"Sen ne yaptığını zannediyorsun ha! Bırak elimi." Diye parladım sonunda kendime gelerek ancak bağırsamda bırakmadı.
O sırada Ferman abimin Boran'a silah doğrultması ile kalpten gitmeme az kalmıştı korkuyla ona baktım yukarıdaki kadınlar aşağı indi ve herkes birbirine silah çekerken Boran Ağa'da bileğimi bırakmadan diğer eliyle abimin alnına silah doğrulttu.
Saflar karşı karşıyaydı ve ben kendi konağımda Asparşah Aşiretinin tarafında Boran Ağa'nın arkasında kalmıştım.
Abim, "Bırak lan kardeşimi!" Diye gürledi, o sırada Boran Ağa'nın eline tırnağımı geçiriyordum. "Benimle kimse oyun oynayamaz, karşında Mardin dahil Doğunun Aşiret Ağası var! İstersem kimseye hesap vermem Gece'yi alır çıkarım buradan kimsede bir bok yapamaz." Diye bağırdı, etrafa sesini tamamen yaydı. Korkuyu iliklerime kadar hissederken başımdaki şal omuzlarıma düşmüş gözlerim dolu doluydu.
Babamın sesini duyduğumda tuhaf bir şekilde kendimi onun kollarına atmak isteğiyle doldu içim.
"Bertan Ağa kızımı ver bana işler daha da kızışmasın!" Diye bağırdı ama kimse silahını indirmedi.
"N'olur bırak." Sesim boğazımdan zor çıkmış ve Boran Ağa'ya ulaşmıştı çünkü omuzunun uzerinden anlık olarak bakmış ve geri dönmüştü.
"Sizin yaptığınız da nedir Kalender asıl, buraya niye geldik ve ne oluyor sözümden dönmem demedin mi sen." Diye karşılık verdi Bertan Ağa babama yüzlerini görmesem de etrafimdaki cüsselerden seslerinden ne derece sinirli oldukları belliydi öte yandan bileğimdeki el sıkılığını koruyordu, sakin olmalıydım hiç kimseye bir zarar gelmeyecekti sorun yoktu her şey birazdan bitecekti.
Göğsüm hızla inip kalkarken, "Sakin ol bir sorun olmayacak, Boran halledecek şimdi." Diyen adama baktım yanıma gelmişti esmer kalıplı uzun boylu bir adamdı ve tanımıyordum, ona öfke dolu bakışlar attığımda her şeyin suçlusunun Boran olduğunu anlatmak istemiştim.
Babamın sesi tekrar duyuldu, "Sözünden dönen yok zaten. Bu iş olacak sadece Merih ile olması daha uygun diye düşündük." Babamın sözleri canımı o kadar yakmıştı ki hareket edememiş öyle kalmıştım, ne Merih'i Allah aşkına görmüyor muydu bu evliliğin kimseye faydası olmayacağını.
Boran Ağa derin bir nefes alırken sırtı dikleşti elindeki silahı abimden çekip indirdi ama abim indirmedi, odağı babam olduğunda, "Bunun olması mümkün değil, zira Gece hem benimle beşik kertmesi hem de siz ikiniz babamla benimle evleneceğine dair birbirinize söz verdiniz. Gece benden başkası ile EV-LE-NE-MEZ! Bunu şart koşanda sendin Kalender Ağa unuttun mu. Merih'i değilde beni seçtiğini unuttun mu?! Ben hiç unutmadım ama o günü çok net bir sekilde hatırlayabiliyorum. Üstelik şahitlerimiz bile var!" Her kelimesi ile daha da korku yayıldı bedenime.
Babamın susması kimseden ses çıkmaması Boran Ağa'nın sözlerinin doğruluğunu gösteriyordu.
"Boran Ağa doğru söyler Kalender." Gelen ses oldukça tok olmasına rağmen yorgun bir sesti de, abimin silahını indirdiğini gördüğümde gelen kişiye bakıyordu, onunla birlikte herkes yavaşça indirdi silahları.
"O gün bende oradaydım ve sen kendin Riva'yı Boran Ağa'ya verdin. Sözde, kertmede bunun üzerine yapıldı, şimdi bu kararı bozman imkânsız, Riva evlenecekse bir tek Boran Ağa ile evlenir." Görmediğim adamın tekrar konuşması ve söyledikleri kalbimi daha da sıkıyor gibi hissederken bu işten cidden kurtuluşumun olmadığını gördüm.
"Tamam, haklısınız biz sadece bir öneride bulunduk olayların buraya gelmesinin tek sebebi Boran Ağa'nın gereksiz hiddetidir! Riva'yı bıraksın artık!" Babamın sesi oldukça zor çıkıyordu öfkeli ama olay daha da uzamasın diye kendini zor zapteder gibiydi.
Boran Ağa yavaşça bana döndü gözleri yüzümü talan ederken bileğimi yavaşça bıraktı, elimi bırakması ile sıkarken tuttuğu bileğimi ovaladım sızlıyordu elim, "Siktir! Ben fark etmedim yemin ederim." Diye elimi tutmak için hamle yapan Boran Ağa ile geri adımladım yüzüne henüz hâlâ daha bakamıyordum.
Yanımdaki o esmer adam, "Boran yeter artık! İşi kızıştıran sensin şu öfkene hakim ol artık." diye uyardı. "Sen karışma Bahoz." dedi sertçe.
Ferman abim hızla yanıma gelip kolumdan tuttuğu gibi yanına çekti ve babamın yanına götürdü, ondan uzaklaşmak iyi hissettirmişti, annem endişeli gözlerle izlerken titreyen çenem yüzünden başımı eğdim ve gözlerimi sıkıca yumdum.
"Sakin ol güzelim, sakin ol." Diyen abimle kolumu sertçe çekip kurtardım ondan.
Babamın önünde herkesin ortasında olan oldukça yaşlı nerdeyse kel kilolu bir adam vardı, daha demin konuşan adam buydu demek, bana bakıp gülümsediğinde ifadesizce bakmaya devam ettim.
"Madem herkes anlaştı o zaman bu istemeyide yapalım hemen." Dedi yaşlı adam.
Babam başını usulca sallarken, "Yüzükleri getirin kısa keselim bu işi daha fazla tatsızlık çıkmadan." dedi. Bertan Aga'da sert tavrından taviz vermeden onayladı.
Herkesin iç içe geçtiği avluda kalabalık ortam ve gerginlik sayesinde fazlasıyla stres altına girmiştim ve ellerim titriyordu. Başımı yerden kaldıramazken tek amacım sakinleşmekti ve bugünün bitmesiydi bir an önce.
Omuzuma konan elle ağlamamak için zor tutuyordum kendimi, "Gece, hadi gel gülüm sana bir su içirelim kendine gel." diyen Serkan'dı yüzüne bakmadan onayladım. Sanki herkes beni izliyordu ve ben başımı kaldırıp biri ile göz temasına girsem kendimi tutamayıp ağlacak gibi hissediyordum.
Serkan elini belime koyup yönlendirmesi ile ayağımdaki topuklular ile zorda olsa sarsılmadan mutfağa yürüdük.
Mutfaktan içeri girdiğimizde kendimi direkt sandalyeye atıp başımı kollarım arasında masaya dayadım. Başıma giren keskin ağrılar sinirlerimi bozuyordu.
"Hadi al iç kendine gel biraz." Sesi şefkatli çıkarken başımı yavaşça kaldırdım, muhtemelen kızarmış olan buz mavisi gözlerimle ona baktım, "Serkan ben kendime gelirsem o avluda gördüğün insanlar şu an burada olamaz!" Dedim içimden tutamadığım kaynayan kazandan taşan bir sinirle.
Elindeki suyu aldığımda yanıma sandalyeyi çekip oturdu, suyu tek seferde içtim hararetle, masaya bıraktım bardağı tok bir sesle.
Hevdem çekingen bir ifadeyle, "Babam kahveler hazırlansın dedi." Demesiyle sertçe yutkundum.
"Semra abla kahveleri hazırlayın siz." dedim. Fisun masada karşıma oturduğunda Serkan sert bir nefes alırken ensesini kaşıdı gergince sanırım Fisun yine boşboğazlık edecekti ve Serkan şimdiden ablası adına mahçup olmuştu bile.
"Yanlız çok şaşkınım şu an," demesiyle dişlerimi biribirine geçirip gelecek olan topu yakalamaya odaklandım, "Yani insan hiç nişanında kahveleri hizmetçilere yaptırır mı, senin Boran Ağa'nın kahvesini tuzlu yapman gerekiyor sonuçta her genç kızın hayalidir bu." dedi.
"Ben en azından birilerine yaptırıyorum kahveleri, senin içirtecek bir koca adayın bile olmayacak. Senin hedefin epey bir zorlu çünkü." Abimi ima ettiğimi aldığında yüzü beyazladı bunu sadece annesi ve biz biliyorduk. Mustafa bir öğrense Fisun'un çevirdiği dolapları yemin ederim kimse elinden alamazdı onu.
Yerimde dikleşip sırtımı sandalyeye yaslarken Serkan ortada dönen olayı çözmeye çalışıyordu, "Rahatlık bir insana batmamalı Fisun." Derken sesim dahil gözlerimden bile bariz bir tehdit daha doğrusu uyarı akıyordu.
"Hanımağam kahveler hazır." diyen Semra abla ile gözlerimi çektim üzerinden ve ayağa kalkıp üzerimi düzelttim omuzuma dökülüp belime akan saçlarımı geriye attım.
"Bir an önce sunları verelimde gitsinler artık!" diye homurdanıp, kahvelerle dizili olan tepsiyi alacaktım ki içindeki diğerlerinden farklı olan kahve fincanına göz attım ardından Semra ablaya döndüm, korkuyla karışık bir ifadeyle dururken sabır niyetine bir nefes çektim içime, "Bu ne abla?" diye sordum sakin ama tehlikeli bir tonda.
Bakışlarını kaçırırken, "Damada özel fincanlardan ya-yani Sultan Hanım öyle demişti. Ben ondan yaptım." Kısık sesle konuşması ve duyduklarım ile kahve fincanını aldığım gibi lavabonun içine attım. Çıkardığı sesle ve paramparça olmasıyla herkes bir adım geri gitti, "O adam özel olan hiçbir şeyi hak etmiyor. Bir daha buna benzer bir sey istemiyorum." Dedim çıkışarak. Amacım elbette ona kızmak değildi, sonuçta o da başkasından emir almıştı ancak katlanamıyordum bu duruma ve sinirimden nasiplenmelerini hiçbir şekilde istemiyordum, daha sakin bir tavırla, "Kusura bakma lütfen ama bir dahakine bana bu tür şeylerde sorun, haberim olsun yani." Dedim. Beni onayladıklarında Hevdem'e baktım.
"Hevdem çık yukarı ortalıkta gezme fazla." kesin bir dille uyardım, herhangi hiç bir olayın içinde değil yanında bile olmasını istemiyordum, başını hızla salladığında bu sefer Fisun'a baktım, "Sende kalk diğer tepsiyi getir! Anca oturuyorsun ama gösterceğim ben sana çalışmayı." dediklerimle sinirden kızarmaya başladığında Serkan sırıtmaya başlamıştı, benden büyük olması ona saygı göstereceğim anlamına gelmezdi, sonuçta saygı hak edene gösterilirdi.
Tepsiyi alıp yavaşça onları arkamda bırakıp mutfaktan çıktığımda Hevdem yanımdan sıvışıp merdivenlere yöneldi, arkamda Fisun'un geldiğini hissedince yavaş ama sağlam adımlarla ses çıkara çıkara ilerledim, tuhaf bir şekilde bakmamam gereken kişiyle göz göze geldiğimde hızla kaçırdım gözlerimi aksi halde elimdeki tepsiyi kafasına indirecektim.
Kahveyi baştan sona sırayla dağıtarak gittiğimde, kadınların hepsinin yukarı kattaki avluda olduğunu ve hatta burayı izlediklerini anlamıştım, kimseyle göz teması kurmadan kahveleri dağıttığımda Bertan Ağa'ya kahvesini verdikten sonra yanındaki Boran Ağa'ya tepsimde kahve kalmamıştı, geri çekildiğimde kaşları çatık durduğunu fark ettim, çehresi sertleşmişti. Tepsisinde iki kahve kalan Fisun'a ilerledim ve Mustafa abiye verdikten sonra kolundan yavaşça tutup, "Kalanı Boran Ağa'ya ver." Dediğimde kaşları şaşkınlıkla çatıldı. "Kes şöyle bakmayı millet bize bakıyor. Ver şu kahveyi geç yerine haydi." Diye konuştum kısıkça.
"Manyak mısın Gece, adama ben niye kahve veriyorum!" Diye çıkıştığında, "Fisun, bir kere de bir işe yara!" Dedim bastırarak hemen ardından yanından uzaklaştım. Riva aşiretin olduğu tarafa en baştaki tek sandalyeye oturdum.
Fisun Boran Ağa'ya kahve verdikten sonra çekildiğinde Boran Ağa kahveyi fırlatır gibi önündeki sehpaya bırakmıştı, bu duruma içten içe gülsemde şuan ifadesiz durmam daha iyiydi. Bütün beyler bu durumu yadırgasada Asparşah aşireti hareketime bozulsa da umrumda değildi.
Yavaşça kahveleri içmeye başladıklarında, gözlerimi oldukça yaşlı adama çevirdim araya giren o yaşlı adamdı bu da demektiki benim doğduğum günü o da hatırlıyordu. Yüz hatları yumuşaktı hani derler içinin iyiliği dışına vurmuş diye aynı öyleydi işte.
Topuklu ayakkabımın ucunu yere sabırsızca ritim tutturduğumda stresten öleceğimi hissetmeye başladım. Hayatımın en berbat gününü yaşıyordum ve bunun sonu gelmeyecek gibiydi. Bakışlarım Boran Asparşah'ın kahvesine kaydığında dokunmadığını görmüştüm, hiç içmemişti, keşke içseydi de zıkkım olsun diye içimden geçirseydim!
Hissetmiş gibi bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerimi hemen çektim, bu kadar insanın içinde babamın ve abimin önünde özellikle böyle rahat bir şekilde bakması kesinlikle amcamı ve abimi hatta bizim aileyi komple sinir etmek içindi herhalde.
Bertan Ağa Boran Ağa'ya baktı daha sonra yerinde dikleşti, "Kalender Ağa, gelelim işin aslına." diyerek söze başlaması ile kalbim sert bir şekilde çarpmaya başladı, "Yıllar evvel başlayan düşmanlığımızı ve kan davasını bitirmek için buradayız. Yıllar evvel verilen karar şimdi gerçekleşecektir." Alt dudağımı sertçe ısırdım, "O halde adet yerini ne olursa olsun bulsun isteriz. Allah'ın emri peygamberin kavli ile kızın Gece'yi oğlum Boran Asparşah'a istiyorum." Kelimeler ağzından dökülüp kalbimi kademe kademe sıktı öyleki ellerim titrerken nefeslerim sıklaşmıştı.
Babamla göz göze geldiğimde yutkunamadım, kendi elleriyle beni altın tepsiyle sunmasına öylece seyirci kaldım. "Bize de verdiğimiz sözü ve iki aile arasındaki düşmanlığı bitirmek düşer." Dedi sert baskın bir tonda, bu sözler daha çok bana kendini açıklamış gibi gelmişti.
" O zaman hayırlı uğurlu olsun," dedi Bertan Ağa gülümseyerek ardından bir zılgıt yükseldi kadınların olduğu kattan, daha sonra etraftan alkış sesleri yükseldi ellerimi kulaklarıma kapamamak için o kadar zor duruyordum ki.
Herkes yavaşça ayaklandığında yuzük takmanın zamanın geldiğini anladım, usulca ayağa kalktım kolumda Serkan'ın elini hissettiğimde hiçbir tepki veremedim.
Gercekten bu işten kurtulmanın hiç mi bir yolu yoktu yani?
Annem yanımda yerini aldığında yavaşça ortaya doğru yürüdüm, bir tarafa babam karşısına Bertan Ağa geçerken benim yanıma üstüme gölgesini düşüren Boran Ağa yerleşmişti. Kokusunu hissetmek sinirlerimi gererken içimden sürekli sayıyordum bitecek diye...
Annem elini belime koyduğunda yavaşça okşadı, sanki ben senin yanındayım der gibi ama bunu isteyen yoktu ben onların desteğini istemeyi bırakalı çok oluyordu bu sebeple elimi arkama götürüp elini usulca çektim, bu hareketimi Boran Ağa elbette fark etmisti çünkü bir dakika olsun başka bir yöne bakmıyordu.
Elindeki ufak altın sarısı tepsiyle Zara belirdi karşımda, sıkı bir at kuyruğu yapmış olduğu saçıyla oval yüzünü ortaya çıkarmış ve hafif kahve tonlarda makyaj uygulamıştı yüzüne üzerine geçirdiği yeşil çiçekli belden bol elbiseside cok yakışmış bir içim su olmuştu, bana gülümseyerek baktığında, ben aynı karşılığı veremeyip bakışlarımı kaçırdım.
"Yemin ederim sana zarar verdiğimin farkında bile değildim, özür dilerim." Diye bana doğru eğilip fisıldayan Boran Ağa ile gözlerim irice açılırken irkildim tüm tüylerim diken diken oldu. Bahsettiği şey bileğimi az önce sıkı tutmasıydı hafif kızarık durduğundan belli oluyordu peki görünmeyen yaralarım ne olacaktı, onlar görünmediği için mi bana böyle davranıyor yardım etmiyordu.
Başımı ağırca çevirdim ona kehribar rengi gözlerinden pişmanlığı fazlasıyla belli oluyordu. "Gördüğün iz için özür dileyebiliyorsun peki görmediklerin ya da görmemezlikten geldiklerin onlar n'olucak?" diye sorduğumda yutkundu zorlukla.
"Onları da tek tek öpeceğim saracağım tüm yaralarını." Dedi yoğun bir içtenlikle. Dudaklarımı birbirine bastırdım önüme döndüm hızla. Fazlasıyla göz önündeyken bu şekilde konuşmamız hiç iyi değildi.
"Yüzükleri takalım," diyen Bertan Ağa ile Zara tepsiyi Boran Ağa'ya uzattı ama Boran Ağa eliyle durmasını istedi, ne yaptığını anlamadığımdan ona baktığımda ceketinin iç cebinden bir kutu çıkardı beyaz kadife bir yüzük kutusu, tepside iki alyans vardı yetmezmiş gibi birde tektaş mı takıcaktı?
Benim gibi herkes Boran Ağa'nın elindeki kutuya bakarken Boran Ağa kutuyu açtı içindeki yüzüğü çıkardığında küçük dilimi yutacak gibi hissettim elindeki kutuyu tepsiye bıraktı ve elini uzattı elimi tutmak için. Yavaşça elimi avucuna bıraktığımda yüzüğü titreyen yüzük parmağıma taktı dikkatle ama işin aslı bu bir yüzük değildi bu çok farklıydı yani tektaş desen değil pırlanta desen değil, en başta yüzük simsiyahtı parıl parıldayan bir siyah yüzüğün ortasında masmavi bir elmas vardı ve yüzüğün parmağı çevreleyen halka kısmıda komple mavi elmas taşlarla bezenmişti siyahın ve mavinin en güzel birleşimiydi bu ve dürüst olmalıyım ki çok ama çok güzeldi yüzük. Daha doğrusu somut prangam.

Fazla asil ve ender duruyordu parmağımda.
Boran ağa elimi bırakmazken bu sefer alyansları aldı tepsiden ve birini benim parmağıma takarken diğerini kendi parmağına taktı. Önceden yüzük takıyor muydu acaba ya da nişandan sonra çıkarır mıydı bilmiyordum ama yüzük onun parmağından çıkacak olursa bende çıkaracaktım kesinlikle.
"Henüz değerine eş değer bir şey bulamadım bu yüzükte sana ufak bir hediyemdir sadece." Dedi itinayla gözlerime bakarak. Bir uğultu oluştu etrafımda. Parmağımdaki yüzüğün değerinin az bir miktar olmadığı her şekilde belli oluyordu gerek ağırlığı gerek görünüşü bile yeterliydi. Ve etraftakiler bize bakarken ona ne cevap vermem gerektiğini bilemedim evde başka bir karısı olan adamın önüme altından yollar yapması hiçbir halta yaramazdı, keşke anlasaydı ve boşuna çabalamasaydı.
Diğer alyanslarda takıldıktan sonra o yaşlı adam geldi karşımıza önce bir dua etti daha sonra makası aldı eline elimin titremesini bir türlü geçiremezken gözümü kırmızı kurdeleden ayıramıyor kimseye bakamıyordum, makas kurdeleyi yavaşça kestiğinde hep bir ağızdan 'hayırlı uğurlu olsun' kelimeleri dökülürken alkış koparıyorlardı bir de, tabi bizimkiler hariç. Elim cansız bir beden gibi yanıma düştüğünde büyük bir yenilmişlik çökmüştü üzerime. Bu işten kurtulacağımı asla evlenmeyeceğimi söylediğim adamla şu an nişanlanmıştım. Yine de hep son ana kadar umudumu kaybetmemem gerektiğini biliyor ve hissediyordum. Buna mecburdum.
Kader; önce doğar doğmaz onunla babalarımızın verdiği söz ve beşik kertmeliğimle bir düğüm atmıştı şimdi ise parmağıma geçirdiğim yüzükle ikinci bir düğüm atmıştı ve ben son düğümün atılmaması için elimden geleni yapacak durmayacaktım!
🔗🔗🔗
Gün geceye evrildiğinde ruhsuz bakışlarım yatağımın karşısındaki tuvaldeydi uçurumdan aşağı sallanan bir kız çocuğu ve onu tutan oğlan çocuğunun olduğu o tuvalde. Saat kaçtı bilmiyordum ama daha yeni yeni gece yarısı olmuştu sanırım, konaktan ses çıkmıyor bu da herkesin yattığını ya da yatmaya çalıştığını gösteriyordu.
Yataktan ayaklarımı büyük bir sıkıntıyla sarkıttım başımı geriye doğru attığımda saçlarım yatağa değiyordu, içime büyük bir sıkıntı oturmuştu tamam sabahtan beri vardı zaten ama bu seferki farklıydı, acaba kriz geçiriceğimde onun önceden uyarısı mı diye düşünsemde bu değildi. Komodinin üzerindeki sürahiyi aldım yarısı doluydu ama yinede değiştirmek ve biraz hava almak istiyordum.
Üzerimdeki siyah eşofman altı ve lacivert over size tişört ile ayağımda ev terlikleriyle merdivenlerden inmeye başladığımda etrafta tek ses dahi yoktu hafif esen ılık akşam rüzgarı yüzümü yalayıp geçtiğinde mutfağa girmiştim. Sürahiyi boşaltıp yeniden yarısına kadar doldurdum masaya koyduktan sonra bir bardak su içtim o sırada duyduğum takırtı daha doğrusu birinin öksürük sesi ile kaşlarım çatıldı bardağı masaya bırakıp pencerenin perdesini hafifçe çekerek avluya baktım.
Avludaki masanın önünde biri vardı fazla aydınlık olmadığından belli olmayan beden iri değildi aksine ince orta boyda biriydi, öksürükler netleşince bu sesin tanıdık gelmesi kalbimi sıkıştırdı sanki, perdeyi bıraktığım gibi hızlı bir şekilde çıktım mutfaktan bedene yaklaştıkça tanıdıklık hissi artıyordu bir ihtimal çalışanlardır diye düşünmüştüm ama omuzundan tutup kendime çevirince bu kişinin Hevdem'den başkası olmadığını anladım.
Karnına baskı yapıp iki büklüm şekilde öksürük nöbetine giren Hevdem ile gözlerim dehşetle açıldı, "Hevdem! Neyin var iyi misin," diye sordum endişeyle, başını bile kaldıramadan olumsuzca sallarken elini ağzına kapatmış ciğerleri parçalanırcasına öksürüyordu ve nefesi kesik kesik hırıltılıydı.
Elim ayağıma dolanmış gibi gözlerim dolduğunda, omuzlarından tutup sarstım ve sırtına vurmaya başladım güçlü bir şekilde, "Boğazında bir şey mi kaldı ha! Noluyor ya." Dediğimde tam abime seslenicektim ki koluma sıkıca asıldı ve tutundu bana yüzüme baktığında yanakları ıpıslaktı ağlamaktan gözleri kıpkırmızıyken yüzü bembeyaz olmuş ruhu çekilmiş gibiydi onun yüzünü dehşetle izlerken sadece iki-üç saat önce gayet iyiydi birden bire ne olmuş olabilirdi ki.
Dudaklarını araladığımda kesik kesik öksürsede konuşmaya çalıştı, "ab-abla beni affettin mi?" dediğinde kaşlarım çatıldı gözlerimdeki yaşları daha fazla tutamazken bir iki damla akmıştı bile, "Ne diyon sen Hevdem Allah aşkına. Bekle su getireceğim sonra abimi çağırıp geliceğim tamam mı?" Geri çekilmemi engelleyip kolumun her ikisinide sıkıca kavradı tırnakları koluma batıyordu ama fark etmiyor gibiydi.
"Hay-hayır, affettin değil mi? Abla canım çok yanıyor, çok kötüyüm." Diye acıyla inlediğinde bir hıçkırık koptu ağzımdan, "ABİ!" diye bağırdım ancak boğazım öyle bir düğümlenmiştiki istediğim desibelde çıkmamıştı bile. Hevdem'in kolumdaki baskısı azalırken korkuyla baktım yüzüne nefes alamıyordu artık, tıpkı benim kriz geçirdiğim esnadakiler gibiydi.
Hevdem'in gözleri kayarken ağzından dışarı bir sıvı aktı ve bu sıvı kandan başka bir şey değildi şoka uğramış gibi öylece kalırken Hevdem yavaşça kaydı ve kafasını yere çarpmasını son anda tutarak engellesemde kollarım arasında baygın bir şekilde ağzından kan boşalan kız benim canım olan kardeşim Hevdem'imdi.
Ağlamaya başladığımda bu sefer çok güçlü bir şekilde boğazım yırtılırcasına bağırmaya başladım, "BABAA! YARDIM EDİN!" Hevdem'i sarsmaya başladım, yanağına hafif tokatlar atarken bir yandan da ağzından akıp yanağına ardından bacağıma akan kan lekesini siliyordum sürekli, "Hevdemim uyan uyan, Uyan n'olur." Diye acıyla seslendim.
"YARDIM EDİN, ABİ! ANNE!"
Merdivenlerden sesler gelsede duyamayacak gibiydim, çünkü Hevdem'in soluğu kesilmişti, "HAYIR HAYIR, HEVDEM!" sesim sadece Riva Konağını değil tüm Mardin'i bile inletmişti.
🖤Bölüm Sonu🖤