa bir korkak gibi kaçıp gidecek misin? Benim için sorun yok Sophie. İstersen git kendini odana kapat. Sanırım güzel yüzünden biraz mahrum kalmak beni öldürmez.” Lanet herif! Uyuz. Tanrım! Bana güzel dedi diye kızarıyor muydum şimdi de? Bunu söylerken ciddi bile değildi. Kendimi ergen gibi hissediyordum. Ayrıca neden benimle ilgili düşüncelerini önemsiyordum ki? Kendimi toparladım ve emin adımlarla yanına gidip, çimenlerin üzerine oturdum. Kollarımı, göğsüme çektiğim dizlerimin etrafına doladım ve ona baktım. “Şey… Sen iyi misin?” diye sordum. Cevap vermeden gökyüzünü izlemeye devam etti. Bir keresinde maviyi düşünmenin ve onu görmenin kişiyi sakinleştirdiğini okumuştum. Öyle düz mavi değil. Sonsuz bir mavi. Aynen Martin’in şu anda izlediği gökyüzü gibi. “Yaşlı cadı, yaşadığım en büyük acıyı tekrar tekrar, kat kat daha fazlası olarak yaşayacağımı söylediğinde ona inanmamıştım ama haklıymış. İçeride olanlar… Bunu bir daha yaşayabileceğimi sanmıyorum. O acı, sesler, görüntüler…” “Sesler ve görüntüler mi?” diye sordum, şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Demek o yüzden dizlerinin üzerine düştüğünde kulaklarını sıkıca kapatmıştı. Peki ya görüntüler? Hayatında çektiği en büyük acı neydi? Yaşadığı şeyin başıma geldiğini düşündüm. Ailemi kaybedişimin acısını kat kata daha fazla bir şekilde tekrar yaşamak beni sonsuz bir bunalıma sürüklerdi herhalde. “Katharina Garcia hakkında ne biliyorsun?” diye sordu aniden. “Leydi Katharina mı?” dedim ve küçük bir inilti şeklinde güldüm “Cellâdın olduğu dışında pek bir şey değil. Ah bir de şu Ölüm Meleği Lord’la evli olduğunu biliyorum.” Gözleri bir anda açıldı ve başını hızlı bir şekilde bana çevirdi. Bakışlarındaki o dehşet ifadesi anında iliklerime işlemişti. Leydi Katharina ve Lord Mason’ın evlendiğini duymak onu neden bu kadar şaşırtmıştı ki? “Vay canına!” diye mırıldandı kendi kendine ve başını çevirip gökyüzünü izlemeye devam etti. Onu gerçekten anlamıyordum. Normalde sürekli konuşur ve beni sinir ederdi ancak şu an oldukça sessizdi. Ağzından bir kelime alabilmek için saatlerce uğraşmam gerekmiş gibi hissediyordum. Hiç beklemediğim bir anda hızla doğruldu ve ayağa kalktı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan eve doğru ilerlemeye başladı. Ne yapacağımı bilemeden orada öylece oturdum. Cidden, derdi neydi bunun? Ben de hızla ayağa kalktım ve peşinden eve doğru ilerledim. Birkaç hızlı adımdan sonra ona yetişebilmiştim. Bahçe kapısından geçip salona girdi ve merdivenlere doğru yöneldi. İlk basamağa çıkmak için bir adım attı ve sonra durdu. “New York’un hemen dışında yazlık bir ev var. Altı tünellerle dolu. Bahçedeki kömürlüğün zemininde bir kapı var. Orası benim tünellerde bulunan gizli odama açılıyor. Günlükler oradaki kasanın içinde.” Basamağa attığı adımdan destek alarak kendini yukarı itti ve ikinci basamağı tırmanmak için bir adım daha attı. “Dur!” Dediğimi yaptı. Anlaşılan emirlerime uymama konusunu oldukça ciddiye alıyordu. “Evi nasıl bulacağız? Kasanın şifresi ne?” Hafifçe güldü. “Leydi Katharina’ya sor. O bütün sorularını cevaplar. Tabii kocası izin verirse…” Tek bir kelime daha etmedi ve hızla merdivenlere tırmandı. Evet Martin. Kafamı karıştır ve öylece çek git. Ben beynimin içindeki lanet sorularla yalnız kalmayı hiç dert etmiyorum ben zaten…          
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD