"Zehir Zemberek"
Astım hastası olduğum için yeni alınmış o büyük kova boyaların kokusu bana zararlıdır aslında ama psikopat bir şekilde o kokuya bayılıyordum hele de yeni aldığında o kapağını ilk açarsın ya o koku burnuna çalar ciğerlerine kadar iner öyle işte. Tıpkı kibrit kokusu, japon yapıştırıcısı, oje, tahta kalemi gibi eşyalarında kokusuna bayıldığım gibi.
Ama kan kokusuna değil!
Dünyada belkide en nefret ettiğim havayı soluyordum şu an ve en nefret ettiğim yerdeydim; bir hastanede.
Korkunç bir sessizliğin ortasında tek ses hastane koridorunu arşınlayıp duran abim ve benim sesli ağlayışlarımın iç çekişmeleriydi.
Durduramıyordum kendimi, acayip derecede dolmuşumda hepsini bugün akıtıyor gibi yapacak bir şeyim de yoktu zaten benim canımın parçası içerde canıyla cebelleşirken yapabildiğim tek şey ağlamaktı.
Onu, kollarım arasında ağzından akan kanları bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Neden bu haldeydi şu an iyi mi bilmiyorduk. Hastaneye geldiğimiz gibi acil müdahaleye almışlardı ve çok uzun bir zaman geçmesine rağmen tek bir şey söylemiyordu kimse ve bu bizi delirtiyordu.
Kaç saattir buradaydık bilmiyordum ama saat epey ilerlemişti ve tahminimce saat sabahın beşine geliyordu.
Elimdeki kurumuş kana bakarken bir hıçkırık koptu yine boğazımdan, "içini dışına çıkardın be kızım, az sakin ol bak kimse bir şey bilmiyor, benim Hevdemim güçlüdür hem birşeycik olmaz ona." diyip sırtımı okşayan Leyla yengeme baktım o da kötü görünüyordu o da kendini bırakmamak için zor duruyordu.
"Yenge," diye inledim acıyla, "Beni affet dedi, kavga etmiştik onunla küstük ve kollarıma yığılmadan önce beni affetin mi diyordu." Dedim iç çeke çeke. Ellerimi yüzüme kapattığımda sarsılarak ağlamaya başladım.
"Nasıl böyle bir şey yapabildim ki neden bu kadar uzattım. Amacım sadece süründürmekti o kadar." İç çekişlerim arasında zar zor konustuştum, sırtımı okşamaya devam etti.
Yüzümü kapattığım elimi tutup ayırdı biri yüzümden, puslu gözlerimle karşımdakine baktığımda Ferman abim önümde diz çökmüştü, "Ağlama artık! Hevdem iyi tamam mı, daha kesin hiç bir şey yok mahvettin kendini." Ellerimi parmaklarıyla okşadı.
"Abin doğru söyler! Daha fazla yorma kendini kuranıma deli ettiniz beni." Diye sitem edercesine konuşan Jiyan amcamdı.
Puslu bakışlarımı karşı duvarda duran amcama kaldırdım anında. "O zaman neden kimse bir şey söylemiyor!" Diye çıkıştım kendimi tutamayarak. Abim ellerimi sıktı ovalamaya çalışırken elindeki ıslak mendili daha yeni farkettim kurumuş kan lekelerini temizlemeye çalışıyordu.
"Gülüm doktor bunlar, yemek yapmıyorlar içeride kızı iyi etmeye çalışıyorlar! Tövbe yarabbim ya Resulullah!" Diye ellerini saçlarından geçirdi sert bir hareketle.
"Hadi siz eve gidin artık helak oldunuz burada bir şey olursa ararım ben sizi." Dedi babam ameliyathanenin kapısında dururken. Sesi ne kadar güçlü çıksa da ne kadar üzgün olduğu belli oluyordu gözlerinden.
Başımı hızla iki yana salladım o sırada ellerimi de çektim abimden, "Hiç bir yere gitmiyorum, burada kalacağım!" diye itiraz ettim. Abim diğer yanımdaki boş sandalyeye çöktü. Annem karşımdaki sandalyede kıpkırmızı gözlerle duruyordu yanındaki sandalyede Kubar amcam vardı onunla birlikte Jiyan Amcam, Mustafa, Serkan ve Boran Ağa ile Bertan Ağa'da vardı.
Olay hızla yayılmış gibiydi ve onlarda yaklaşık bir saat kadar önce gelmişlerdi ama hiç bakmamıştım onlara tek istediğim kardeşime yeniden kavuşmaktı o kadar.
Babam bu sefer gözlerini anneme çevirdi tek kelime etmiyor öylece boşluğa dalmış gibiydi annem, daha sonra Boran Ağaların olduğu yöne baktı,"Sağolasınız geldiniz buraya kadar ama sizde gidin artık yapacak bir şey yok burada." Dedi.
Bertan Ağa anında, "Olur öyle şey heç, Hevdem kızımızın durumunu öğrenek hele sonraya Allah büyüktür." dedi ve gitmediler. Bu duruma şaşırsamda yadırgamıyordum çünkü her ne kadar düşmanda olsak yinede birinin hayatı söz konusu olunca herkes üzülür düşmanlığını bir kenara bırakırdı ve Bertan Ağa ne kadar sert görünse de yumuşak bir kalbi olduğuna inanıyordum nedense.
Leyla yengem kulağıma doğru eğildi, "Kızım Allah aşkına yeter bak hiç bir şey net değil daha," dediğinde burnumu çekerek yanağımı sildim. "Boran Ağa geldiğinden beri sürekli sana bakıyor ayırmadı bir an gözlerini, üstelik sürekli iç geçiriyor bu hiç normal değil." Yengemin dedikleri yüzünden anlık olarak onun olduğu yöne baktığımda göz göze gelmemizle yerinde dikleşti, üstünde siyah bir tişört ve siyah pantolon vardı onu ilk defa böyle görüyordum her ne kadar fazla görmüş olmasamda hep takım elbiseli olurdu. Yumuşak ve sıcak bakışları aradaki mesafeyi bile aşıp bana ulaştığını hissettiğimde çektim hemen gözlerimi üstünden.
"Senden çok benimle bakıştı adam be, yani hayatımda ilk defa görüyorum bu adamı böyle." demesiyle kaşlarımı çattım tırnaklarımı saldalyeme geçirirken.
"Yenge, gidin bir elinizi yüzünüzü yıkayın kendinize gelin, bende anamla ilgileneyim." dedi itiraz istemez şekilde abim, ellerime baktım aslında hemen yıkasam iyi olurdu her ne kadar silsede tam gitmemişti lekeler daha fazla Hevdem'in kanını taşıyamazdım. "Hadi canım gel." Diyen yengemle yavaşça ayağa kalktım.
Ayağımda ev terlikleri ile yavaş adımlarla lavaboların olduğu kısma doğru ilerlemeye başladık, Boran Ağa'nın önünden geçerken ona bakmasamda onun bize daha doğrusu bana baktığını hissetmiştim.
Lavaboya girdiğimizde yengem tuvalete girmişti ben aynadaki aksime baktığımda bembeyaz olmuş ve oldukça solgun görünürken gözlerim kan çanağına dönmüş burnumda kızarmıştı, elimi iyice köpürtüp yıkadım sonra yüzüme soğuk su attım bir kaç kere, kağıt havludan iki tane kopardığımda yengemde elini yüzünü yıkamıştı, iyice kuruladıktan sonra ikimizde lavabodan çıktık hastane oldukça sessizdi çünkü henüz sabahın köründeydik.
Koridorda ilerlerken karşıdan gelen bedenle olduğum yerde kaskatı kesildim, adımlarım duraksadığında yengemde geleni farketmişti.
Boran Asparşah tüm heybetiyle geliyordu karşıdan, aklıma gelenlerle telaş vücudumu kaplarken ona adımladım hızla, koridorun ortasında öylece durduğumuzda, "Noldu bişey mi oldu Hevdem'e." Telaşlı çıkmıştı sesim, onun Kehribar rengi gözlerine bakarken herhangi olumsuz bir şey dememesi için içten içe dua ediyordum ki, duruşunu dikleştirdi,"Hayır hayır, hâlâ bir şey demediler ben aslında seninle konuşmak için geldim." Dediğinde büyük bir rahatlama çökerken içime dışımdan ona anlamazca baktım. Ensesini kaşıdı gergin bir ifadeyle. "Bize biraz müsade verir misin?" diye yengeme sorduğunda yengemle aynı anda bakıştık benden gelecek cevabı bekliyordu ama ben ne yapacağımı bilmiyordum zaten berbat bir durumdayken ne konuşabilirdik ki yine de sakinliğimi korumaya çalıştım. Yengeme onaylayan bir bakış attığımda kolumdan çıktı ve ilerledi bizden uzak olan bir yerde duvarın dibine yaslandı ve ellerini göğsünde birleştirerek beklemeye başladı.
Buz mavisi gözlerimi kehribar rengi gözlerini bulduğunda, "Ne konuşacaksın." diye sordum.
Bakışları yüzümü incelerken gözlerimin içine baktı, yutkundu ağırca. "Ben aslında seni merak ettim," dedi sesli bir nefes vererek. Bu da neydi şimdi ne diye bunu söylüyordu ki?!
Sıkıntılı bir nefes aldım göğsümü şişirip indiren, "Boran Ağam bakın, benim şu an ne size laf yetiştirecek ne de muhattap olacak halim yok o yüzden uzak dur benden, burada kalmanıza da gerek yok ayrıca." Derken sesim netti.
"Bana laf yetiştireceğin bir durum yok ortada zaten," dedi keskin bir ifadeyle. "Ve sadece adımı söyleyebilirsin başka bir sıfat kullanmana gerek yok. Sadece adımı kullan lütfen." Demesiyle kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
"Ben sadece samimi olduğum insanlara adıyla seslenirim, ve sanırım sana hiç bir zaman bu şekilde seslenmeyeceğim Boran Ağam." dedim sahte üzüntüyle.
Alt dudağını ısırdığında oraya baktım kısa bir an, yüzünde muzip bir ifade belirdi, "O kadar emin olma bence günü geldiğinde sana bu sözlerini elbet hatırlatırım." Dedi kendinden emin bir şekilde.
"Günü geldiğinde," dedim düşünür gibi, "Evet o gün hiç gelmeyecek." Dedim yüzüne doğru net bir ifadeyle.
Tam yanından ayrılmak için yan tarafına adım atmıştım ki, "Yüzük parmağına çok yakışmış Gece. Sanki senin için yapılmış gibi, onu görür görmez aklıma sen geldin biliyor musun." Sesi kısıktı bakışlarım Kehribar rengi gözlerine çıktığında farklı yoğun bir ifade vardı orada anlayamadığım.
"Gözlerin her ne kadar buz mavisi olsa da insana soğukluk bahşetsede aslında fazla sıcak ve insanın içini ısıtan bir rengi var," dediğinde yutkunamadım kalbim tuhaf bir şekilde atmaya başladığında kaşlarımı çattım.
"Gerçekten fazla farklısın, neden yapıyorsun bunu?! Görmüyor musun halimi, bana neden yardım etmiyorsun, gerçekten bu kadar mı kötüsün, biraz olsun bile çabalamayacak mısın." dedim gözlerinin içine cevap ararcasına bakarak, o derin bir nefes aldı siyah tişörtün sardığı gögsü şişti ve indi yavaşça.
Yavaşça üzerime eğildiğinde geri çekilmedim ve kaçmadım ondan ya da bunu yapacak bir yetki bulamadım bedenimde, yüzümle yüzü fazla yakınken onun kokusu sardı etrafımı, "Bir gün, bir gün beni anlayacaksın Gece işte o gün bizim bir olduğumuz gün olacak." dedi fısıldayarak yüzüme, derince yutkundum ve gözlerinin içine tüm soğukluğumla baktım.
"Sana diyecek bir şey bulamıyorum Asparşah, tek söyleyeceğim çok pişman olacağın." Dudağı kıvrıldı, geri çekildim ve onu ardımda bıraktım.
Yengemle yan yana ilerlediğimizde, "Ne konuştunuz kız," diye sordu merakla, ona yan bir bakış attım yavaş yavaş yürürken fazla halsiz olduğumu farkettim, "Nasıl olduğumu merak etmiş, üzülmüş Ağamız bana." dedim iğreti bir şekilde.
Yengemin gözleri irileşti,"Boran Ağamıza bak sen." Diye şaşkınlıkla mırıldandığında göz devirdim, "Yenge sakın inanayım deme şuna o iki yüzlü bir adi, kesin bir şeylerin peşinde yoksa niye böyle davransın Allah aşkına." Yengem kaşlarını çatıp düşünür bir şekile bürünürken biz abimlerin yanına gelmiştik bile.
"Var mı bir şey, kimse çıkmadı mı hâlâ." Diye sordum.
Abim saçlarını sertçe karıştırdığında, "Yok yok, kafayı yiyeceğim yemin ederim." Fena görünüyordu gerçi herkes böyleydi, "Niye kimse çıkmıyor kimse bir haber vermiyor bu nasıl bir hastane lan." Diye yüksek sesle konuştu ardını dönüp ameliyathane kapısına vardığında Mustafa abim ile Serkan tuttu onları, "Ferman sakin ol bi' çıkarlar şimdi." Dedi Mustafa abi, abim kolunu sertçe çektiğinde, "Ne sakini ya, ağaç olduk burada alt tarafı bir baygınlık ne çok kaldılar farkında mısın!" Diye bağırdığında, abimin aslında normal şeyler olmadığını ama ufak bir hastalık olmasını dilediğini anladım.
Korkuyordu.
Korkuyordum.
Bu çok farklı bir olaydı çünkü, anneme baktığımda başını ayaklarına sabitlemiş yavaş yavaş göz yaşı döküyordu bu görüntü canımı yaktığında ne olursa olsun ona destek olmam gerektiğini biliyordum onun aksine.
Yanına oturdum tepki vermedi, "Ona bir şey olmayacak." Dedim temin edercesine, bana baktı yüzüne buruk bir tebessüm belirdi. "O güçlüdür, kimin kızı unuttun mu yoksa, biz Riva Aşiretinin kızlarıyız öyle kolay kolay yılmayız merak etme içini rahat tut." İçim yansa da belli etmemeye çalıştım, gözlerim dolduğunda bende önüme döndüm.
"Doğru," çatallaşmış bir şekilde kısık çıkmıştı sesi, "Sizi ben büyüttüm, her ne kadar Hevdem'i ben doğurmasamda o benim kızım siz benim kızlarımsınız ben sizin için canımı veririm, biliyorum bu dediklerime inanmıyorsun ama bazen elden gerçekten bir şey gelmiyor." Diyecek kelimem yoktu, benim için çabalamışmıydı bilmiyordum ben görmedim şahsen ama yinede ona olan büyük kırgınlığım iki sözle geçebilecek değildi elbette. Leyla yengem Jiyan amcamın yanındaydı başını onun koluna yaslamıştı.
Babamla Bertan Ağa konuşuyordu. Ne konuştuklarını bilmiyordum, abim biraz sakinleştiğinde Mustafa abim kendini bir çuval gibi yanımdaki sandalyeye atmıştı, elleriyle saçını dağıttığında bana döndü, başını ağırca iki yana salladı, "Başımızda lanet var sanki, her günümüz ayrı bir olay şu hastaneden sapasağlam çıkalım Vallahi adak adayacağım ha!" Sitemli kelimelerine gülsem mi ağlasam mı bilemedim dudaklarımda sadece ufak bir gülümseme belirdi. Bize bu musibet şimdi değil yıllar evvel musallat olmuştuda haberleri yoktu aslında.
Mustafa abinin bakışları kollarıma ordanda ayaklarıma kaydığında kaşlarını çattı, "Üşüyeceksin kızım ne diye istemiyorsun ceketimizi verirdik." Sesi sert çıkmıştı, aslında üşüdüğümü zannetmiyordum ki hem üşüsemde farketmezdim bu haldeyken.
Mustafa abim üzerindeki siyah kapşonlu hırkayı çıkardı ve bana çevirdi giymem için, "Giy kızım nasıl çıktığımızı bilemedik böyle geldin zaten." Diyen annemle Mustafa abimin tuttuğu hırkaya önce sağ kolumu sonra sol kolumu koyarak giydim, hırkayı giydikten sonra kollarını bir tur katladım o sırada hırkanın içinde kalmış saçlarımı çıkardığını hissettim. Saçlarımı yumuşak hareketlerle sırtıma bıraktığında yüzüme düşen bir kaç tutam saçı kulağımın ardına sıkıştıracakken bileğine fazlasıyla güçlü bir el dolandı.
İkimizinde bakışları dibimizdeki adama, Boran Ağa'ya kalktı. Zebellah gibi dikiliyordu başımızda, ölüm kadar soğuk çehresi kararmış bakışları Mustafa abimin gözlerindeydi. Adamın bileğini saçlarımdan uzaklaştırarak bıraktı. Daha doğrusu iterek bıraktı.
"Hayırdır birader!" Dedi Mustafa abim yükselerek. Korkuyla yutkundum hayır diğerleri burada olanların farkında değildi. Boran Ağa diğer elinde bulunan poşetin içinden gözlerini Mustafa'dan çekmeden bir tane su çıkardı ve adamın yüzüne uzattı sertçe. "Al! Kana kana iç,! Susamışsınızdır diye aldım." Derken öyle imalı bakışlar attı ki anlamamak salaklık olurdu. Mustafa abimden zerre kadar hoşlanmıyordu.
Mustafa abi sandalyeden kalktığında burun buruna geldiler resmen, "Yok kalsın, istemez!" Derken ters bakışlar atarak babamların yanına ilerledi.
Sonunda bana baktığında öksürdü boğazını temizlercesine, elindeki suyu bu sefer anneme uzattı,"İçin kendinize gelin biraz." Dediğinde annem aldı suyu. Elindeki poşeti bu sefer bana uzattı hatta kucağıma bıraktı resmen. "Sende şunları ye ne seversin bilmediğimden otomatta ne varsa aldım." Poşetin ağzını şaşkınlıkla araladığımda içinde bir sürü abur cubur vardı ve ben abur cuburdan nefret eder çikolatalardan iğrenirdim asla yiyemezdim. Travmam büyüktü.
Poşeti öylece bırakıp yanımdan uzaklaşırken karşımdaki yengemle göz göze geldim gözlerindeki imalı bakışlara öfkeyle karşılık verdim. Diğerleri de bana bakıyordu muhtemelen olanları iyi izlemişlerdi hep olduğu gibi. Poşeti yanımdaki boşluğa koydum sinirle.
Ameliyathanenin kapısının açıldığını farkettiğimizde yerimizden nasıl kalkıp doktorun önüne geçip onu abluka altına aldığımızı fark etmemiştik.
"Hevdem nasıl ha, iyi değil mi o bir şeyi yok." diye hem heyecan hemde hızlı konuştu abim önümüzdeki mavi ameliyat elbiseli orta yaşlardaki kadına.
Kadın derin bir nefes aldı yüzü bir insana umut vadedecek biri gibi durmuyordu, "Hevdem Riva'nın yakını siz misiniz?" Diye sorduğunda Babam, "Ben babasıyım! De hele iyidir değil, bir sorun neyim yok." Hiç kimse olumsuz bir cümle kabul etmiyordu ve merakla doktora bakıyordu.
"Konuşsana doktor!" Jiyan Amcam sabırsızca söyledikleriyle Doktor tekrar derin bir nefes aldı kalbim deli gibi atıyor yerinden çıkacakmış gibi hissediyordum.
Doktor, "öncelikle sakin olun, hasta buraya geldiğinde durumu hiç iyi değildi-" lafinı kesen Serkan, "iyi olsa buraya getirmezdik zaten doktor." Dedi ters bir ifadeyle, kolunu tutup uyarıcı bir ifadeyle susmasını istedim.
Doktor yinede sabırlı davrandı bu harekete karşın bu yüzden de ona ayrıca teşekkür etmeliydik belkide, "Öncelikle bir zehirlenme vakasıydı, zehir akciğerlerine kadar nüfuz etmişti onları temizlemek ve hastayı kurtarmak için çok uğraştık," dediklerinin farkına varamadan herkesi şoka uğrattı ve devam etti doktor, "Saatlerdir oksijen tüpleri ile nefes almasını sağlıyoruz, hasta çok güçlüydü ve tedavimize yanıt verdi vücudundaki zehri temizledik akciğerlere tam olarak zarar vermeden kurtardık, şunu diyebilirim ki eğer cidden geç kalsaydınız hasta buraya ulaşamadan ölmüş olurdu." Diyerek bitirdi asıl kendi zehirli sözlerini. Canımızı nasıl yaktığını anlamadı güzelim doktor.
"Ne zehri doktor hanım neden bahsediyorsun sen." İlk konuşan abim oldu şaşkınlıktan kimseden ses çıkmıyordu ben ise transtaymışım gibiydim.
"Zehir, bir insan için ölümcül olabilecek bir zehir eğer dozu biraz daha yüksek alınsaydı müdahale bile gerekmezdi çünkü asit bazlı olan bir zehirdi mideye zarar vermiş ancak sanırım hasta buraya gelmeden önce ya da zehiri içtikten sonra kusmuş olmalı ki midesinde sadece zedelenme var."
"Ben anlamıyorum, ne demek zehir Hevdem intihar falan mı etti yani?" Serkan'ın dedikleri kendime gelmeme neden olurken keskin bakışlarım onu buldu, "Ne diyorsun sen Serkan! Hevdem böyle bir şeyi asla yapmaz, yapamaz. Neden yapsınki böyle bir seyi." Dedim çıkışarak.
Boran Ağa, "Bu işte bir iş var, Hevdem'in intihar etmesi çok saçma bir kere Gece avluda öksürürken bulduğunu söylemedi mi, intihar etse niye avluya insin ki?" Dedikleri mantıklıydı zaten Hevdem böyle bir şey yapmazdı buna emindim.
"Bunu kesinlikle yapmaz, yapamaz." Dedim kafamı olumsuzca sallarken, öyle bir halde değildi ki ya da başında bir dert yoktu o hayat dolu biriydi.
Doktora döndüm hızla, "Şimdi nasıl iyi mi kurtuldu değil mi, bir şey olmayacak. Nolur bana kötü bir şey söyleme." Doktor başını olumsuzca salladı, "Durumu şu an iyi ama bir süre gözetim altında tutmalıyız 24 saate kadar."
"Peki bu zehir nasıl girmiş vücuduna?" Diyen abimdi. Mantıklıydı, benim pek aklımı kullanabildiğim söylenemezdi şu an.
Merakla doktora baktım, daha sabah kavga etmişken şimdi nasıl bize biraz geç gelseniz ölmüş olabilirdi diyebiliyordu, yengem annemi zorlukla koltuğa oturttuğunda dizlerim titriyordu, kadın doktor, "Midesinde hafif zedelenme var demiştim, yani zehir ağız yoluyla alınmış bu ya bir içecekle ya da bir yemek ile ve ya direkt olarak alınmışta olabilir, hasta en son ne yedi bilginiz var mı?" Diye sorduğunda yutkunamadım boğazıma bir yumru hissettiğimde yer ayaklarımın altında kaymaya başladı sanki.
Zehir ağız yoluyla alındı.
En son ne yemek yedi?
Geç kalsa ölebilirdi.
"Yemekler ortak yapılıyor herkes aynı tencereden ne piştiyse onu yer kim Hevdem'in canına kast edebilir ki!" Abim hiddetle koridorda volta atmaya başladı.
Doktor başını anlayışla salladı, "Bu konu ile ilgili polis arkadaşlar ilgilenecek hasta ya intihar etti ya da biri canına kast etti. Metanetli olun ve hastanın uyanmasını bekleyin. Geçmiş olsun." Diyerek yanımızdan ayrıldı. Ama ben olduğum yerde kalakalmıştım.
"Kim lan kim!" Abimin gürleyen sesine Kubar amcam, "Sakin ol Ferman, bulacağız işte belli ki birileri bizimle uğraşmak istiyor." Dedi ama Jiyan amcam araya girdi öfkeyle, "Hevdem intihar etmez! Geride tek seçenek birinin onu öldürmeye çalıştığını gösterir. Kim buna cürret edebilir ki." Dedi.
"Kafasını gövdesinden ayıracağım o kansızın, bunu yapan her kimse geberecek!" Babamın sesi koridoru inletirken tişörtümün boğaz kısmını genişletmeye çalıştım sanki beni sıkıyormuş gibi.
"Cahit! Kimse konaktan çıkmayacak, çalışanlarda dahil kimse anladın mı! Aysun'unda evine adam gönder konağa getirt hiçbir yere gitmesinler duydun mu! Ben geleceğim birazdan." Abimin sert sesiyle telefonda konuştuğunu anlamıştım. Ama hâlâ olduğum yerdeydim bütün uzuvlarım karıncalanıyor ensem yanıyor midem bulanıyordu sanki.
"Allah kahretsin." Dedim acılı bir fısıltıyla.
"İyi misin?" diyen kişi ile transtan çıkmış gibi irkildim, yanımdaydı Boran Ağa, başımı olumlu bir şekilde salladım ona bakmadan. Bedeni hareketlendi elini kolumda hissettiğimde ürperdim, "Gel otur doktor çağıracağım ben." Endişeli sesi ile yüzümü buruşturdum ve kolumu çekip geri giderek uzaklaştım ondan babamlar bizden biraz uzaktı ve şu an kendi aralarında konuşurken pekte dikkat çekmiyorduk.
Gözlerine baktım kaşları anlamazca çatıldı, "Gece, bembeyaz oldun gel oturalım-" elimi kaldırıp susturdum onu, çenem titriyordu ama yine dik tuttum başımı, "Sana sadece tek bir soru soracağım bana dürüstçe cevap vericeksin tamam mı?!" Kaşları daha derinden çatıldı ama başını olumluca salladı.
Derin bir nefes aldım, "Karını ne kadar iyi tanıyorsun?" Diye sordum.
"Ne?" Şaşkınlıkla çıkmıştı sesi, "Nasıl yani, ne alaka bu şimdi." Diye sordu.
"Sana tek bir soru sordum Asparşah!" Dedim dişlerimi sıkarak.
Gergince bir nefes aldı başını sağa doğru yatırdı hafif, "Asıl soruya geç bende ona göre cevap veririm." Dedi sert bir bakışla.
Peki dercesine salladım başımı. "Karın nefret ettiği sevmediği birini öldürecek kadar ileri gidebilir mi Boran Ağa." Kafası karıştı bunu beklemiyordu ama sormalıydım.
"Bu nasıl bir soru, böyle bir şeyi asla yapamaz!" dedi net bir şekilde.
"Yani yapmaz diyorsun?" Dediğini doğrulamasını istedim.
"Yapmaz Gece o kadar da değil, hem bunu neden soruyorsun zehirlenen sen değilsin farkındaysan." Dudaklarımda alaylı bir gülüş belirdi bunun o da farkına vardı. Yutkundu ağırca içine bir ağırlık çökmüş gibi.
"Asparşah Asireti barış için bana dokunmaz zarar vermez belki ama kocasını seven onu başkasıyla paylaşmak istemeyen bir kadın, yani Güneş bu kadar ileri gidebilir mi?"
İfadesi iyice köreldi çehresi sertleşti, "Yapmaz, böyle bir şey yapmaz." Dedi kendinden emin bir ifadeyle.
Ona doğru bir adım attım ve yaklaştım başımı onun yüzüne kaldırırken gözlerinin en dibine baktım, "Eğer karının böyle bir şeyde parmağı olduğunu anlarsam yemin ederim onu elimden sende dahil kimse alamaz!" Dedim sertçe. Ben sinirlenmesini beklerken onun bakışlarını tuhaf bir yoğunluk kaplamıştı, "Hiç kimse benim kanıma aileme dokunamaz dokunursa bunun bedelini en ağır şekilde ödetirim Asparşah, bir kadın olmam yapamayacağım anlamına gelmez!" Dedim parmağımı ona sallayarak. Yutkundu adem elması bir aşağı bir yukarı hareket etti.
Arkamı döndüm bize baktıklarını farkettiğimde ufak bir korku sarsada bedenimi durmadan abimin yanına doğru adımladım, karşısında durduğumda kendimi daha fazla tutamadım. "Hepsi benim yüzümden oldu." Sesim pürüzlü çıkmıştı, abim anlamazca baktığında babamda kaşlarını çatmıştı yan yana duruyorlardı.
Elimle kendimi gösterdim, "Benim yüzümden oldu, kendi ellerimle zehirledim onu," Gözümden yaşlar bir bir akıp çeneme doğru yol aldı, titrek bir nefes aldım, "Hevdem aslında benim yüzümden bu hâlde abi," herkes şok olmuş bir şekilde bana bakıyordu. "Ne diyorsun güzelim, sen iyi misin?" Diye sorunca abim ellerimi saçlarıma geçirdim hırsla, "Benim yüzümden işte!" diye bağırdım. Sesim koridorda yankılandı.
"En son benim yemeğimi yedi o!" Gözleri irice açılırken diğerlerinden şaşkınlık dolu nidalar dolmuştu kulağıma, babam sadece, "Nasıl" diyebildi güçsüzce.
