Rutubetli odanın köşesinde, dizlerimi karnıma çekmiş, hıçkırıklarımın duvarlarda yankılanışını dinliyordum. Babamın ve abimin beni bir eşya gibi satıp gidişleri, ruhumda Elmas Hanım’ın düştüğü o merdivenlerden daha derin yaralar açmıştı. Miran’ın fırlattığı o kan kırmızısı gecelik, yerde bir yılan gibi kıvrılmış, bana sonumu hatırlatıyordu.
Kapının kilidi hafifçe tıkırdadı. İçeri giren Miran değil, konaktaki tek dostum, sırdaşım Zeyno’ydu. Gözleri kan çanağına dönmüştü, elindeki gümüş tepsi titriyordu.
"Elif..." diye fısıldadı yanıma çökerken. Sesi o kadar çaresizdi ki, ikimiz için de ağladığını anladım.
"Zeyno, kurtar beni," dedim eline yapışarak. "Öldürsünler beni, töre neyse o olsun ama bunu yapmasın bana. Miran Ağa beni diri diri gömüyor."
Zeyno hıçkırığını bastırmak için dudağını ısırdı, elleriyle yüzümdeki yaşları sildi ama yenileri hemen yerini aldı. "Elif, yapma... Miran Ağa’nın emri kesin. Dışarıda kıyamet koptu. Babanlar parayı alıp gittiler, herkes seni öldü biliyor." Eğilip yerdeki o kırmızı kumaşı aldı, elleri titreyerek bana uzattı. "Miran Ağa haber gönderdi... Kendi odasına gitmeni, orada hazırlanmanı istiyor. Birazdan gelecekmiş. 'Eğer gelmezse, kalan ailesini de bu topraklardan silerim' dedi."
Duyduklarım başımı döndürdü. Miran, merhametini Mardin’in tozlu yollarına bırakmış, yerine bir canavar kuşanmıştı. Zeyno’nun yardımıyla ayağa kalktım. Bacaklarım beni taşımıyordu. O rutubetli zindandan çıkıp, konağın o ihtişamlı ama şimdi bana mezar gibi görünen üst katına, Miran’ın odasına doğru yürüdük.
Odaya girdiğimde ağır bir amber ve tütün kokusu karşıladı beni. Geniş yatak, duvardaki heybetli aynalar... Hepsi üzerime geliyordu. Zeyno kapıda durup son kez acıyarak baktı bana ve kapıyı sessizce kapattı.
Titreyen ellerimle o kırmızı ipeği üzerime geçirdim. Kumaş tenime değdiğinde irkildim; sanki ateşten bir gömlek giymiştim. Aynadaki aksime baktım. Gözlerindeki fer sönmüş, dudakları morarmış bu kadın ben olamazdım. Ben Elif’tim; dağlarda koşan, özgürlük hayalleri kuran Elif... Şimdi ise bir ağanın kirli intikamının başrolüydüm.
Tam o sırada kapının ağır kulbu döndü. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Miran Demirkan, ceketini omzuna atmış, gömleğinin ilk iki düğmesini açmış halde içeri girdi. Bakışları ayağımdaki parmak uçlarımdan başlayıp, üzerimdeki kırmızı ipeğe, oradan da yaşlı gözlerime çıktı.
"Demek hazırlandın," dedi, sesi odanın içinde bir kırbaç gibi şakladı. Kapıyı arkasından kilitledi ve anahtarı cebine attı. "Ağlama. Bu gece döktüğün her damla yaş, annemin felç kalan bacaklarının bedelidir. Şimdi yanıma gel Elif... Madem ölmek istiyordun, sana her gece bu odada ölmeyi öğreteceğim."
Miran’ın odaya girişiyle birlikte odadaki hava bir anda buz kesti. Ceketini bir kenara fırlattı, omuzları o kadar genişti ki kapının ışığını tamamen kapatıyordu. 30 yaşındaki o olgun, yapılı ve sert vücuduyla karşımda devleşirken; ben onun yanında rüzgarda savrulan kuru bir dal parçası gibi sıska, zayıf ve savunmasız kalıyordum. Daha 19 yaşındaydım ama bu gece bin yaş yaşlanmış gibi hissediyordum.
Miran ağır adımlarla üzerime yürüdü. Kaçacak yerim yoktu, sırtım yatağın soğuk başlığına çarptı. Büyük, nasırlı eli bir anda çenemi kavradı. Parmakları o kadar güçlüydü ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Başımı yukarı kaldırdı, gözlerimi gözlerine hapsetti.
"Ağlama Elif!" diye gürledi, sesi odada yankılandı. "Sakın o sahte gözyaşlarını dökme karşımda. Sen hak ettiğini yaşıyorsun. Annemi o merdivenlerden atarken, benim hayatımı felç ederken düşünecektin bunları."
"Yemin ederim..." diye hıçkırdım, yaşlar çenemi tutan elinin üzerine süzüldü. "İsteyerek olmadı Miran Ağa, kurbanın olayım bırak beni..."
Miran bir an sustu. Bakışları dudaklarıma kaydı, sonra o sert elleri beklenmedik bir şekilde yumuşadı. Başparmağı yanağımdaki yaşları silip elmacık kemiklerimi ağır ağır, sanki canımı yakmak değil de ruhumu soymak ister gibi okşamaya başladı. Bu okşama, tokat atmasından daha korkunçtu; çünkü içinde hem derin bir nefret hem de bastırılmış, karanlık bir arzu vardı. İri yarı gövdesiyle üzerime biraz daha eğildi, aramızdaki o devasa fiziksel fark beni nefessiz bıraktı.
"Baban seni bana sattı Elif," diye fısıldadı, sesi bu sefer daha boğuk ve tehlikeliydi. "Abin parayı alıp arkasına bakmadan kaçtı. Artık senin sahibin de, tanrın da, celladın da benim."
Elini yanağımdan çekip kemerine götürdü. Gözlerinde hiçbir merhamet kırıntısı yoktu.
"Şimdi..." dedi, beni yatağa doğru sertçe savururken. "Düşmanımın kızı mısın, yoksa yatağımdaki günah mı, göster bana. Hadi, tatmin et beni!"
Durdu. Odanın içinde sadece benim kesik kesik hıçkırıklarım ve Miran’ın ağır, öfkeli nefesi duyuluyordu.
Miran’ın buz gibi bakışları, titreyen vücudumun her santiminde geziniyordu. O devasa cüssesiyle üzerime eğildiğinde, gölgesi bile beni yutmaya yetiyordu. 30 yaşındaki o olgun ve kaslı bedeni, benim 19 yaşındaki zayıf, sıska vücudumun üzerinde bir dağ gibi yükseliyordu. Elimi kolumu bağlayan o korkunç yetimlik ve sahipsizlik hissiyle yatağın ortasında büzülmüşken, Miran beklenmedik bir hamle yaptı.
Nasırlı ve iri eli, kırmızı ipek geceliğin eteklerinden içeri, çıplak bacaklarıma dokunarak yukarı doğru tırmandı. Tenime değen o sıcaklık, buz kesmiş ruhumu bir anda ateşe verdi. Eli, en mahrem yanıma, kadınlığıma ulaştığında nefesim boğazımda asılı kaldı. Miran, gözlerimin içine bir nefret yemini gibi bakmaya devam ederken, parmakları tenimde ağır, sahiplenici ve ustaca hareket etmeye başladı.
"Benden nefret ediyorsun, değil mi?" diye fısıldadı, sesi odanın sessizliğini bir bıçak gibi yırtarak. "Ama bedenin bana itaat etmek için yaratılmış gibi..."
Önce dehşetle kasıldım, ondan kaçmak, o elleri itmek istedim. Ama parmaklarının her dokunuşuyla birlikte vücudum bana ihanet etmeye başladı. Hiç bilmediğim, daha önce hiç tatmadığım tuhaf bir sızı karnımdan aşağı yayılıyordu. Korkunun yerini, kontrol edemediğim karanlık bir heyecan almaya başladı. Kalbim artık korkudan değil, damarlarımda dolaşan o yasak zevkin basıncıyla deli gibi çarpıyordu.
Dudaklarımdan istem dışı, acı ve hazzın birbirine karıştığı boğuk bir inilti döküldü. Miran’ın parmakları her okşayışında, zihnimdeki töre, ailem, Elmas Hanım ve tüm o karanlık dünya siliniyordu. Sadece onun sıcaklığı ve bedenimin bu korkunç günaha verdiği o haz dolu tepki kalmıştı. Gözlerimi kapattım, bu utanç dolu ama yakıcı zevkin içinde kaybolurken, Miran’ın dudaklarıma çok yakın bir yerde duran sert nefesini hissettim.