"Akşama kadar doğru dürüst hiç bir şey yemedik biz, nişan falan derken gene yemedik benim gözüm Hevdem'dedir hep o da yemedi. Akşam olunca ben yemeğe inmedim ya hani Aysun getirdi bana yemek, tepsiyi koydu gitti ben yine yemedim iştahım yoktu." Ağlamama rağmen gözlerimden akıp duruyordu yaşlar. Sertçe sildim yanaklarımı.
"Sonra Hevdem geldi biraz konuşmaya çalıştı benle, onunda yemek yemediğini bildiğimden birlikte yiyelim dedim o da tamam dedi, tepside en sevdiğim yemekler vardı abi uzun zamandır yapılmayan yemekler bir aradaydı resmen özelliklemi en sevdiklerimdi bilmiyorum. Bir kaşık vardı ben Hevdem'e sen başla ben geliyorum dedim gittim elimi yüzümü yıkadım üzerimi falan değiştiririm dedim, odaya geri döndüğümde Hevdem yiyordu ben oturduğumda telefonu çaldığı için kalktı çıktı odadan bende istemediğimden ağzımı bile sürmedim tepsiye." Darmadağın bir ifadeyle karşımdaydı, o yemeği ben yemiş olsaydım o odadan sabaha bir ceset çıkarıcaklardı çünkü ben zaten hasta bir insandım o zehir Hevdem'i bu hale getirdiyse beni yok ederdi bi nevi.
"Abi tepsiyi Aysun aldı götürdü, sonrası zaten yok bir daha görmedim Hevdem'i, o iyiydi abi. O zehir benim hakkımdı onun değil."
Babam bana sarılmak istediğinde geri çekildim, başımı iki yana sallarken, "Benim yüzümden oldu kendi kardeşimi kendi elimle zehirledim!" diye bağırdım.
Ortamda sesimin bulduğu yankı beni daha beter hale getirmişti dahası hedef ben iken saşmıştı.
"Böyle bir şeye kim nasıl cürret edebilir," diye hayret dolu ses etrafa yayıldı Boran Ağa'nın, "Bu kadar cesaretli yada akılsız kim olabilir!" öfkeli sesiyle tamamladı kendini.
Abim beni kolumdan tuttuğu gibi kolları arasına alırken ben çıkmak için çırpınıyordum, "Orada ben yatmalıydım o değil ben ölmeliydim ben bitmiyor zaten başımdaki belalar." diye çırpınırken kollarından çıkamadım, "Şşhtt, senin suçun değil güzelim sakin ol." Dese de dinlemedim, zangır zangır titriyordum.
"Sizin yapmadığınız ne malum." Mustafa abim Boran Ağa'ya bağırdığında, Boran Ağa bakışlarını benden çekip keskin bakışlarını Mustafa abime dikti, "Ne diyorsun lan sen, ben evleneceğim kadını ne diye öldüreyim!" Öfkeli sesi koridorda yankılandı, Mustafa abim duraksasada geri durmadı üstelik amcam Jiyan'da Mustafa abime arka çıkıyor gibi diklendi.
"Ne malûm bizi kandırmadığınız, belkide amacın kan dökmek ama bunu belli etmek istemiyorsun evlenerek barış yapmaya çalışır gibi görünüp arkadan kızı öldürmeye çalışmadığın ne malûm." Mustafa abim Boran Ağa'nın üzerine yürüyüp sarf ettiği kelimelerle dumura uğradım sanki, bu olabilir miydi?
Boran Ağa'da onun üzerine adımladığında koridorda karşı karşıya gelmişlerdi, "Emin ol öyle bir şey olsaydı ilk seni gebertirdim Mustafa." Gözleriyle diklenmeden tehlikeli bir sesle konuşması yutkunmama neden olsada yutkunamadım.
Babam, "Mustafa rahat dur zaten ortalık karışık." Diye sert bir şekilde uyardı.
"Amca ortada Gece'yi öldürmek isteyen biri var ve bana göre herkes bir şüpheli en baştada Asparşah Aşireti." Diye diretti Mustafa abi. Aslında dedikleri mantıklıydı ki bende zaten ilk önce onlardan yani Güneş'ten şüphelenmiştim.
"Kalender Ağa!" Sert sesiyle bütün bakışları kendine toplayan Bertan Ağa'ydı, "Biliriz acınız var ama şunu da bilesiniz ki biz Asparşah Aşiretine dahil olan ya da olacak hiç kimseyi hele de gelinimize asla zarar vermeyiz." Sözleri net ve kesindi.