Miran, bir anda elini geri çekip durdu.
Odanın içindeki o yoğun, elektrikli hava bir anda asılı kaldı. Gözlerimi araladığımda, Miran’ın yüzünde beni aşağılayan ama bir o kadar da arzulayan o karanlık ifadeyi gördüm.
Miran, az önce tenimde fırtınalar koparan elini bir anda zehirli bir yılanı fırlatır gibi geri çekti. Yüzündeki o sarsıcı arzu, yerini saf bir tiksintiye bırakmıştı. Doğrulup yatağın kenarında dikildiğinde, o kaslı ve heybetli vücuduyla tepemde bir cellat gibi duruyordu.
"Bu titremeler, bu iniltiler..." dedi, sesi aşağılamayla doluydu. "Pek de acemi gibi durmuyorsun Elif. Söyle bana, o harabe evinizde, abinin kumar masalarında seni kaç erkeğe meze ettiler? Kaç erkekle yattın bugüne kadar?"
Duyduğum kelimeler, Miran’ın fiziksel gücünden çok daha fazla canımı yaktı. Bir anda doğruldum, gözlerimden akan yaşlar hırsa dönüştü. "Ben kimseyle yatmadım!" diye bağırdım, sesim titreyerek. "Fakir olabiliriz, sahipsiz olabilirim ama namusuma dil uzatamazsın Miran Ağa! Ben bu odaya girene kadar elime erkek eli değmedi!"
Miran, alaycı bir kahkaha attı. Bu gülüş, Mardin’in en karanlık gecesinden daha soğuktu. "Namus mu?" diyerek üzerime eğildi, yüzü yüzüme santimler kala durdu. "O zaman kanıtla Elif. Madem o kadar temizsin, göster o zaman bakire olduğunu! Sözlerine değil, dökeceğin o ilk kana inanırım ben."
Sustu. Bu kez kendimi savunamadım. Kelimeler boğazıma dizildi, ruhum o aşağılanmanın ağırlığı altında ezildi. Tepki veremedim; sadece donup kalmış bir halde, kaderimin beni sürüklediği bu uçurumu izledim.
Miran, bakışlarını bir saniye bile üzerimden çekmeden kemerini çözmeye başladı. Önce gömleğinin düğmelerini tek tek, sanki her hamlesi bir infaz gibi ağır ağır açtı. O geniş omuzları, çelik gibi sert göğüs kafesi ve karın kasları karanlıkta parlıyordu. 30 yaşındaki o devasa adam, tüm çıplaklığı ve vahşi arzusuyla karşımdaydı. Gömleğini yere fırlatıp tamamen soyunmaya başladığında, odadaki hava nefes alınamaz bir hale geldi.
Miran tamamen soyunup o yatağa, benim yanıma doğru ilk hamlesini yaptığında dünya benim için durdu.
Miran’ın tamamen soyunmasıyla odadaki o boğucu hava yerini saf bir dehşete bıraktı. 30 yaşındaki bu adamın heybeti karşısında 19 yaşındaki zayıf bedenim küçüldükçe küçüldü. Bakışlarım istem dışı aşağı kaydığında, gördüğüm devasa erkekliği nefesimi kesti; öylesine iri ve ürkütücüydü ki, bunun vücuduma vereceği acıyı düşünmek bile gözlerimi korkudan karartmaya yetti.
Miran durmadı. Yerdeki deri kemerini sert bir hamleyle kaptı. Bileklerimi hiç acımadan kavrayıp yatağın başlığına doğru sertçe çekti. Deri, tenimi keserken bileklerimi sıkıca birbirine bağladı.
"Bana dokunman yasak Elif!" diye tısladı, sesi bir emir kadar katıydı. "Ellerin sadece bu acıyı hissetmek için var, bana sahip olmak için değil."
Ardından son parça olan boxerını da tek hamlede indirip tamamen çıplak ve vahşi haliyle üzerime abandı. Üzerimdeki o kan kırmızısı ipek geceliğin omuz askılarından yakaladı ve tek bir hırçın hareketle kumaşı iki yandan aşağıya kadar yırttı. Artık onun öfkesiyle benim çaresizliğim arasında hiçbir engel kalmamıştı.
"Seni kendime hazırlamayacağım," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Yalvarışlarını duymayacağım, canının yanmasını umursamayacağım. Çünkü sen bunu hak etmiyorsun. Sen sadece bir bedelsin."
Eline hırsla tükürdü ve bu tek ıslaklıkla kendi devasa erkekliğini ovuşturarak hazırladı. Hiç beklemeden, hiçbir ön sevişme ya da yumuşama göstermeden, tüm ağırlığıyla üzerime yüklenip bir anda içime girmeye çalıştı.
Ancak o an dünya başıma yıkıldı. Vücudumun darlığı ve daha önce hiç dokunulmamış olması, onun bu kontrolsüz gücüne geçit vermedi. Erkekliğinin ucu etime çarptığı an, etimin kemiğimden ayrıldığını hissettiren keskin, yırtıcı bir acı feryat gibi boğazıma tırmandı. Miran ne kadar zorlasa da o dar duvara çarpıp kaldı; o devasa cüssesiyle içime giremiyordu.
Miran, alnındaki damarlar şişmiş bir halde, dişlerini sıkarak durdu. Odanın içinde sadece benim kesik kesik acı dolu nefesim ve Miran’ın engel tanımaz öfkesinin ağırlığı kaldı.
Miran’ın alnındaki damarlar hırsla kabardı, dişlerini birbirine o kadar sert geçirdi ki çene kemiklerinin çatırtısını duydum. O devasa ağırlığıyla üzerime tekrar abandığında, tüm gücüyle girmeye çalıştı. Ancak vücudumun darlığı, ona geçit vermeyen aşılmaz bir kale gibiydi. Her zorlayışında etimin yırtıldığını, kemiklerimin baskı altında ezildiğini hissediyor, nefes alamaz hale geliyordum. Yine başaramadı. O dar duvarın önünde engellenmek, onun gibi her istediğini alan bir ağanın gururunu kamçılamaktan başka bir işe yaramamıştı.
"Kahretsin!" diye kükredi, sesi odanın içinde bir patlama gibi yankılandı.
Üzerimden hızla kalktı. Yatağın sarsıntısıyla birlikte büzüldüğüm yerde titrerken, çıplak ve heybetli adımlarla banyoya yöneldi. Birkaç saniye sonra elinde küçük, metal bir kutuyla geri döndü. Kutuyu hırsla açtı, içindeki kaygan merhemi parmaklarına doldurup o korkutucu erkekliğine sürdü. Gözlerinde artık insana dair tek bir duygu kırıntısı yoktu; sadece hedefine kilitlenmiş bir avcının vahşiliği vardı.
Yatağa, tam üzerime geri döndüğünde kaçacak hiçbir yerim yoktu. Bileklerimdeki kemer tenimi kesiyor, çaresizliğim odanın her köşesine siniyordu. Miran, hiçbir şey söylemedi. Hazırlanmamı beklemedi, bakışlarımı yakalamadı. Benimle hiçbir bağ kurmadan, tam ben ne olduğunu anlayamadan, o devasa cüssesinin tüm ağırlığını ve hırsını tek bir hamlede topladı.
Gözlerimi kapattığım o savunmasız saniyede, hiçbir uyarı vermeden, tek bir darbeyle içime kökledi.
"Aaaaaahhh!"
Odanın tavanını delen, Mardin’in sessizliğine gömülen o feryat benim dudaklarımdan döküldü. Sanki vücudum ortadan ikiye ayrılmış, bir kılıç darbesiyle ruhum bedenimden sökülmüştü. Hayatımda daha önce hiç hissetmediğim, tarifi imkansız, yırtıcı bir acı tüm benliğimi esir aldı. Gözlerimden yaşlar fışkırırken, içimdeki o dayanılmaz doluluk ve keskin sızıyla öylece kalakaldım. Miran, tek bir nefeste tüm varlığıyla içimde duruyordu.
Hava dondu. Zaman durdu. Sadece benim hıçkırıklarım ve Miran’ın alnımdan boynuma damlayan o sıcak teri kaldı.